Dut Ağacındaki Ayak İzleri –Öykü

Öylesine Aşklar…

 

İnal Karagözoğlu

 

 

– Evladım, Dut Sokağı neresi, biliyor musun? Asayiş’in oralardaymış…

Çocuk, yürümesini sürdürerek yaşlı adama yarım yamalak bir bakış fırlattı. Yanıtı bir iki adım sonra geldi:

– Bilmiyom abi.

Adres sorduğu kaçıncı kişiydi bu, saymamıştı; en az beş olmuştu, belki yedi… İçinde ‘dut’ sözü olan iki sokak levhasına rastlamıştı, ama Dut Sokağı’nı bulamıyordu. Hiçbir dut ağacına da rastlamamıştı. Zaten, kaldırım kıyılarındaki birkaç bakımsız ağaçtan başka ağaç yoktu ortalıkta.

. . . . . . . . . .

Adamcağız, kendisince de bilinmez olmuş bu yerlerde ormanda kaybolmuşçasına dolanıp durmuş, Asayiş Şube Müdürlüğü’nü işte sonunda göbeği açık genç kızın yardımıyla bulmuştu; kız, önce tarif etmeye başlamış, sonra da, yaşlı adamın anlayacağından şüphe etmiş olacak ki anlatmaktan vazgeçmiş, hiç üşenmeden onu Asayiş’in bulunduğu sokağın başına kadar getirip binayı eliyle göstermişti. Dut Sokağı? İşte onu bilmiyordu; “Üzgünüm amcacım” demişti, “belki şu arka taraflarda olabilir…” O da, arkadaşının yaptığı tarife göre Asayiş’in yanından dalmış, sırtında gittikçe ağırlaşan ceketi, boynunda nefesini sıkan kravatıyla, erken bastırmış yaz güneşinin altında aranmaya başlamıştı.

. . . . . . . . . .

Artık yaşlı adamın canına tak etmişti: Dut Sokağı’nı bir türlü bulamıyordu. Bu sokağı bilen eden yoktu; demek, herkes yabancısıydı buraların… Birden aklına, bir otobüs durağına gidip kent planına bakmak geldi. Son umudu buydu. İlk karşısına çıkana sordu:

– Affedersiniz birader, otobüslerin geçtiği cadde ne tarafta?

Adam durdu, yanıt falan vermeden kendisini derin derin süzmeye koyuldu.

– Aslında, en yakın otobüs durağı yani?…

– Nereye gideceksin?

– Bir yere gidecek değilim, plana bakacaktım.

Vatandaş meraklıydı:

– Ne planıymış o?!

Bunu, bir kaşını kaldırarak sormuştu.

– Kent planı, yani şehir planı… Duraklarda oluyor ya, o plan. Bir sokak arıyorum da…

Karşısındaki, yaşlı adama hiçbir şey anlamamış bir yüzle şöyle bir baktı, birkaç saniye sonra da sordu:

– Hangi sokakmış o?!

Bu sorgu sual yaşlı adama çok geldi; adamı yanıtlamayacaktı. Ani bir kararla bilmediği bir yöne doğru yürümeye başladı.

Adam arkasından seslendi:

– Yürrüüü!

. . . . . . . . . .

Akan trafik sesini almaya başladığında doğru yönde gittiğini anlayıp adımlarını hızlandırdı yaşlı adam. Az sonra anacaddedeydi artık. Durup sağa sola baktı: işte, kırk adım kadar ilerisindeydi durak. Neredeyse uçarak gitti, burnunu cama yapıştırıp parmağını ‘bulunduğunuz nokta’ işaretinin çevresinde dolaştırarak Dut Sokağı’nı aramaya başladı.

Ne de çok ‘dut’lu sokak vardı!… Birkaçı çıkmaz sokaktı. ‘Pehlivan’lı sokaklar da az değildi… “Eskiden de böyle miydi” diye anımsamaya çalıştı. “Sokak levhası mı vardı o vakitler be adam” diye yanıtladı kendisini. “Her yan ağaçlıktı, çayırlıktı… Bir de çalılar vardı dört bir yanda.” Altmış yılın ötesinden Şişli Etfal günleri gelmişti gözünün önüne: yatak hastası olmadığı için doktorunun izniyle kendisini dışarılara atar, iki saatlik başıboşluğunun tadını buralarda da çıkarmaya bakardı… Çok iyi hatırlıyordu: hastaneye yatışının üçüncü haftasında dutlar artık yere dökülmeye başlamıştı… Dut yemeye ikinci gidişinde, yerdeki dutlara burun kıvırıp koca bir ağaca tırmanmış, ağaca köpekler salınca da ancak hayvanların havlamasına gelen adamın yardımıyla kurtulmuştu. Adam, “Köpekten korktuğunu ona belli etmeyeceksin; onlarla konuşacaksın… Baktın olmuyor, yere çömeleceksin, kıpırdamadan ööyle duracaksın. Sakın eline taş, sopa falan alma” demişti. Buna benzer şeyleri babasından da duymuştu ama, ağaçtayken ne yapılırı bilememişti işte… “Mevsim tam da bu zamandı” diye aklından geçirirken Dut Sokağı’nı buldu. Cebinden kâğıt kalem çıkarıp birkaç not aldı, kalemi yerine koyup elinde notlar, durak yerinden Dut Sokağı’na doğru hızla uzaklaştı.

. . . . . . . . . .

Yaşlı adam, eliyle koymuş gibi buldu aradığı sokağı. Oysa, en azından yarım saat aranıp durmuştu; kendi kendine, “Kolay yerdeymiş be… Harman beygiri gibi dolandık” diye söylendi.

Sıra, 42/A’yı bulmaya gelmişti. Bu çok kolay oldu. Aradığı ad, sıram sıram zillerin alt taraflarında işte karşısındaydı: ‘Nusret Özer’. Elini heyecanla uzattı, düğmeye bastı.

İzini yıllar önce yitirmişti Nusret’in. İki yıl kadar mektuplaşmışlar, son yazdığı mektubun ‘Gitmiş’ damgası yemiş olarak geri gelmesiyle İlhan’ın defterinde bir dostun sayfası daha kapanmıştı. Ama ‘Nusret Özer’ adı, aklında, gönlünde hep var olmuştu.

Yaşlı adam, bu kez, altmış yılın da gerisine, çocukluk günlerine gitti: Nusret, radyocu İsmail Bey’in oğluydu; bu yüzden apayrı büyüklüğe sahipti gözünde; kendisinden dört-beş yaş büyük olmasından çok asıl işte bu yüzden ‘abi’ saymıştı onu. Yalnız kendisi için değil, akranları için de ‘Nusret Abi’ydi o. Hiçbir zaman arkadaşlıkları olmamıştı. Olamazdı da… O yıllarda çocuklar ancak yaşıtlarıyla arkadaş olabilirlerdi. Ama birkaç sözcük geçmemiş de değildi Nusret’le aralarında: “Bizim radyo oldu mu abi? Annem, sor, dedi de…”, “Daha bitmedi işi.” Hepsi o kadar… Ama İlhan ne zaman İsmail Bey’in dükkânının önünden geçse, onu, üç basamakla çıkılan kapının önünde büyük bir gururla dikilirken görür, kendisini, bu çok özel dükkânın tezgâhın gerisinde siyah bir perdeyle ayrılmış o gözlerden ırak gizemli atölyesinde bu baba oğulun yanında çalışırken düşlerdi. Tamire verdikleri radyoyu almaya küçük amcasıyla birlikte gittiklerinde perdenin aralığından görmüştü orayı. Yan yana, üst üste yığılı boy boy radyolar, neredeyse kol büyüklüğünde piller, bir karış boyunda lambalar, bir yığın alet edevat… Kasabanın bu tek radyo tamirhanesinin ünü büyüktü.

Ailece İstanbul’a taşınınca, radyocu İsmail Bey’in dükkânı da Nusret Abi’nin büyüklüğü de bu koca kentin kalabalığı arasında hızla silinmeye başlamıştı. Ama hayat onun önüne de beklenmedik şeyler çıkaracaktı: İlhan bir an önce askerlik işini bitirmek istiyordu; Nusret’in askerliğinin ise ertelenecek yanı artık kalmamıştı… Arkadaş bile olamamış bu iki hemşerinin kısa zamanda oluşacak bir dostluğa doğru birbirlerinden habersizce yola çıkışları işte böyle başlamış, rastlantılar, onları hiç umulmadık şekilde yıllar yıllar sonra asker ocağında karşılaştırmıştı.

Karşılaşmalarıyla birlikte İlhan’ın yok olup gitmiş olan anıları birden canlanıvermişti… Bu, ‘radyocu İsmail Bey’in oğlu’ için de böyleydi; onun da İlhan’a dair pek çok anısı vardı. Nusret, ‘hocasının oğlu’na pek değer verirdi… “Ne akıllı çocuk” derdi. Sonunda işte askerlik arkadaşıydılar ya; sevindirici olan, ikisi için de buydu… 

Arkadaşlığın dostluğa dönüşmesi fazla zaman almamıştı. Ne var ki, terhisten sonra birkaç yıl boyunca mektuplarla süren bu dostlukları, İlhan’ın son olacak olan mektubu ‘Gitmiş’ damgasını yemiş olarak geri gelince olduğu yerde öylece kalıvermişti.

İlhan, yıllar sonra Nusret’in izini bulmasını Facebook’a boçluydu. Komşusunun torunu akıl etmişti bu yolu. Cin gibi bir çocuktu… Ne de kolay olmuştu… Oysa, onu bulmak için yıllarca büyük bir inatla ne çabalar harcamıştı.

Bütün bunlar, ‘daire 4’ün ziline parmağını dokundurup çekinceye kadar geçti İlhan’ın aklından. Saatler süren birkaç saniyelik bekleyiş, apartman kapısının çat diye açılmasıyla sona erdi; yukarıdan koşarak inen ayak sesleri ise, İlhan girişteki boşluğu geçip de merdivenlere daha yeni yönelmişken yılların içinden sıyrılan iki dostun kucaklaşmasıyla sustu.

. . . . . . . . . .

İlhan, elindeki çalgıyı okşayarak “Demek ut yapıyorsun” dedi. Onun ut yaptığını laf arasında bir arkadaşından duymuştu. Eğer Nusret ut işine girişmemiş olsaydı onu bulmak hayaldi. Rehberi ut olmuştu.

Dostu şimdi karşısındaydı ya, önemli olan buydu. İlhan, bütün macerayı telefonda ona anlatmıştı; şimdi bir kere de yüz yüze anlatıyordu. İstediği, dostunun da bir şeyler anlatması, eksik kalan parçaları tamamlamasıydı.

– Bana cura verdiğini hatırlıyorsun, değil mi?

İlhan bu soruyla Nusret’e pas vermek istemişti.

– Hatırlamam mı? Bana bir arkadaştan hediyeydi… Değerini bilecek birisinin elinde olsun istemiştim.

Nusret çok konuşmuyordu. Bu kısa sözlerden sonra sustu. İlhan da öylece duruyordu. İkisi de dalıp gitmişti. Sessizliği Nusret bozdu:

– Ben bu işe bağlamayla başladım… Buraya gelişim bu yüzden olduydu. Her taraf dutluktu vaktiyle…

İlhan başını salladı:

– Evet, biliyorum…

Nusret, onu duymamıştı; sözlerini sürdürdü:

– Büyükbabam buralarda ev yapan ilk insanmış. Yeri bir Arnavut’tan almışmış. Koca bahçenin orta yerinde yerden bir evdi… Dutlar, nah parmak gibi… On-onbeş yaşlarındayken birkaç kere gelmiştim; pek oturan eden yoktu buralarda… Çarşı, yukarıda büyük cadde var ya, otobüs caddesi, işte onun karşı tarafındaydı; köyiçi diyorlardı oraya… Tramvay oradan ileriye gitmezdi. Büyükbabam öldükten sonra annemler burayı olduğu gibi bıraktılar… Çok sonraları duyduk ki, bu taraflara evler yapmaya başlamışlar; büyük dayımın zoruyla parça parça satıldı. Tabii dutlar da kesildi… Dayım ağaçları kesip de öyle satmış; artık ne düşünmüşse… Kütükleri de her satışta elinde kalan yere taşımış. En son kalan yeri de inşaatçıya verdilerdi. Ben askerden döndükten sonra oluyor bunlar… Annemin ölümünden sonra yerleri paylaştık, bu daire bana düştü…

Odaya yine birkaç saniyelik uzun bir sessizlik çöktü. Bu sefer sessizliği bozan İlhan oldu:

– Ne zaman taşındın?

– Yirmi yıl oluyor…

– Daha önce Ankara’da …

İlhan’ın sözleri yarım kaldı, Nusret yine onu duymamıştı:

– Saz işi iyiydi, ama malzeme bulmak zorlaştıydı. Bizim dut kütükleri epeyi idare etti; Allah rahmet eylesin, Dayı Bey’in biriktirdikleri… Onlar bitince bir zaman piyasadan buldum, sonra sonra anasının nikâhını ister oldular. Zaten, yeni yeni malzemeler revaç bulmaya başlamıştı; ben de ud imaline geçtim, birkaç yıl sonra da radyodan tanıdığım bir arkadaşın tavsiyesiyle Ankara’ya taşıdım atölyeyi…

İlhan, bütün sayfaları bir bir kapanarak karanlığa gömülmüş olan dostlar defterinin hiç olmazsa bir sayfasını yeniden açmak istiyordu: 

– Hiç haberim olmadı bunlardan…

Dostunun yanıtı kısa oldu:

– İrtibatımız kesilmişti.

– Evet.

İki arkadaş yine susuyorlardı. Sonunda Nusret bir çırpıda eksik kalan parçayı koydu:

– Saz yapmasını içeride öğrendim.

Nusret’in bu son cümlesi her şeyi anlatıyordu.

– Apartmanın arkasında küçük bir bahçe vardı; bir de dut ağaçı. Bahçe ortaktı. Teyzemlere ziyarete gelmiştim, yerler paylaşılmamıştı daha; yan dairede oturuyorlardı… Bir sabah kalktım, arka odada yatıyorum, pencereyi açtım, evi havalandıracağım, bir de ne göreyim? Dut ağacı yerde yatıyor. Çocukluğumdan geriye kalan, dayımın da kıyıp kesemediği ağaçtı… O ağacı ne kadar sevdiğimi bilirdi rahmetli. Hışımla fırlayıp soluğu bahçede aldım; bas bas bağırıyordum, ulan kim kesti bu ağacı?!… Alt kattan bir numaranın penceresinde bir herif belirdi, “Ne bağırıyorsun lan sabah sabah” dedi. Herifin güneşini kesiyormuş… O da onu kesmiş. Sonrası, adam öldürmeye teşebbüsten …

– Geçmiş olsun.

Sözler Nusret’in ağzından fısıldar gibi çıkmaya başlamıştı… İlhan’a anlatmıyor, âdeta kendi kendine konuşuyordu:

O dut ağacında ayak izlerimiz vardı. Ayak izlerim, sarı saçlı Arnavut kızının izleriyle orada buluşurdu…

*

İlhan dostunu ziyaretten yeni dönmüştü; su dökünüp koltuğuna yerleşti, neler yaşadığını anlatmaya başladı evdekilere. Televizyonda haberler vardı; konuşmasını, duyduğu sıradan bir haber böldü:

“Bu yıl dut fiyatları el yakıyor sayın izleyiciler… İnsanlar bu güzel meyvenin tadına bakabilmek için bile zorlanıyor. Bu durumda esnaf da, dutları iki yüz gramlık kutucuklar içinde satma yolunu seçmiş… Çok kısa ömürlü olan dut mevsimi, …”

 

 

 

________________________

Not: Bu metin, 25 Tem. 2007’de yazılmış olan öykünün 27 Eki. 2012’de gözden geçirilmiş biçimidir. Öykü, bu alanda daha önce (13.6.2009) ‘Öylesine Aşklar _ Dut Ağacındaki Ayak İzleri…’ başlığıyla yayımlanmıştı. İK

 

 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: dut, dut ağacı, pehlivan, radyo, saz, Şişli Etfal Hastanesi, ud, ut

 

529 | Öykü | 080413

{lang: 'tr'}

3 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Nisan 8, 2013 at 13:08

    Yeşilyurt’tan Levent’e taşındığımızda, ben ve Birgül Niliüfer Hatun Ortaokuluna gidiyorduk. Yeni Sülün durağından L2 otobüsüne biner, Osmanbey’de inerdik. Şair Nigar Sokağından okulun bulunduğu Şakayık Sokağına kestirmeden varıyorduk. Neyse, otobüsümüz Levent’ten ayrıldıktan sonra Esentepe ve Gayrettepe’yi hızla geçer kalabalık bir durağa gelirdi. Çoğu öğrenci o duraktan binerdi. İşte orası Mecidiyeköy’dü. Çok değişik bir görüntüsü vardı geçtiğimiz ve devam edeceğimiz yerlere göre. Karanlık bastıktan sonra eve dönerken, annem Mecidiyeköy’de boşalan otobüste yalnız kaldığımızda duaya başlardı. Sanki kaçırılıyormuşuz gibi otobüs son sürat giderdi.
    Daha sonraları Balmumcu’ya taşındığımızda, bizim evden Esentepe’deki Görgülü Pastanesi’ne dut ağaçları altından giderdik, dut yiye yiye. Şimdiki Yıldız Posta Caddesi yoktu ve ağaçlar henüz kesilmemişti. Mecidiyeköy’de dut bahçeleri içinde evler vardı. Babam da gençliğinde bu bölgenin tamamen dutluk olduğunu söylerdi.

  2. Fevziye Yazman said,

    Nisan 8, 2013 at 13:09

    Bu arada öykü çok güzel. Eline sağlık İnal Ağabeyciğim.

  3. Feryal Nurdan Akalın said,

    Nisan 8, 2013 at 23:49

    Ah babacığm ne güzel yazmışsın, aklına, eline sağlık. Halamın yorumu da tablo gibi. O günlerin resmini çizmiş adeta.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.