Vesayet?

Bir Şeyleri Zapturapt Altına Almak Zamanı Gelmiştir

 

 

Dizi izlemeyen var mıdır? Bence yoktur. Her ne kadar türlü çeşitli yakınmalar oluyorsa da, kabul edelim, hepimiz bu televizyon izlencelerini izliyoruz. Şu ya da bu ölçüde… Her bir şeyleri bir yana koyarak ya da kıyısından köşesinden…

 

Eşimin yakınması, milletin aptal yerine konuyor olmasından: ‘yeni bölüm birazdan’ deniyor, en azından bir saati aşan süreyle ha başladı ha başlayacak diye bir önceki bölüm izleniyor. Aradaki ‘haftalık tanıtımlar-reklamlar-haftalık tanıtımlar-reklamlar’ zincirleri cabası. İkincisi, reklamlara geçişte sesteki aşırı yükselme… Bir de, dizinin bir sahnesinde sanki o sahnenin devamıymışçasına bir başka diziden bir sahneye geçilmesi. Az kaldı unutuyordum: müzik sesleri çok baskın. Ben bu durum için, müzik ile konuşmalar adeta savaşıyor, diyorum; ve müzik hep galip geliyor. Hele de işin içinde klarnet varsa yandı… Benim yakınmam da bu şeydendir.

 

Bu durumlardan yakınan birisine “E o zaman sen de izleme” demek kolay… Hemen her dizi izleyicisinin söylene söylene bu sıkıntıyı sineye çektiğine eminim.

 

Eşim, neredeyse günde üç vakit “Bunu yazsana” diyor. Kime yazacakmışım? İlgili kanallara. Bir de o yazdıklarımı İlgilik Com’a koyacakmışım… Benim yanıtım da hep “Kimse okumaz” oluyor. Kanalcılardan kimse okumaz, yani. Bu sayfalara girenlerin de, “Her şey tamam da bir tek bu derdimiz mi kaldı” diyeceklerini düşünmüşümdür.

 

Dizi izleyicilerinin bu yapımlarla ilgili türlü çeşitli yakınmaları olduğunu söylemiştim. Bu konuda bizim evde üzerinde durulanların dışında bir yığın şeyden söz etmek mümkün tabii. Nedir? En başta, diziyi izleyicileri istismar etmeye varan ölçüde uzatıp da uzatmak… Oyunculuk, diyalog, senaryoda sakatlık, teknik zayıflık, ucuza kaçış, yönetmenin yetersizliği, ucuz gülmece, … Yetmez mi?

 

Hayır, yetmez tabii. Ortada örneğin ‘Muhteşem Yüzyıl’ diye bir ‘felaket şey’ var. Benim ‘tek başına öncü birlik’ gibi gördüğüm Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bir tarihte, gazetecilerin toplumda Muhteşem Yüzyıl’a karşı görülen olumsuz tepkilere ilişkin sorusuna şöyle yanıt vermişti:

 

”Kanuni Sultan Süleyman gibi bütün dünyada ve Osmanlı döneminde büyüklüğü bilinen ve ‘Muhteşem Süleyman’ olarak tanıtılan bir insanı harem, içki düşkünü, hatta bazı sahnelerinde söylemeye dilim varmayan bir ilişki içerisinde göstermeye matuf… Fragmanlarından böyle anlaşıldığı düşünülebiliyor. Dizinin böyle büyük masraflarla çekilmiş olmasından ve birkaç gün önce gösterilmeye başlanmış olmasından üzüntü duyuyorum. Ancak RTÜK, yayına giren ve yayın sırasında yayın ilkelerine aykırı olduğu itirazıyla, şikâyetiyle önüne gelen konular hakkında karar verebilmektedir. Önleyici bir imkânımız bulunmamaktadır. Önleyici imkânımız sadece tasarının (Sayın Arınç, o tarihlerde TBMM’de görüşülmekte olan RTÜK Yasası Tasarısı’nı kastediyor, İK) 7. maddesinde kabul edilmiş olan milli menfaatler veya bu konudaki olağanüstü günlerde alınması gereken tedbirleri içermektedir. Kamuoyunun tepkilerini dikkate alarak televizyonun bunu kendiliğinden kaldırması belki düşünülebilir. Ancak, bu tür yapımların reyting ve kâr amacıyla yapıldığını hepimiz bilmekteyiz. Bu diziyi ilginç kılmak için senaryosunda farklı argümanlar kullanılmıştır. Sadece Atatürk ile ilgili hatırasına alenen hakareti suç sayan bir kanun yürürlüktedir. Bunu diğer tarihi şahsiyetler için de geçerli kılmak herhalde mümkün değil. Ancak, gönlümüzden geçen, aklımızdan düşünebildiğimiz, tarihimizin önemli şahsiyetlerini olduğundan başka türlü görerek küçültmeye, aşağılamaya çalışan ne olursa olsun karşılığını bulmalıdır. Diziyle ilgili şikâyetleri süratle dikkate alacağımızı ve kanun çerçevesinde gereğini yapacağımızı söyleyebilirim.”

Evet, Sayın Arınç Muhteşem Yüzyıl için üzüntü duyuyordu ve bu diziyle ilgili şikâyetleri dikkate alıp gereğini yerine getireceklerini söylemişti, ama işte görüldüğü gibi o felaket şey sürüp gidiyor. Ve işte bu noktada işe Başbakan Recep Tayyip Erdoğan el koymuş bulunuyor. Sayın Başbakan, geçen Pazar günü Kütahya’da Zafer Havalimanı’nın açılış törenindeki halka seslenişinde bu konuya da değindi. Muhalefetin kendilerini “Gazze’de, Suriye’de ne işiniz var” diye eleştirdiğini belirten Sayın Başbakan, “Görevimiz ne, biz çok iyi biliyoruz. Ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz” dedikten sonra sözü bu diziye getirerek “Ama bunlar televizyon ekranındaki ecdadımızı zannediyorum o Muhteşem Yüzyıl belgeselindeki gibi tanıyor. Bizim öyle bir ecdadımız yok, biz öyle bir Kanuni tanımadık, biz öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Onun ömrünün otuz yılı at sırtında geçti. O gördüğünüz dizilerdeki gibi sarayda geçmedi. Bunu çok iyi bilmemiz, anlamamız lazım. Ve ben o dizilerin yönetmenlerini de o televizyonun sahiplerini de milletimizin huzurunda kınıyorum. Ve bu konuda da ilgilileri uyarmamıza rağmen yargının da gerekli kararı vermesini bekliyorum. Böyle bir anlayış olamaz. Bu milletin değerleriyle oynamaya milletçe gereken dersin, gereken cevabın hukuk içinde verilmesi gerekir” dedi.

 

Şimdi millet basınıyla masınıyla tazelenen bir bölünme hâlinde: kimisi diyor, bu bir kurmacadır, kimisi de, hayır, böyle şey olmaz…

 

*

Şöyle bir olay anlatılır:

 

Siyasal hayatımızda bir dönüm noktası olan 14 Mayıs 1950’de tek parti dönemi fiilen sona ermiş, iktidara büyük bir oy çokluğuyla Demokrat Parti gelmişti. Demokrasi rüzgârı, ezanın dilinden devlet kurumlarının adlarına kadar uzanan pek çok alanda pek çok şeyi yerinden oynatmıştı. Örneğin, ‘anayasa’ yerine ‘teşkilât-ı esasîye kanunu’, ‘cumhurbaşkanı’ yerine ‘reisicumhur’, ‘başbakan’ yerine ‘başvekil’, ‘Milli Eğitim Bakanlığı’ yerine de ‘Maarif Vekâleti’ denir olmuştu. Ezanda da Arapçaya dönülmüştü. İşte işler bu minval üzere giderken eski milli eğitim bakanlarımızdan Hasan Âli Yücel İzmir’de bir gün bir çay bahçesine gider; onu tanıyanlardan bir grup hemen nağmesiyle temposuyla başlar “Kır belini Ali Dayı kır belini vay, sar kolunu Ali Dayı sar kolunu vay ” diye türkü söylemeye… Akılları sıra eski bakanla alay etmektedirler. Çok çok zaman oldu söylendiğine rastlamadım, belki bilmeyenler vardır, ‘Kır Belini Ali Dayı’ bir Trakya türküsüdür. Şunu da söyleyeyim, bu olay ’946 seçimlerinden sonraki yıllarda da olmuş olabilir. Her ne olursa olsun, Cumhuriyet’in kazanımlarından geriye dönme arzularının, sevinçlerinin bir göstergesidir bence bu olay…

 

Türkünün sözlerini de vereyim: “Kır belini Ali Dayı kır belini vay, / Sar kolunu Ali Dayı sar kolunu vay… / Bir kile susam satalım, / Ali Dayı’ya gömlek yapalım. / Bir kile susam satalım, / Ali Dayı’ya şalvar yapalım. / Bir kile susam satalım, / Ali Dayı’ya ceket yapalım…”

 

Ve eklemek istiyorum, Hasan Âli Yücel’i alaya alan bu sözlere bakınca şöyle düşünmeden edemiyorum: Değerli büyüğüm bir öğretmendi, gazeteciliği vardı; ’946 seçimlerinin hemen ardından yedi yılı aşan milli eğitim bakanlığı görevinden çekildikten sonra gazeteciliğe dönmüştü. Diyeceğim, devlet kapısından nemalanma yolunu seçmemişti. Durum bu olunca, ne bileyim, Kır Belini Ali Dayı türküsü onu belki de pek kırmamış, memnun bile etmiştir. Yoksa yoksa, acı mı duymuştur ve kimin, neyin hesabına?

 

*

Başlara dönersem, bana kalırsa, eşimin ahı tuttu ve televizyon dizisi denen şeylere vesayet yolu göründü. Tam askeri vesayetten falan kurtulduk derken olacağı buydu. İleri demokrasi ha, al sana!

 

 

İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 29 Kasım 2012

 

 

© 2012 İK





 

Anahtar sözcükler: Kanuni, vesayet, demokrasi, 1946, 1950

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.