Bin Yaşına Daha Girmek!

Ya da Daimi Sekr Hâli…

 

 

‘Bir yaşına daha girmek’¹ deyiminin ne demeye geldiğini biliriz; ama ‘bin yaşına daha girmek’? İşte benim durumum bu. Çok zamandır bu hâldeyim. Beşer onar yaş birden alıyorum… ‘Ben’ derken, yani birinci şahıs üzerinden konuşurken inan olsun bir büyüklenme içinde değilim; pek çok kişinin her Allah’ın günü bir kere değil onlarca kere bin yaşına daha girdiklerine adım gibi eminim ve işte ben onlardan biriyim. Yorulmadık mı, yıpranmadık mı? Elbette yorulduk da yıprandık da; ama yapacak bir şey yok.

 

Bin yaşıma daha girişlerime yol açan şeylerden şöyle üst düzeyinden bir-iki örnek vereyim de içimi tam dökmüş olayım:

 

Dün değil önceki gün, Hükümet üyelerinden Zafer Çağlayan bir toplantıya katılmak üzere Ankara’dan İstanbul’a Türk Hava Yolları’nın (THY) bir uçağıyla gidecek olmuş, ama seferde meydana gelen türlü aksaklıklar yüzünden o toplantıya geç kalmış. Normaaal; hep olup durmuyor mu böyle şeyler?… Kaderine boyun eğersin, olur biter. Ya da gücün kadar söylenir durursun… Ama durum bu defa pek farklı bir tepkiye de neden oldu: Sayın Bakan, THY’ye hakkını helal etmediğini söyledi. Kulağımla duydum, televizyonda; vallahi… Hangi hakkını helal etmiyor? O hak şu sözlerinde saklı Sayın Çağlayan’ın: “Çünkü ben gittiğim her yerde THY’yi dünyanın her yerinde güzel bir şekilde tanıtmaya çalışıyorum. Başbakan ve biz yirmi beş bakan gittiğimiz her yerde tanıtıyoruz ve iftihar ediyoruz.”

 

Bir şey diyemem; hakkını helal etmiyor Sayın Bakan işte… Yapacak bir şey yok; ama ben bu arada bin yaşıma daha girmiş bulunuyorum, o başka. Hem de 22 yıl 9 ay devlete hizmet edip de hükümet edenlerin türlü engeller çıkarmaları yüzünden bir tek kuruş emekli ikramiyesi alamamış birisi olarak verdiğim onca hizmeti devletine, milletine, memleketine helal etmiş birisi kimliğiyle…

 

Dilerim, hakkını helal etmeme sırası öbür hükümet üyelerine gelmez. Başka ne diyeyim?… Grev mrev hadi neyse de böyle şeyler çarpıverir ortalığı… Maazallah!… Malum, kul hakkı başka bir şeye benzemez. Yani.

 

Her neyse… Olur böyle şeyler, deyip bir de Sayın Başbakan’a kulak veriyorum. Bu bin yaşıma girişim de dün oldu. Bir ‘alkol yasağı’ meselesi var ya, içeni içmeyeni ahkâm kesiyor, Sayın Erdoğan işte bu konuya açıklık getiriyor: “Afedersiniz, ufacık çocukların ‘şaribül leyli ven nehar’² olmasını istemiyoruz.” Tabii, milletin bir kısmı bu Arapça dini kelamı idrak edecek seviyede dini malumatla mücehhez ve dahi kabiliyetli olmadığından açıklamasını da ekliyor: “Yani, gece gündüz içen, gece gündüz böyle sekr³ hâlinde kafa kıyak dolaşan, böyle bir nesil istemiyoruz. Uyanık olacak, diri olacak, bilgiyle mücehhez olacak, böyle bir nesil istiyoruz. Bunun adımlarını atıyoruz.”

 

İyi, güzel…

 

Ancak, hiçbir ülkede, hele de Cumhuriyetimiz’in kurucusunun ortaya koyduğu “yurtta barış dünyada barış” ilkesi yurttaşlarınca özümsenmiş, içselleştirilmiş olan ülkemizde hiç kimse “şehitler gelsin, analar ağlasın” demediği ve demeyeceği gibi, –alınması sağlık açısından zorunlu olanı dışarda tutarsak– hiç kimse “alkol (içki) yararlıdır” da demez ve demedi de. Hâl böyle iken alkole karşı alınan önlemlere Müslümanlık’a ilişkin üstü örtülü dinsel anlamlar yüklemek büyük bir yanlışlık olmaz mı? Hani bu ülkede her kökenden ve inançtan insanlar vardı; hani her inanca, her kültüre saygılıydık!?…

 

Bir şaşkınlığım da şundan: çoksatarlarıyla (‘bestseller’larıyla) ünlü Amerikan yazarı Dan Brown’ın geçen günlerde piyasaya çıkan kitabı Cehennem’de yer alan bizlere dair şu satırlar ne de denk düşüyor şu son içki kısıtlamasına:

 

“Eski Bizans başkentinde akşam olmuştu. Marmara Denizi’nin kıyısında yanan ışıklarla birlikte camiler ve ince minarelerden oluşan şehir silueti aydınlandı. Akşam namazı vaktiydi ve şehirdeki hoparlörlerden ibadet çağrısı yapan ezan sesleri yankılanıyordu.

 

La ilahe illallah.

 

Allah’tan başka ilah yoktur.

 

İnançlılar camilere koşarken, şehrin geri kalanı işlerine devam ediyorlardı. Gürültücü üniversite öğrencileri biralarını içiyor, işadamları anlaşmalarını yapıyor, tüccarlar baharatlarını ve halılarını pazarlıyor ve turistler büyülenmiş bir hâlde olan biteni izliyorlardı. Burası ikiye bölünmüş bir dünya, karşıt güçlerin şehriydi: Dindarlarla laikler; eskiyle yeni; Doğu’yla Batı… Avrupa ile Asya arasındaki coğrafi sınırda duran bu ebedi şehir, gerçekten de Eskidünya’dan daha da eski bir dünyaya uzanan bir köprüydü.”

 

Hayretler içindeyim.

 

Ve madem laf Bay Brown’a geldi, haddim olmayarak onun bir pazarlama yöntemine benzer bir şey yapayım: bir sonraki yazımın başlığı daha belli değil ama konusu kafamda. Kostantiniye’nin, hani şu Cehennem’de sözü edilen eski Bizans kentinin fethinin 560’ıncı yılı dolayısıyla yazacağım onu… Haber vermiş olayım. Okurlarım 29 Mayıs’ı beklesinler…

 

 

İnal Karagözoğlu

26 Mayıs 2013

 

 

___________________

¹ Şimdiye kadar görmediği şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak.

² şarib-ül leyli ve-n nehar: Gece gündüz içki içen, sürekli sarhoş olan (şarib: İçen. Şürb eden; leyl: Gece; nehar: Tan yerinin ağarmasından güneşin batışına kadar olan aydınlık).

³ sekr: Sarhoşluk; kendinden geçiş.

 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: alkol, içki, İstanbul’un Fethi, Konstantiniye, sekr, ‘şarib-ül leyli ve-n nehar’, THY

 

545 | Ayrıksı | Düşünceler 260513

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.