Bir Şairin Ölüm Yıldönümünde…

Kızıyla Söyleşi

 

 

Bugün şiir dünyamızın ustalarından Özdemir Asaf’ın ölümünün 32’nci yıldönümü. Bu yıldönümünde Cumhuriyet gazetesi dün Şair’in kızı Seda Arun’la bir söyleşi yayımladı (Cumhuriyet Pazar, 27 Oca. 2013, Ali Uslu Deniz)*. Seda Hanım yakınım olduğundan biliyorum, ‘telesöyleşi’ yöntemiyle yapılan söyleşi aslında daha geniş kapsamlıydı. Yayın dünyasının koşulları –yakından yaşadığımdan biliyorum– türlü nedenlerle bir şeylerin tam olarak yayımlanmasına pek olanak tanımıyor, kesip biçmeler kaçınılmaz oluyor. İşte bu yüzden olacak, Seda Arun söyleşisi de tam verilememiş…

 

Soru-yanıt biçiminde geçen bu söyleşinin tamamını bu alana taşımak istedim. ‘Sedacım’a teşekkürler…

 

 

İnal Karagözoğlu

28 Ocak 2013

 

 

 

 

- Sözü bir başka usta şair Cemal Süreya’nın “aşk mektupları bir tür yazılı sevişmedir” dizeleriyle açmalı belki de.

 

Cemal Süreya bu dizeleri usta şair olarak yazmıştır. Oysa Özdemir Asaf o günlerde, yirmi yaşlarında, üniversiteye yeni başlamış, şair olmaya çalışırken sevdiği kadına aşk mektupları yazan bir gençti.

 

- Annenizden sonra ilk kez siz açmışsınız bu mektupları; ne zaman okudunuz, neler hissettiniz? 

 

Çocukluğum, gençliğim bu mektuplarla geçti. Annemin çeyiz sandığında duran, mavi tafta kurdeleyle fiyonk yapılmış desteyi 1998 yılının haziran ayında istediğimde ne yapacağımı bilmiyordum. İlkokula gittiğim günlerde babamın “Mektup, zarfın üzerinde ismi yazanındır, başkası açıp okuyamaz” sözleri aklımdan hiç çıkmamıştı. Mektupları ilk annemin okuduğunun verdiği cesaretle bir mektup aldım. Uzun zaman açılmadığı için zarflar birbirine yapışmıştı.

 

25 Eylül 1944 yılında yazdığı bu aşk mektubunda uzun uzun Narsizm’i anlatıyordu. Yazı dili, yazdığı konu, anlatımı beni etkiledi. Mektupların hepsini kaydetmeye başladım.

 

- Dile kolay, on yedi yıl süren daha doğrusu hiç bitmeyen bir aşk… On yedi yılda yüzlerce mektup… Babanızla ilgili değişen düşünceleriniz oldu mu mektupları okuyunca?

 

Mektupların tamamını okuyunca, kitap olarak yayımlanabileceğini düşünerek yazdığı fikrine kapıldım. Zaten kitaba adını da vermiş. “Sana Mektuplar”. İlk düzeltmelere başladığım zaman babamın anneme olan duygularının değiştiğini gördüm. Bu değişiklikten dolayı kitabı üç bölümde değerlendirdim. İlk bölüm  Aşk Mektupları – Ben’i Sana Anlatma, ikinci bölüm Evlilik Mektupları – İkinci Ben’le Ben’i Sana Anlatma, üçüncü bölüm Ayrılık Mektupları – Sen’i Sana Anlatma’dır.

 

- Bir de size yazılan bir mektup var, birinci yaş gününüz için. Geleceğe yazılan bu mektup büyük sürpriz olmalı sizin için?

 

Henüz bir yaşındayken, ilk mektubumun babamdan gelmiş olduğunu elli yaşında öğrendim. Bir hayli geç.

 

Kitaba üçümüzün resmini koymayı düşündüğümde ise tek bir fotoğrafımız olduğunu gördüm. Ben, sekiz dokuz yaşlarındayken çekilmiş. Başka resim yok.

 

- Annenizin ulaşılmaz ve zor bir kadın olması Özdemir Asaf’ın şiirine sizce nasıl yansımış?

 

Annem aklı, babam duyguyu seçmiş. “Ben duygudan çok hep düşünceyle alışveriş ettiğimi sanıyorum” dese de bu karşıtlık babamın Özdemir Asaf olmasını kolaylaştırmış.

 

- Özdemir Asaf ilk mektuplarına yanıt alabilmiş mi?

 

Alamamış. Nedenini sorduğumda annem bana “Benim için değil ama Özdemir için bu iş ciddi bir yola gidiyordu. Oysa daha (üniversite) birinci sınıftaydık. Okulu bitirmemize dört yıl vardı. Ondan sonra Özdemir’in askerliği vardı. Annesiz büyüdüğüm zamanlarda babamın çok büyük fedakârlıkları olmuştu. Babamı üzmek istemediğim için Özdemir’le ilgilenmiyordum” demişti.

 

- Sizin nasıl bir ilişkiniz vardı?

 

Arkadaşlarımın babalarına hiç benzemiyordu. Bana söyledikleri de alışılmış sözler değildi. Küçüklüğümde bana “Yalan nedir” diye sormuştu. “Bir şeyi yanlış söylemek” demiştim. “Bir şeyi saklamak da yalan söylemektir” demişti. O günden bugüne bu sözünü hiç unutmadım.

 

 

- Şaşırtır mıydı sizi, en çok neyini özlüyorsunuz mesela?

 

Bunca senedir babamı görmedim. Babamla sohbet etmeyi çok özledim.

 

- Annenize aşkı elbette çok büyük, ama bazı sorunlar da olmuş zaman zaman. Siz nasıl yorumluyorsunuz? 1958 yılında bir terk edişi var mesela…

 

“Kadınları sevmek bir kadına haksızlık etmek demektir.

 

Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir.”

 

Bu sorunuzun cevabını babam vermiş zaten.

 

Anneme gelince, bana İsveç’e gidiş öyküsünü şöyle anlatmıştı: “1958 yılının sonlarına doğru aile huzurumu kaçıran birtakım olaylar yaşamaya başladım. Bir gezi yapmamın bana yararlı olacağını düşündüm. İsveç’te yaşayan bir arkadaşımın yardımıyla İsveç’e gittim. Bir buçuk yıl yaşadım. Amacım seni de oraya aldırıp kendimize yeni bir hayat kurmaktı. Ancak senin hastalık haberin gelince döndüm.”

 

Sonraları ikinci annem olan Yıldız Moran Arun’a sordum:

 

“İngiltere’deki fotoğrafçılık eğitimimi bitirip İstanbul’da stüdyomu açmıştım. Yılbaşı kartları yapıp satarak para kazanmayı düşünüyordum. Anlaştığım matbaa kartlarımı çok kötü basmıştı. Ben çektiklerimin aynı netlikte basılmasını istiyordum. Tam umutsuzluğa düşmüşken bir arkadaşım Özdemir Asaf’ı önerdi. “Hem şairdir, hem de titiz çalışır” dedi.

 

4 kasım 1954. Saat 11’de matbaayı buldum. Eski bir binanın bodrum katındaydı. Dört beş basamak inip içeri girdim. Çalışma masasında takım elbiseli biri oturuyordu. Makinenin başında ise gömleğinin kolları sıvalı, elleri boya için başka biri vardı. Masada oturana “Özdemir Bey” dedim. “Ben değilim” dedi, makinenin olduğu yere baktı. Ben de baktım. Özdemir sandığım işçi, işçi sandığım Özdemir’miş. Yanıma geldi. “Buyurun” dedi. Bu birinci saniyeydi. İkinci saniye benim için artık çok geçti.

 

Kelimelerle dile getirmek çok zor. Duygulu, kibar, hiç görülmemiş, bir daha da göremeyeceğim bir insandı. Işıltılı bir zekânın muhteşem dünyası… Renkli, yepyeni, pırıl pırıl bambaşka bir dünyaydı baban. Olağanüstü bir insandı.”

 

Annemin babamı gizli terk edişinin sebeplerinden biri de bu cümlelerde saklı.

 

- Özdemir Asaf bir duygu yumağı, Sabahat hanım ise bir mantık abidesi. Siz hangisine daha yakınsınız?

 

Baba-kız ilişkileri anne-kız ilişkilerinin önüne geçer çoğu zaman. Duygu-akıl karşıtlığının zorluğunu iyi bilenlerdenim.

 

ÖZDÜŞÜM şiirinde,

 

Ah ben hep duyguyla akıl

Kapılarını bunca yıl

Zorladım. Bir düş gerçeği

Topladım gerçek düşümde.

Savaştı bu huyla akıl,

Hep kafamda ve gönlümde.

 

der.

 

- Başka kardeşiniz var mı?

 

Annemle babam 1961 yılında ayrıldılar. Babam ikinci annemle evlendi. Anneleri Yıldız Moran Arun olan üç erkek kardeşim var. İsimleri Gün, Olgun, Etkin. Babama, kardeşlerime sonu ‘n’ harfiyle biten isimleri neden verdiğini sormayı unuttum. Neyse ki benim adımı babaannem koymuş.

 

- Hiç unutamadığınız anılarınız neler? Birkaçını anlatır mısınız? 

 

Evdeki sohbetleri sırasında babamın şiir yazdığını öğrendim. Bir şiirini sıkça okuyordu. Ben de ezberlemiştim.

 

İlkokula başladığım ilk gün öğretmenimiz “Şiir bilenler parmak kaldırsın” dedi. Ben de parmak kaldırdım. Arkadaşlarım Atatürk, 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, Annem, Okulum, Sevgili Öğretmenim adlı şiirlerini okuyup alkış aldıktan sonra beni çağırdı tahtaya. İki örgülü beyaz kurdeleli saçlarım, rugan ayakkabılarımla önce sınıfı selamladım. Benden önce şiir okuyan bütün arkadaşlarımın yaptığı gibi ellerim önlüğümün ceplerinin hemen yanında hazır ol durumunda, başım olabildiğince havada, gözlerim sınıfın tavanına dikili, nefesimi en derin biçimde içime çekerek babamın şiiri okurken kelimelere yüklediği tonlamalarla başladım okumaya:

Mesaj

 

Ölebilirim genç yaşımda,

En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.

Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda,

Sevgilim,

Seni bir akşam-üstü düşündürebilirim.

 

Şiir bittiğinde alkış yerine derin bir sessizlik oldu sınıfta. Ben başımı dizlerime değdirerek sınıfı selamladım. Tam yerime geçmek üzereydim:

 

“Sen bu şiiri nereden biliyorsun? Kim ezberletti sana bu şiiri? Kimin şiiri bu?” dedi öğretmenim.

 

- Babamın.

 

- Baban ne iş yapıyor?

 

- Matbaacı.

 

- Babana söyle, yarın okula gelsin.

 

Çocuk yüreğim heyecanlanmıştı. Sabah okulda olanları akşam anlattığımda sessizce dinledi babam beni, sadece güldü. Ben de güldüm. Babamın şair olduğunu bilmiyordum.

 

- Şair bir babanın, hem de bir kelam ustasının kızı olarak nasıl bir hayatınız oldu?

 

Önce harfleri sonra da kelimeleri severim. Babamın ilk şiir kitabı Dünya Kaçtı Gözüme çıktığında özellikle kısa şiirleri beni etkilemişti. Çocukluğun verdiği merakla kitaptaki şiirleri saydım. Elli civarında şiir vardı kitapta. Ben de yazabilirim düşüncesiyle yetmiş sekiz şiir yazdım. Matbaa da vardı zaten. Babama basmasını söyledim şiirlerimi. Şiir defterimi okudu. Biraz daha yazmamı söyledi. Elli şiir nerde yetmiş sekiz şiir nerde…

 

“KAYBETMEK

 

Düşündüm

Ama bulamadım

Sonra uydurdum.”

 

“BEŞ

 

Diyebilirim ki

Beş altı olamaz.”

 

“GÜN

 

Sabah, öğle, akşam

Ne hoş şeydir

Bilseniz.”

 

gibi az kelimeyle şiirler yazdım henüz on bir-on iki yaşlarındayken.

 

Bütün şiirlerimi okudu babam. Bir tek şiirimi çok sevdi:

 

DENİZ

 

Bir deniz ki deniz denir

Bir deniz ki deniz denmez

Püskürür suları

Ben baktığım zaman.

 

Ama ben hâlâ şiir yazmıyorum.

 

- Ne de olsa size gelen evlilik teklifine bile şiirleriyle yanıt vermişti…

 

Sesinin elimizdeki tek kayıt olması çok önemli. Bilmeden bastığım teybin düğmesiyle aldığım sesi Sen Bana Bakma Ben Senin Baktığın Yönde Olurum kitabını oluşturdu.

 

- Söyleyemediği ‘r’ler…

 

Şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun. 1950 yılında Cağaloğlu’nda açtığı matbaasının açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R’leri ‘ğ’ olarak söyleyen babam “Halit Özdemiğ Ağun” der. Özdemir, bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce, “Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun” der. Memur yüzüne bakar. “Evet, Ağun” der. “Hayığ, hayığ Ağğun”. “Beyefendi anladım. Ağun”. Babam sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, r’lere basa basa yüksek sesle okur. “AĞĞĞĞĞUN”.

 

Bir gün de matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksi şoförü sorar:

 

“Neğeye biğadeğ”. Babam utancıdan “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.

 

Can Yücel 28 Ocak 1981 günü Bebek Camisi’nden Aşiyan’a kadar geldikten sonra bir şiir yazar:

 

CENAZE DÖNÜŞÜ

Anlaşıldı bu
R’lerin intikamı
Onlar yuttu Özdemir Asaf’ı.

 

- Özdemir Asaf ruh dünyalarımıza açılan büyülü bir kapı gibi; her okuyuşta farklı bir yere gidiyoruz.

 

Yuvarlağın Köşeleri – Etikalar kitabında “Felsefe bilmeyen beni ne övebilir, ne yerebilir” diye yazmış. Yazdıklarının ilk okuyuşta zor anlaşılır olması bundan olsa gerek.

 

Babamın şiirlerini eğer kitaptan değil de akıldan okuyorlarsa çoğunlukla mealini söylerler. Kısa şiirlerinde bile tekrar edilen aynı kelimelerin fazlalığı okuyanları rahatsız ettiğinden olsa, çoğu şiirini düzeltirler. Bunun en çarpıcı örneğini düğün davetiyelerinde gördüm:

 

Gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye;

Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye..

Anılarından kale yapıp sığınsa bile,

Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

 

Bu davetiyeleri basan matbaaların kataloglarında şiir şu hâle dönüşmüş:

 

Gülüş yanaşımdır bir kişiye;

İki kişiyi döndürür bir kişiye..

Anılarından kale yapıp sığınsa bile,

Yetmez yalnız başına ömür bir kişiye.

 

Küçük kızım Senem’in, ilk tercihi olan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü kazandığını öğrendiğimde ben Bodrum’daydım. Çok sevinmiştim. Telefona sarıldım, tebrik telgrafı çektim. Babamın da tebrik edeceğini varsayarak telefondaki memura “Bir telgrafım daha var” deyip, bir etikasını yazdırmaya başladım:

 

“Bir yuvarlak’ın benim bulabildiğim sayıda köşeleri vardır. Burada durup kalırsam ‘araştırıcı’ derler bana.

 

Bir yuvarlak’ın benim bilmediğim sayıda köşeleri vardı. Bu bildiğimde direnip kalırsam ‘mutsuz’ derler bana.”

 

dedim. Telefondaki memur “Şifreli telgraf almıyoruz” dedi. Bu şifre değil, bir etika diyecektim ki aklım başıma geldi. “Bu bir şiir” dedim. “Şiir de olsa şifreli yazıları gönderemeyiz”  dedi. Uzun uzun babamın kim olduğunu, her ne kadar hayatta olmasa da onun yazdıklarının ne kadar önemli olduğunu dilimin döndüğünce anlatarak güçlükle ikna edebildim. Sonra kızım bana o telgrafı gösterdi. Yazım hatalarından dolayı gerçekten şifreli bir metin olmuş.

 

- Nasıl bir mirastır onun bizlere ve size bıraktığı?

 

Babamın şiirlerindeki Bahçe’nin karşılığı benim için ‘dünya’dır. Herkes kendi bahçesinde yaşar, bilerek ya da bilmeyerek… Şiirlerini, etikalarını sıkça kullanırım konuşmalarımda. Yazılmışı var, diye yenilerini düşünmem:

 

“Kendi bahçesinde dal olamayanın biri

Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.”

 

“Sana güzel diyorlar,

Sakın olma.”

 

“Yaşamak değil,

Beni bu telâş öldürecek.”

 

Henüz on dokuz yaşındayken büyük bir aşkla evlendiğim kocamdan kısa bir süre sonra ayrılma kararı verdiğimde geleceğim kaybolmuş, hayallerim uçmuştu. Çırılçıplak kalmıştım. Korunmak için bir yerlere sığınmam gerekiyordu. Ben de şiirlere sığınmıştım. Geleceğimin duvarındaki bahçe kapısını açacak anahtarı bulabilmek için bütün şiirlerini tekrar tekrar okudum. Sonunda buldum:

 

ZORU

 

Bir gün,

Herkes kendi bahçesine derlerse…

Hazır mısınız.

 

Zoru başarmak zordu. Ama bu şiirin dünyama açtığı aydınlıkla hep kendi bahçemde, bilerek yaşadım.

 

 

_______________

* Arkadaşlarımın babalarına hiç benzemiyordu ( www.cumhuriyet.com.tr/?hn=395076&kn=27&ka=4&kb=27 )

Not: Yazıda yer alan fotoğraflar İlgilik'e özeldir. 

 

Güncelleme, 28 Ocak 2015: Cumhuriyet gazetesinin ilgili bağlantısı » http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/400076/Arkadaslarimin_babalarina_hic_benzemiyordu.html

 

© 2013 SA.İlgilik

 

Anahtar sözcükler: Özdemir Asaf, etika, mektup, felsefe, söyleşi, röportaj  

 

510 | Röportaj | Yazınımızdan | 280113

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.