Babama Dair

Babamla Sırlarımız*

Kadir Cangızbay

 

“Aman evladım, içeceğin kadar doldur”: Ne zaman bardağıma su koyacak olsam babamın söylediği söz. Pek ama pek şaşardım, benden hiçbir şey esirgemez de, niye suya bu kadar dikkat eder diye: Neredeyse 70 yaşında, ayaklı merdivene tırmanır çardaktaki asmadan üzüm toplayıp, sonra da onları teker teker soyar, o da yetmez her birini çakısıyla ikiye bölüp çekirdeklerini çıkartır, çatalla ağzıma öyle verirdi. Asmayı kendisi dikmiş, çardağı da kendisi kurmuştu; çakıları ise Bursa’dandı, kendi memleketi.

Oğullar ve Babaları -Paradigma Yayınevi, 6/2010. Cangızbay'ın babasına dair anıları bu kitapta yayımlanmıştı.

Geç evlenmiş, çocuğu da çok geç olmuş, tam 16 sene sonra. Pek kıymetliydim: Zengin değildik, ama Avrupa’dan gelen en yeni oyuncaklar, daha sonra da en değişik kalemler yine de ilk bizim eve girerdi. Delikanlılık çağıma girerken de, karısı annemin kızlık arkadaşı, çok zengin, banka sahibi bir ahbaplarımıza gitmiştik, orada ilk defa teypi gördük, Alman malı kocaman bir Grundig: Ne yapıp edip en küçüğünden de olsa, bir teyp de bana almışlardı, Sirkeci’den, Japon malı, yani ucuz; sırf ben kimseye imrenmeyim diye.

Sultanhamam Yeşildirek’te sokaktan iki üç basamakla inilen oldukça küçük bir dükkânı vardı Gökbakan Hanı’nın altında: İzzet Manifatura Mağazası; patronu da, tezgâhtarı da, temizlikçisi de kendisi. Annem ise terziydi, o da tek başına çalışırdı, evde; servet yapmak için değil, ihtiyaçtan. Yaz tatillerinde bazen ben de giderdim babamla birlikte dükkâna. Katlanır demir parmaklığın kilidini besmeleyle açar, toz kalkmasın diye ahşap kaplı zemine su serper, sonra süpürmeye başlardı dükkânı. Öğleyin dışarıdan yemek getirttiğini ancak bir iki defa hatırlıyorum; o da ben varım diye: Evden sefer tasıyla getirdiklerimizi yerdik; küçük bir ispirto ocağının üzerinde ısıtıp; ancak neredeyse hiçbir zaman evden çıkarkenki hâliyle değil. Mutlaka üzerine domates, biber, kızarmış ekmek veya yoğurt gibi bir şeyler ekler, daha bir zenginleştirirdi. Akşam eve dönerken Yeni Cami’nin önünde mutlaka ‘mucize’ bir ilaç veya alet/araç pazarlanıyor olurdu: Sırf insanlara hizmet olsun diye hançeresini yırtarcasına bağıran bir seyyar satıcı; kendisinin çevresinde oluşan dairevi bir kalabalık. Biz de genellikle katılırdık bu kalabalığa; bazen bir-iki dakika bazen daha uzun. Ardından Galata Köprüsü, Karaköy’e doğru Kadıköy vapuruna binmek üzere. İskele o zamanlar şimdiki gibi rıhtıma değil, köprünün dubalarına bağlıydı, ama biz rıhtıma kadar uzanırdık, bana sosisli sandviç almak için: O zamanlar sosis Müslümanlar tarafından pek öyle bilinip yenmediği için sosisli sandviç de her yerde bulunmaz, hele oradaki kadar lezzetlisi hiçbir yerde olamazdı. Babam söylemişti, sandviççi Rumdu ve sosisini de, hardalını da kendisi imal edermiş. Annemin babama çıkıştığını hatırlıyorum “oğlanın karnını niye dışarıda doyuruyorsun, nasıl olsa akşam yemeği yiyeceğiz” diye. Bunun üzerine, biz tabii sandviçten değil, anneme doğruyu söylemekten vaz geçtik.

Babamla aramızda daha başka küçük sırlarımız da vardı/olurdu; zira babam annemden bayağı korkardı; tabii kendisini dövecek diye değil; evde tartışma tatsızlık olmasın diye. Beni gezintiye çıkardığı pazar günlerinden birinde Kalamış vapur iskelesinden ayaklarımı suya sokmama izin vermişti; ancak, herhalde pek de müsait olmayan bir mevsimde; ”sakın ha annene söyleme” diye beni tembihleyerek. Ama aksilik bu ya, birden bir rüzgâr çıkıp çoraplarımdan bir tekini denize uçurdu: Ne söyleyecektik biz, şimdi Aliy’anıma? Tek çorapla eve dönünce anneme ne uydurduk ya da hakikati mi söyledik, onu değil ama babamın bayağı bir telaşlandığını hatırlıyorum. Bir de, 1954 seçimleri öncesiydi, mahalledeki Demokrat Parti ocağına beni de götürdüydü, herhalde bir sohbet/dayanışma toplantısı vardı; orada bağış topladılar partiye; babam da bir şeyler verdiydi bana da “aman annenin haberi olmasın” diyerekten; ancak daha sonra annemin kulağına gitmiş ve de çok iyi hatırlıyorum, babamın ‘ama Aliyeciğim’le başlayan tevil ve ikna diskurlarını.

Sadece evde değil, dışarıda da babamın kavga ettiğini hiç görmedim. Annemle tartıştıklarında  da en  sert sözü “çok rica ederim, Aliye” olurdu. En kızdığı durumlarda kullandığı ifade ise “Allahım bana sabır ver” anlamına gelen ‘innallahimüassabirin’ idi. Ağzından, değil bir küfür, ‘ulan’, ‘yahu’ veya ‘be’ sözünün bile çıktığını duymadım. Hatırladığım en yeis dolu hâli ise Bursa’da Pınarbaşı mezarlığında annesiyle babasının mezarlarını birlikte arayıp da sadece büyükbabamın mezar taşını yere devrilmiş hâlde bulabildiğimizde “vaziyetimiz müsaitken, ihmal ettik, yaptırmadık” diye hayıflanırkenki hâliydi. Bir de her hatırladığında çok ama çok üzüldüğü şey, 1950’de Demokrat Parti seçimleri kazanıp Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine Bayar’a çektiği tebrik telgrafına verdiği cevabı 27 Mayıs darbesinden sonra korkup yakmış olmasıydı.

Askere gidene kadar Celal Bey’lerin Bursa’daki manifatura mağazasında çalışmış. Ama Demokrat Partili olması bu tanışıklıktan dolayı değildi: Bizim evde hep Milli Korunma memurlarının esnafı nasıl haraca kestikleri, bayramda kurbanlarını dahi nasıl esnafa ve bu arada bize kestirttikleri, savaş yıllarında ekmek karneye bağlı iken partili memur evlerinde nasıl francala yendiği anlatılırdı. Ölene kadar tam bir İsmet Paşa düşmanı olarak kaldı; tabii, devlet memurları hakkında da iyi duygular beslemezdi; hele subayların “her şeyi en iyi biz biliriz” iddiasında, buna dayanarak da üstünlük ve ayrıcalık peşinde olduklarını söylerdi. 1946’da Demokrat Parti kurucularına karıştığından 1-2 gece nezarete atılmış ve o yılın sonlarında da işini İstanbul’a nakletmiş. Ankara’dayken işleri bayağı iyiymiş; yaz aylarında Caddebostan’da yazlık kiraladıkları bile olmuş: Sandalla açılıp sahilden, Münir Nurettin’i dinlemişler kaç kez; karı-koca en unutamadıkları anılarının başında bu gelirdi, “o günler de bir günlermiş” diyerekten.

1915’te askerdeyken birliklerini Çanakkale’ye sevketmişler, yaya olarak. Fıtığı taa o zamanlardan varmış -bereket-; ölene kadar da oldu: Kazandığım ilk parayla babama aldığım ilk şey, ama onun da felç geçirip yatağa düşmeden önce taktığı en son şey de, Fransız malı (Docteur Ribaud) bir fıtık korsesi oldu, Beyoğlu’nda, Ağa Camii’ne komşu Rebul Eczanesi’nden. Hem fıtığı var, hem de o zamana göre iyi kötü tahsilli sayılır, bir iki yıl orta okula devam etmiş, kendisini yazıcı yapmışlar; yazısının güzel olduğunu görünce de o meşhur Nusrat mayın gemisinin bütün yağlı boya yazılarını kendisine yazdırtmışlar. Annem de söylerdi “babanın ‘eski yazı’sı çok güzeldir” diye. Ben de ‘yeni yazı’sının da çok güzel olduğunu biliyorum; ayrıca çok güzel kara kalem resim yapardı. Askerliği 5-6 yıl sürmüş; Cumhuriyet’in hemen ardından Bursa’dan Ankara’ya göçmüş, kocası askerde kaybolup kendisi dul,  3-4 yaşındaki kızı da yetim kalan Hasibe Halamı da yanına alarak. 4-5 yıl ‘Selanikli’lerin kürk ve manifatura mağazalarında çalışmış, Ulus’ta tezgâhtar olarak, ki, aradan neredeyse 50 yıl geçmesine rağmen onlar ölene kadar hiç kesmedi kendileriyle ilişkisini; hatta beni de bir kere götürdüydü onlardan birinin mezarını ziyarete, Üsküdar Bülbülderesi’ndeki Selanik Mezarlığı’na. Onca yıl askerlik, ardından Ankara’ya göç; el yanında epey bir çalıştıktan sonra kendi mağazasını açıp ev kuracak hâle gelme: Ancak 40 yaşında evlenebilmiş. Annem o sıralar biçki-dikiş kursunda, kumaş almaya çıkmışlar anneannemle, halam da kardeşinin dükkânında; pek beğenmişler abla-kardeş Aliye’yi; istemişler, sonunda da ben olmuşum, ama demiştim ya, tam 16 yıl sonra; annem 34, babam ise 57 yaşındayken; yani her ikisi de çocuk yapmanın sınırlarına epey bir yaklaşmışken…

Annem Hacıdoğan’a gelin gitmiş; Hacıdoğan o zamanlar Ankara’nın merkezi; daha sonra Bahçelievler’in ilk sakinlerinden olmuşlar; 35. Sokak’ta. Bütün komşuları zamanın en yüksek bürokratları: Şurayı Devlet üyeleri, Ankara Emniyet Müdürü, Harp Okulu Komutanı vb… Bunlardan, emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşenleriyle ailecek görüşmeye devam ettiğimizi hatırlıyorum: Kâzım Bey’ler, Refik Yüce’ler, Kâzım Bey’in oğlu Demir Ağbi’nin Renault 4CV’si, bindiğimi hatırladığım ilk ‘hususî otomobil’…. Bir de Ankara’da kalıp da sadece yazları İstanbul’a gelen ahbapları vardı; bunlar arasında da Hamit Paşa’ların özel bir yeri. Yazlıkları Dragos’ta; önce Koşuyolu’ndan Kadıköy’e, Kadıköy’den Haydarpaşa, trene binmek için; Cevizli’de trenden indikten sonra da atlı arabayla Dragos. Yolculuk bu kadar uzun ve zahmetli olunca, ister istemez bütün bir gün süren ziyaretler, 8-10 saatlik. Paşa da babam da 65-70 yaşlarında, yemek arası hariç yerlerinden hiç kıpırdamadan 6-7 saat tavla oynarlardı, onlar bize geldiğinde bahçedeki kuyunun başında, biz gittiğimizde de onların denize bakan verandasında. Aslında babam hiç oyun meraklısı değildi; tek bildiği oyun da herhalde tavlaydı; ama onu da, Hamit Paşa hariç hiç kimseyle öyle uzun uzun oynamazdı; ama zaten İstanbul’a yerleştikten sonra edinip de ailecek gidip geldiğimiz pek fazla ahpabımız yoktu; kahveye ise hiç ama hiç gitmezdi. Bir iki kere sormuştum, niye sadece Hamit Paşa diye; “tavlayla bilardo kurmay oyunudur, paşayla oynamak bir başka” gibisinden bir cevap vermişti. Ama zaten bizim evde tavla ve bazı yılbaşı geceleri tombala hariç hiç oyun oynanmaz, hele kumar oynayanlar gerçekten lanetli yaratıklar olarak görülürdü ve çok şükür ben de tam bizim evin çocuğu olarak kumarbazlardan ve de kumarın en ikiyüzlüsü olarak borsada oynayanlardan iğrenirim: Her perşembe akşamı bizim evde kavga olmasa da tartışma çıkardı; zira, babam Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisini alıp getirir, annem de babama çıkışırdı “utanmıyor musun bu kumarbaz riyakâra para vermeye, gazetesini eve sokmaya” diye.

Babamın esas gazetesi, Zafer’di, Demokrat Parti’nin yayın organı. Ankara’da basılıp İstanbul’a ancak ertesi gün geldiği hâlde kapandığı güne kadar, yani 27 Mayıs darbesine kadar hiç aksatmadan aldığı. Ben hiç okumazdım Zafer’i. Babam iş dönüşü, yani akşam getirdiği için sonuçta 2 gün öncenin gazetesiydi; ancak daha önemlisi daha 10 yaşıma gelmeden Menderes’i sevmemeye, giderek kendisinden nefret etmeye başlamıştım: Oldukça küstah, karşısındakilere “siz hiçbir şeyi, en başta da benim değerimi bilmezsiniz” edasıyla davranan şımarık bir otokrattı. Yaşım küçüktü ama Ruslar Macaristan’ı işgal ettiğinde Macarlar için ağlayabilecek kadar politize/vicdanize bir çocuktum; o da, yine babam sayesinde: Her akşam saat sekizde Radyo Saati’ni dinlerdim onunla birlikte, Bölükbaşı’nın çok güzel konuştuğunu ama bir türlü oy alamadığını, Kırşehir’in ona oy verdi diye ilçe yapıldığını da bilirdim; ayrıca Celal dayımın karısı onun karısıyla aynı köyden akraba, dolayısıyla biz de kendisiyle  -uzaktan da olsa-  hısımdık vb… Zafer Gazetesi’nin yanı sıra Son Posta da gelirdi eve, her gün olmasa da haftada en az 4-5 defa. Sahibi Selim Ragıp Emeç, babamın Bursa’dan arkadaşıymış, o sıralar Demokrat Parti’den de Bursa milletvekili; ama bu gazetede bir Adnan Fuat Aral vardı ki, hem spor hem de sinema sayfasını hazırlayan/dolduran, bakın aradan en az 50 yıl geçmiş ama hâlâ hatırlıyorum Henri Vidal veya Michele Morgan hakkında yazdıklarını. Tabii, Son Posta da kapandı 27 Mayıs ‘devrim’iyle. Babamın yeni gazetesi artık Son Havadis’ti; ben bu gazetenin en fazla sağlık köşesini okurdum; Recep Doksat’ın hazırladığı ve de pratik/tıbbi olmaktan çok felsefi bir köşe. Bu arada Milliyet de alınırdı eve. Başlangıçta babam Peyami Safa için alırdı herhalde, ama daha sonra esas benim için alınır oldu: Spor sayfası bir taneydi. “Nereden çıkartıyorsun” diye sorarsanız belirli bir cevap veremem, ama, çok iyi hatırlıyorum bizim evde Hürriyet’e ‘hafif’ gözüyle bakılır, o yüzden de hiç almazdık. Yeni Sabah da dönemin en büyük gazetelerinden biriydi, ama babam bu gazeteye sahibinden dolayı düşmandı; “adam tellak, tutmuş gazete çıkartıyor” derdi. Safa Kılıçlıoğlu’nun tellak olmadığı kesindi; Galatasaray mezunuydu, iş adamıydı; muhtemelen siyasi sebeplerden de dolayı babamın içine sindiremeyip vurgulamak istediği, kendisi gazeteci olmayan bir ‘tüccar’ın gazete patronu olmasıydı. Ama yine de bir süre Yeni Sabah da aldığımızı hatırlıyorum: Nezihe Araz’ın Anadolu Evliyaları’nı ücretsiz veya tenzilatlı alabilmek gibi bir saikle, ki bu kitap annemin ölene kadar başucu kitabı oldu. Babamın ise iki tane tezgâh altı kitabı vardı: Kâzım Karabekir’in ‘İstiklal Harbimiz…’i ile ‘İskilipli Atıf Hoca Neden Asıldı?’; yıllarca eve getirmeyip ‘mağaza’sında tuttu; “zaman zaman açıp okuyorum” derdi; kendisi için her halde sembolik bir anlamları vardı: Demokrat Parti’nin seçimleri kazandığı 1950 14 Mayısı’ndan hemen sonra, Haziran başlarında basılıp yayımlanmışlardı. Bir de Kandemir’in ‘Cumhuriyet Tarihinde Siyasî Cinayetler’ dizisine pek meraklı idi. Kısacası, bizde okunan, sadece gazete değildi; babam muntazaman Akbaba alır, özellikle de İsmet Paşa’yı hicveden karikatürlerine bayılırdı; Hayat da ilk sayısından itibaren aldığımız bir ‘mecmua’ydı, aslında Hürriyet kadar ‘hafif’ olmasa da, ‘hafifçe’. Ancak, Hayat’tan neler öğrenmedim ki, hele Hikmet Feridun-Semiha Es’in gezi röportajlarından… Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi başta olmak hemen bütün ‘eski yazı’ dönemi Türk romancılarının neredeyse külliyatları mevcuttu. Benim için ise hemen her hafta bir kitap alıp getirirdi babam; en başta da Ömer Seyfettin’in hikâyeleri. Ama Doğan Kardeş yayınları da vardı getirdiği: ‘İyi İnsan, İyi Vatandaş’, hele hele Jack London’un ‘Kurt Kanı’sı benim hâlâ ahlak amentülerim. Peyami Safa’nın ‘Sosyalizm’ini de yine babam alıp getirmişti, ben öyle bir şey istemeden, ama seksenine yaklaşmışken bile evladının nelere merak sardığını takip edebilen özenli bir baba olarak.

Yukarıda söylediğim gibi, İstanbul’a yerleştikten sonra ahbap olup da ailecek gidip geldiğimiz pek fazla birileri yoktu. Şehir Hatları’ndan emekli bir Kaptan Beyler vardı, evleri Bağlarbaşı civarında, ama onun da karısı annemin çok eskiden, yani Ankara’dan arkadaşı. Babamın ömrü boyunca bana attığı toplam iki tokattan birini de işte bu Kaptanlar’a gideceğimiz bir pazar günü, evden çıkmadan yemiştim: Otomatiği yandan basmalı sarı renkte bir tükenmez kalem almıştık; esnek mikadan yapılma mekanizması çok çabuk kırılıverdi; ikimiz de epey bir kafa patlattık nasıl tamir ederiz diye, ama bir yol bulamadık, sonra babam başka bir şeylerle meşgul olmaya başladı; işte o arada ben bir toplu iğneyi kullanarak kırılan parçanın yerine bir şeyler yapıp mekanizmayı yeniden çalışır hâle getirdim, sonra da babama gösterip onun bana sık sık söylediği bir lafı bu defa ben ona söyledim: “Ben de seni daha zeki zannederdim” ve tokadı yedim. Öteki tokat ise, hafta içi bir yaz günü, babam işten döndükten sonraydı; annemin zorlamasıyla: Saat daha beş olmadan, yani kafama güneş geçecek bir saatte evden kaçıp bisiklete binmiştim ve de ya o ya da bir önceki yaz annemin müşterilerinden öğretmen Mebruke Hanım’ın oğlu güneş çarpmasından ölmüştü, hem de bir gün içinde; Kâmuran, benimle yaşıt, annesiyle bize gelip birlikte oynadığımız.

Gerçekten de babamdan topu topu iki tokat yiyebildim; zira kötü karne getirince beni dövme, daha doğrusu dövmek için kovalayıp yakalayamayınca da arkamdan terlik fırlatma işini annem üstlenmişti ve bu tören tam dokuz yıl boyunca önce neredeyse her cumartesi, daha sonra da iki cumarteside bir  -yaz tatilleri hariç-  aralıksız tekrarlandı: Hazırlık sınıflarında ve ortaokulda her hafta, lisede de iki haftada bir karne alırdık ve ben, bazı dersler hariç bayağı kötü bir talebeydim; lise ikide de sınıfta kaldım. Babam zaten adam dövmeye yatkın bir insan değildi ama, öğle saatlerindeki kovalamalı-terlik fırlatmalı tören sayesinde annemin hırsının kısmen dinip, akşam olup babam eve gelinceye kadar da daha bir soğuması, mutlaka ki benim lehime işleyen bir süreç oluşturuyordu.

Mahallede babamın ahbaplık ettiği bir eczacı Fuat Bey vardı, bir de Fethi Bey Amca. Her ikisi de koyu Demokrattı; muhabbetleri de herhalde buradan kaynaklanıyordu; ama ailecek de görüşürdük. Fuat Bey’in kızı Feza bizim sınıftaydı; çok küçükken çocuk felci geçirmiş, tek bacağı hiç gelişmemiş; zıplayarak yürüyebilirdi; bayağı hırçın bir kızdı; ama iyi okudu, üniversiteyi bitirdi. Ben Fuat Beyi hiç sevmezdim; annem de: Çok ukalaydı; ayrıca aslında kalfa olduğunu gizleyip diplomalı olduğunu yayarmış etrafa. Fethi Bey’i ise bayağı severdim. Babamla daha önceden tanışırlardı; bizim mahalleye daha sonra taşındılar, ev alıp. Kadıköy Elektrik İdaresi’nde teknisyendi; ama evlere özel işlere de giderdi, koyu mavi Alman malı bisikletiyle; bize uğradığında da mutlaka beni bisikletinin arkasına alır, bir süre gezdirirdi. O da çok çalışkan bir adamdı; emekli olduktan sonra da hiç boş durmaz, ya evin içinde elektrikli aletlerle, ya da bahçede çiçek, ağaç veya inşaatla ilişkili bir şeylerle uğraşıyor olurdu. Babam öldükten birkaç gün sonra evlerine uğramıştım; artık çok yaşlı ve yarı yatalak, o da bütün koyu Demokratlığına rağmen Ecevit’i sevmeye başlamıştı, Kıbrıs ‘barış’ harekâtından sonra, tıpkı babam gibi. O güzel bisikletini satmıştı, “artık binemiyordum” dedi ve benim babam ölmeden bir gün önce  -1974’ün 15 Eylülü-  motorlu bir bisiklet (Vélo Solex) aldığımı öğrenince de gitti aradı buldu, bisikleti gibi yine Alman malı ‘akort (balans) anahtarı’nı; “al” dedi, “hem işine yarar, hem de beni hatırlarsın”: İstanbul’a bir sonraki gidişimde öğrendim, babam gibi ona da nasip olmamış, ömrünün en sonunda sevmeye başladığı Ecevit’e oy vermek. Verdiği anahtarı ise hâlâ kullanıyorum, bisikletlerimin de, motorumun da jantlarını akort ederken, tabii onu da babamı da rahmetle yâd edip, bütün agnostikliğime rağmen ruhlarına da mutlaka bir ‘faatiha’ okuyarak.

Yukarıda değinmiştim: Necip Fazıl gerçekten kumarbaz mıydı, bilmiyorum ama, bir insanın kumarbazlığı bizim için toptan dışlanmaya yeterdi; zira, annem de babam da birer emekçiydi, kimsenin emeği üzerinden artı-değer elde etmeye, bunun için de kendi tekellerine alıp başkalarına işlettirtecekleri üretim araçları edinmeye, yani kapital sahibi olmaya hiç mi hiç tevessül etmeyen. Mesela, bana hiç harçlık vermediler; zira evin bütün parası ortada, üç çekmeceli ‘büyük büfe’nin ikinci çekmecesinde dururdu ve bana tek söyledikleri “aman evladım, vaziyetimizi biliyorsun, ihtiyacın kadar al, lüzumsuz yere harcama” idi ve de ben ancak 20-30 sene sonra anladım “aman evladım, suyu içebileceğin kadar doldur”un lüzumsuz ve tutarsız bir nekeslik değil de, her türlü beşeri faaliyetin meşruluk temelini ihtiyaca endeksleyen bir hümanizmin, yani komünizmin  “israf haramdır” temelli İslami versiyonu olduğunu. Bu arada, ancak 18-20 yaşıma geldiğimde, o da tesadüfen öğrendim evin ikinci katında balkona açılan odadaki koyu kırmızı kadife örtülü ve her nedense üzerine hiçbir şey konulmayan kare formlu küçük ceviz masanın ne işe yaradığını: Babam her cuma sabahı erkenden kalkıp sessizce Kuran okurmuş, bu masanın önüne oturup. Bir de mevlit/kuran okunurken kesinlikle yayılmaz, dimdik otururdu: İstiklal Marşı çalınırken nasıl ki ‘hazır ol’da durulur saygı gereği, dinsel olan da gerektirirdi insanın belirli bir disiplin uygulamasını kendi kendisine. Yine garibime giderdi, ama sormadım hiç “niye” diye: Ağzından Atatürk kelimesinin çıktığını hiç duymadım; Gazi derdi, büyük bir muhabbetle, sanki bir asker arkadaşından bahsedermiş gibi, ki aslında da öyleydi, uzaktan da olsa; Çanakkale’den.

Eminim inanmış bir müslümandı, ama onun Müslümanlığının baskısını hiçbir zaman hissetmedim: Bu konudaki tek şikâyetim, -tombul, tembel ve lapacı bir ‘yakışıklı biçimsiz delikanlı’ olarak-  sevaptır diye her bayram namazını farklı camilerde kılmak üzere bazen 4-5 kilometre yol yürümemiz olabilirdi; ama, değişik muhitlerdeki hutbe ve sohbetler benim de pek hoşuma giderdi. Hele yine bir bayram sabahı taa Kadıköy’e inip İskele Camii’nde kıldığımız namaz öncesinde hoca efendinin yaptığı eleştiri yollu espri, 50 yıl sonra dahi ‘bilim nedir ve niye var’ı anlarken de anlatırken de en fazla işime yarayan entelektüel malzeme: “Bazıları var”, demişti hoca efendi, “Tanrı’nın varlığı konusunda hem ‘ben görmediğim, duyumlamadığım hiçbir şeyin varlığına inanmam derler, hem de sütü kaynatıp da (görmedikleri mikroplar ölsün diye) içerler”.

İlkokula başladığım yılın yarısına kadar oturduğumuz evin tavanarasından uzaktan da olsa eski Fenerbahçe stadı görünür, antrenmanlar seyredilebilirdi. O zamanlar Milli Lig yok, İstanbul Ligi vardı. Fener de maçlarını, bir hafta ‘karşı’da deplasmanda, bir hafta da ‘bizim orada’ oynardı; babam da hemen her iki haftada bir beni Fener’in maçlarına götürürdü; -kendisi Ankara’dayken Gençlerbirliği’ni tutarmış-  ama bana hiçbir zaman şu ya da bu takımı tutmam yolunda telkinde bulunmadan. Küçük Fikret’in ve Burhan’ın jübile maçlarına da götürmüştü beni ve de ben o zamanların Lefter’li, Basri’li o güzel, şerefli Fenerbahçesi’ni çok severdim. Ne zaman ki “Şenol, Birol, Nazmi, gol” kıvamını bulmuş Beşiktaş’ı çökertmek üzere aynı anda Şenol’le Birol’u birlikte transfer edip para imparatorluğuna esir düştüler, işte o günden beri de tuttuğum takım, Fener kimle oynuyorsa, o.

Lise ‘son’dayken, babam sigara içtiğimi anlamış/öğrenmiş, beni yatak odasına davet etti: “Ben de 22 sene sigara içtim; iyi bir şey değil, hem sağlığına zarar hem de kesene; ama bırakmak sana çok zor gelecekse, yine de sen bilirsin”. Kendisinin şarkı veya türkü söylediğini hiç görmedim; ama, annem söylemişti pek severmiş, bir Bursa türküsü vardır “havuz başında kurna, çapkın karşımda durma…” diye başlayan, işte onu. Ben de hem bu türküyü, hem de Babam-bursalılığım temelinde “Bursalı mısın kadifeli gelin…” ile “Bursa’nın ufak tefek taşları…”nı ve de aralarında ne tür bir bağ kuruyor idiysem “a benim mor çiçeğim…”i sadece sevmekle kalmaz, “bunlar benim şarkılarım” türünden bir duyguyla benimser sahiplenir(d)im. Zeki Müren’i  -hiç değil ama-  pek sevmezdi; ama babası Kaya Müren ilkokul arkadaşıymış; hatta bir kere birlikte uğramıştık Altıparmak’taki keresteci dükkânına, tabelası beyaz zemin üzerinde mavi harfli.  Şarkı türkü söylemezdi; ama, çok güzel zeybek oynardı, hele Harmandalı çaldığında, dizlerini yere vurarak. Evine aldığı ilk aletlerden biri de kurmalı bir gramofon olmuş, benim küçüklüğümde ise, aynısı değil ama benzerini sadece tek bir yerde gördüğüm 10 plaklık otomatik bir pikapımız vardı ve de elliden fazla taş plak. Bir kısmının üzerindeki yazılar ‘eski Türkçe’; Osmanlı marşlarından Necip Celal tangolarına, Hafız Burhan’dan Hamiyet Yüceses’e ve de birkaç keman sonatı, sırf kuş cıvıltılarını andırıyor diye: Küçüklüğünden beri kuş meraklısıymış; Ankara’dayken evde kuş besler, bahçeye de kuş kapanı kurarmış; İstanbul’a göçüp kira evine geçince, bırakmak zorunda kalmış bu hobisini. Önemli olan, babamın Batı kültürü ile doğrudan ve özel hiçbir ilişkisi olmadığı halde klasik Batı müziği plakları alıp dinlemiş olmasıydı; Batılı gibi olmak, çağdaş, modern görünmek vb… üzere değil, salt dinlemek için, yegâne referansı doğrudan doğruya ve sadece ve sadece kendisi, kendi zevki olmak üzere. Aynı şekilde, Müslüman, Sünni, Türk kimliğine kendi kendisini hapsedip  yabancı, Batılı, Hrıstiyan olanı ‘gâvur işi’ diyerek dışlamaksızın. Ama zaten ‘gâvur’, babamın ağzından hiç duymadığım bir kelimeydi ve bunları yazdıkça babamın şu inceliğinin de farkına varıyorum:  Bursa işgal altındayken kendisini Yeşil karakoluna alıp gece boyunca dövmüşler; onlardan Yunanlılar diye bahsederdi; bir de Rum komşuları varmış, Kurtuluş’tan sonra bir hafta kadar evlerinde saklamışlar halamla birlikte; zira onlar için Rum başka şeydi, Yunanlı başka; gâvur, kâfir diye bir şey ise hiç yoktu. Bu arada şunu da çok iyi hatırlıyorum: “Dini ayrı kâfir olsa, insana yapmaz bu eziyeti” türünden sözleri olan aslında çok güzel bir şarkı vardır, işte bu şarkı radyoda çalarken rahmetli anneciğim de “ne kadar ayıp şey böyle laflar etmek” demişti bana hitaben; en fazla 9-10 yaşındaydım.

O sakladıkları komşuları terlikçiymiş; Ermenilerden sonra Rumlar da gidince Bursa’dan “hiç zenaatkâr kalmadı, şimdi ne yapacağız” diye bayağı bir hayıflandıklarını anlatırdı, bayağı bir hüzünlenerek. Ama sonra ilave ederdi, belli belirsiz bir iftiharla: “Neyse biz de kabiliyetli milletmişiz, hemen öğrendik her şeyi yapmayı”.

‘Yapmak’, yani bir şeyler imal etmek, bir şeyleri tamir etmek babamın gözünde herhalde çok değerliydi; kendisi de bir şeyler yapmadan duramazdı, ağaç aşılamaktan benim oyuncaklarım için düz yaydan zemberek imal etmeye veya kuzu bağırsağından kokoreç örmeye…; bir de bir işle uğraşan kimi görse, tanısın tanımasın “kolay gele” demeden yanından geçmezdi. 6-7 Eylül’den sonraki ilk Pazar günü de beni alıp önce İstiklal Caddesi'ne götürmüştü; oradaki dükkânı yakılıp yıkılmış, malı talan edilmiş esnaftan demek ki epey bir tanıdığı varmış ki “işte şu, piyasadaki en iyi ipekliyi satardı”, “bu da en iyi dericiydi”, “hele şunun tezgâhtarlığı bir taneydi” vb… diye bana bir şeyler anlatırken sesi hep titredi, hep ağlamak üzereydi; daha sonra Bağlarbaşı’ndaki Ermeni mahallesindeki bir kiliseye de girdik tahrip edilmiş; ancak en utanç vericisi yine Bağlarbaşı’ndaki Hristiyan mezarlığının hâliydi: Bütün mezarların taşlarını kırmış, topraklarını da boşaltmaya çalışmışlardı.

Ve de ben, ilkokula başladığımda devlet kafama nasıl bir insan modeli nakşetmeye kalkmıştı ki, bir süre sonra babamdan utanır hâle gelmiştim, gece yatarken gecelik entarisi giyiyor diye. Ancak daha sonraki yıllarda, işte bu ‘utanç’ yaşantısı/deneyimi sayesindedir ki, Cumhuriyet modernleşmesinin, resmi ideolojinin kutsal ilke ve inkılaplarının ne menem şeyler olduğunu çözmekte bana yol gösteren en derunisinden bir fenerle donanmış oldum: Deruni, zira merceği her ne kadar kafamda yer alsa da enerjisini daha bir derinlerden, ruhumdan, yani babamdan utanmış olmanın utancı ile utandırılmış olmanın öfkesinden alan. Ama içimde uktedir: Yeni üniversiteye başlamıştım, Ankara’da. İşte o sıralarda Hasibe Halam ölmüş; yılbaşı tatilinden bilistifade eve döndüğümde yeni yıla girişi mahalleden arkadaşlarımla kutladıydık geç saatlere kadar akordeon çalıp şarkılar söyleyerek, ablasının daha kırkı bile çıkmamışken; mutlaka çok müteessir olmuştu; ama daha kötüsü, ne o gece, ne de daha sonra bana ne bir şey söyledi ne de bir imada bulundu; ama mutlaka içinde bir yerlerde saklamıştı. Ve de halam, annem onca yıl sonra hamile kalınca,  şunu demiş olan insan: “Aliye, bu çocuğu hiçbir şeyle korkutmadan büyütelim”; yani ne öcü, ne de iğneci…; her şeyi anlatarak, izah ederek; kısacası, daha ben bebekken beni adamdan sayarak. 

 

 

_______________________

* Oğullar ve Babaları’ndan.

Oğullar ve Babaları, Paradigma Yayınları, Kolektif, 2010; Yayımcılar: Ahmet Nezihi Turan, Gökhan Yavuz Demir (bkz. http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=476069 )

 

Anahtar sözcükler: anne, baba, oğul, hala, Bursa, Sultanhamam, Yeşildirek, Ankara, Ulus, Bahçelievler, İstanbul, Zafer gazetesi, Demokrat Parti

 

 © 2013 Paradigma.İlgilik 

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Ocak 4, 2013 at 12:47

    Ben de babamızın (ve annemizin) bilgeliklerini bir kez daha anladım. Sen de misliyle almışsın…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.