Bir Yazı Dolayısıyla

Evet, ya Şimdi ya da …

 

 

Dün Facebook’ta “Bir arkadaşımdan alıntıdır” notuyla verilmiş bir yazıya rastladım. Sahibinin benden genç olduğunu sanıyorum… Yazıyı –kolay okunmasını sağlamak amacıyla bazı söz ve yazım yanlışlarını düzelterek– veriyorum:

 

«Mehmet Ali Birand için “30 yıldır ekranlarımızda gördüğümüz ve artık aileden biri gibi olmuş, çok sevimli, şirin mi şirin bir insandı. Ailemden birisi ölse ancak bu kadar üzülürdüm. Harika bir gazeteciydi” diyenlerden birkaç noktayı değerlendirmelerini ve aşağıdaki soruları kendilerine sormalarını rica ediyorum:

- Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Abdi İpekçi vb. gibi birçok değerli gazeteci patır patır öldürülmüşken,

- Birçok gazeteci hapislerde çürürken,

- Birçok gazeteci ve televizyoncu ya ekran yasaklı olmuş ya da işlerine son verilmişken,

Bu adam 30 küsur yıl boyunca ekranlarda, ‘prime time’da size nasıl gülümseyebildi? Doğruları söyleyen bir gazeteci olarak, 30 yılda hiçbir hükümetle nasıl oldu da hiç sorun yaşamadı?

Bizim cebimizden çıkan vergilerle işleyen TRT’yi dolandırmasını nasıl hazmedebiliyoruz? Hırsızlığı ne zamandan beri bu kadar hoş görür olduk?

Başbakan stadda yuhalanınca, her nedense “Eyvaaahh” diye panik olup “hemen arka plan sesini kapatın çocuklar” demek, ne zamandan beri doğru ve ilkeli habercilik oldu?

Dün “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diyenler, bugün, “Apo artık ev hapsine çıkabilmelidir” diyen birisine nasıl “MEKÂNI CENNET OLSUN” diyebiliyor?

Ha, bir de “ölünün arkasından konuşmamak lazım” diyenler var… Gerçekten samimi iseler, o zaman tarih dersleri kaldırılsın…

“Bari biraz zaman geçsin, sonra konuşun” diyenler var… Daha sonra, çok geç diye düşünüyorum… Şu anda ana akım medya kendisini “bir özgür düşünce kahramanı, gazetecilik duayeni” olarak paketleyip bize satmak için harıl harıl çalışıyor… İki gündür inanılmaz abartılı bir medya çılgınlığı… Konuşulacaksa, tam da şimdi konuşulup geçilmeli bence… Bir hafta sonra konuşsanız kimse dinlemez sizi; kayıtlara ve zihinlere “kahraman” olarak yerleşmiştir artık çünkü…

Başbakan kendisi için, “Onunla hukukumuz çok eskilere dayanır, ruhlarımız benziyordu, onunla kokoreç yedik” demiş…

O zaman ben de bu vesile ile AKP’ye, ailesine ve Karen Fogg’a başsağlığı diliyorum…

Hiç üşenmeden oturup bunları yazma gereği hissettim, çünkü 5 gün sonra aynı kişiler, Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümü sebebiyle onun resimlerini paylaşıp, “MEKÂNI CENNET OLSUN” yazacaklar duvarlarına. Ömürleri taban tabana zıt değerlere hizmet etmekle geçmiş iki kişiyi aynı kefeye koyup… Bu haksızlığa gönlüm razı olmadı…

Dünya görüşleri farklı olan, hayata farklı noktadan bakanlara saygım sonsuz… Herkes benim gibi düşünmek zorunda da değil…

Ben, bu yazıyı dünyaya nereden baktığını anlayamadığım kişiler için yazdım…

Başınızı ağrıttıysam affola…»

 

*    *    *

Evet, ne söylenecekse şimdi söylenmeli ya da ağzı hiç açmamalı, her şeylerin unut(tur)ulmasına alkış tutmalı …

 

Bu içtenlikli bulduğum korkusuzca yazılmış yazı, bana pek çok şeyi, ve tabii, iki ay önce bu alanda yayımladığım yazımı da hatırlattı. O yazımı, bağlantısını vermek yerine aşağıya almak istiyorum. 22 Kasım 2012 günü yazmıştım:

 

«Sanki Malum Olmuş…

 

İleri Görüşlülüğün Böylesi

 

 

Tam iki yıl iki ay önceki bir televizyon izlencesi geldi birden aklıma: Mehmet Ali Birand, şu bol ödüllü enkırmen, 24 Eylül 2010 gününün ilk dakikalarında Ahmet Türk’ü konuk ediyor. Kanal D 32. Gün duyurusunda, “Öcalan ile devletin büyük pazarlığında ne konuşuluyor, pazarlıkta hangi maddeler tartışılıyor, Kürt sorununda Türkiye’yi şimdi ne bekliyor” diye merak uyandırmış…

 

Başlıklar şunlar:

 

▪ Kürt sorununda yeni bir süreç mi başlıyor?
▪ Devlet, PKK lideri Öcalan’la görüşüyor mu?
▪ PKK tek taraflı ilan ettiği ateşkesi uzatacak mı?

 

İzliyorum:

 

İzlencenin akışı içinde birbirini doğuran altbaşlıklar açılıyor, sorular soruluyor… Ele alınan konular ile sorulan sorular, Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün yol gösterici beyanatları, talimatları, dayatmaları kıvamında sürüp gidiyor…

 

Türk, sözlerinin bir yerinde “Kürtler’in de Türk halkının da değerlerine saygılı olacağız” diyor. Ahmet Türk, ‘-cağız’ çekim ekiyle, tarafları, yani ‘Kürtler’ ile Türk halkını kastediyor.

 

*

‘Türk halkı’ denen halk kimdir? ‘Türk milleti’ni kimler oluşturur?

 

Bunun yanıtı yıllar önce verilmiş: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk milleti denir.” Bu tanım Atatürk’ün… Anayasamız’ın ‘Türk vatandaşlığı’ başlıklı 66’ncı maddesi de bu tanımın güncelleşmiş biçimiyle başlamıyor mu? “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

  

Ülkemizde, bir kısmının alt dalları da olan kırka yakın budunsal (kavmi, etnik) kökenden gelen yurttaş var. Başka başka dinsel inançlar ise apayrı bir konu. Ve yıllar boyunca herkes birbirine karışmış… Bu durumda kaçımızın kökeninin saf olarak şu ya da bu olduğu söylenebilir? Ama Ahmet Türk’e göre bu memlekette Kürtler ile Türk halkı var.

 

Mehmet Ali Birand, Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olanlara Türk dendiğini, Atatürk’ün yaptığı Türk milleti tanımını bilmiyor muydu Ahmet Türk’ü dinlerken?

 

Bilmez olur muydu hiç. 

 

Peki de bu değerli izlenceci başhabercimiz, “Kürtler’in de Türk halkının da değerlerine saygılı olacağız” diyen Ahmet Türk’e ‘Türk halkı’ derken neyi kastettiğini niye sor(a)mamıştı? Bugünkü büyük pazarlık malum mu olmuştu yoksa?

 

*

Ve bir soru daha: tam iki yıl iki ay önceki bir televizyon izlencesinin birden aklıma gelmesi, son günlerde ortada dolaşan bir röportaj¹ dolayısıyla olabilir mi? Sanmam; o hep aklımda…»

 

*    *    *

Ölümü büyük bir koalisyonun somut biçimde gözler önüne çıkmasına vesile olan Mehmet Ali Birand sıradan bir insan değildi. Rahmetli bizim medya âleminde ‘anchor’ işinin piri sayılıyordu. Bu mertebeye gelmesi, elbette kendi yeteneğinden kaynaklanmıştır, ama bunda TRT’nin payı hiç mi yoktu? Bence vardı, olmaz mıydı?… Şu ‘doğru zaman-doğru yer-doğru kişi’ üçlüsünün payını da unutmamalı bu olguda…

 

Ancak, Birand’ın genelağdaki yerine² ‘Hayatım’ başlığıyla kendi eliyle koymuş olduğu kısa özyaşamöyküsünde TRT’nin adı üç kerecik geçiyor:

 

“. . . . . . . . . .

 

1985’te, bir adım daha attım ve 32.GÜN adlı, aylık bir haber programını başlattım. Gazetecilik artık beni tek başına tatmin etmiyordu. Televizyon ile daha geniş kitlelere sesimi duyurmak istdedim. Uluslararası ilişkileri ele alan ve yabancı devlet adamlarını konuk eden bir program yaptım. TRT’nin durağan dilinden farklı olduğu için çok beğenildi. 

. . . . . . . . . .

 

İstanbul’daki yaşam asıl, uzun yıllardır çalıştığım Milliyet’te ayrılıp SABAH’a geçmem ve 32. GÜN’ü de TRT’den Show TV’ye taşımamla birlikte çok değişti. Hem o dönemlerdeki PKK terörünün artması nedeniyle esen fırtınaların arasında kaldım hem de devlet politikalarına muhalif yaklaşımım bana pahalıya mal oldu. Yıllar sonra farkına vardım ki, TRT’de açılan davalarda dahi asker parmağı varmış. Yıllarca, ardı ardına gelen mahkemelerle mücadele ettim. Çok yorucu ve üzücü dönemlerden geçtim.

 

. . . . . . . . . .”

 

*

Evet, önemli bir habercimizi kaybettik. Ona Allah’tan rahmet diliyor, bir insanın ölümüyle duyulan o insani acıyı paylaşıyorum.

 

 

İnal Karagözoğlu

21 Ocak 2013

 

___________________________

¹ http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21953683.asp >>>

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21966811.asp  

 

² http://www.mehmetalibirand.com.tr/ >>>

http://www.mehmetalibirand.com.tr/hayatim.asp

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: Türk halkı, Türk milleti, budun, köken, Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti, pazarlık, ölüm, acı, susmak

 

507 | Ayrıksı | Her Açıdan | 210113

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. pakiz bortecen said,

    Ocak 25, 2013 at 16:21

    Sahte… Artık bir hastalık gibi saran bir durum bu… Medya’nın sırça köşklerinde oturanları…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.