Zaman Uçtu Gitti…

Hayatım Boyunca Hiç Bu Kadar Acı Çekmemiştim!

 

 

Bu iddiayı dile getirmesi ilk değil; ama bu kez üç dörtlüğün de fevkinde, dört dörtlük…

 

Sayın Başbakan Erdoğan, partisinin 4’üncü olağan büyük kongresinde yaptığı konuşmada bu tartışmalı konuya da yer verdi:

 

“Şimdi bakın sevgili kardeşlerim,

 

1940’lı yıllar boyunca, Türkiye’de, millete, milletin değerlerine, milletin kutsallarına karşı aleni bir savaş yürütüldü. Bu ülkede camilerin kapılarına kilit vuruldu. Camiler ahıra, depoya, müzeye çevrildi. Kur’an-ı Kerim’i öğrenmek de, öğretmek de, okumak da yasaklandı. Ezan aslına mugayir bir şekle çevrildi. İnsanların her türlü özgürlüklerine kısıtlama getirildi. Sakal-bıyıktan giyim kuşama kadar standart bir insan tipi, standart bir kafa yapısı inşa edilmek istendi. Bazı vatandaşlar makbul görülürken bazılarına tehdit yaftası yapıştırıldı. Merhum Adnan Menderes’in tersine çevirdiği bu süreç, 1960 müdahalesiyle maalesef rejimin hücrelerine, rejimin genlerine kadar işledi. 1960’ta, askeri müdahaleyi yapanlar, Merhum Menderes’i idam edenler, âdeta sonraki Başbakanlar’a şu mesajı verdiler: ‘Eğer, devlet ile millet arasındaki mesafeyi kapatırsanız, sonunuz işte böyle olur.’ 

 

Evet… O Menderes, ezanı aslına döndürdüğünde, Anadolu’nun her köşesinde insanlar hüngür hüngür ağladılar. O Menderes, camilerin kapılarındaki kilitleri söktüğünde, insanlar o camilerde şükür namazlarını kıldılar.

 

O Menderes, Kur’an’ın öğretilmesinin, Hazreti Peygamber’in hayatının öğretilmesinin önünü açtığında, millet sevinç gözyaşları içinde Mushaflarıyla hasret giderdi.

 

Biz Menderes’le başlayan, milleti, milletin değerlerini esas alan işte bu anlayışla siyaset yapıyoruz.

 

Bunun için kendimize muhafazakâr demokrat dedik, kendimizi böyle tanımladık.”

 

*

Bu anlatılanlar benim tanıklıklarıma uymuyor. “Demek” diyorum, “ben bu ülkede yaşamamışım.” Şöyle de düşünmüyor değilim: “Anlaşıldı, bu benim ikinci hayatım, belki de üçüncü falan, öncekiler ile bu sonuncuyu karıştırıyorum; demek bunamışım.” Malum, bellek yaşlandıkça sabah yediğini unutursun ama çook eskileri hatırlarsın, öyle değil mi? Eh, benim yaş da müsait, bu ikinci olasılık akla daha yakın. İyi de, bunadıysam nasıl oluyor da bütün bunları düşünebiliyorum!? Çık işin içinden çıkabilirsen…

 

Bu karışık düşünceler arasında birden hatırladım, pek çok kimsenin, bu iddia konusunda diyecekleri olduğunda hemfikir olabileceği bir ismin bir yazısı vardı; aradım buldum: “‘CHP camileri ahır yaptı’ meselesi”. Ahmet Hakan’ın yazısı; beş ay önce Hürriyet gazetesindeki köşesinde yayımlanmış. Sayın Hakan için neden ‘pek çok kimsenin, bu iddia konusunda diyecekleri olduğunda hemfikir olabileceği bir isim’ diyorum? Çünkü, hem ilahiyat okumuş bir imam-hatipli hem de ‘laikliğe karşı oldukları’ söylenemeyecek, ama rahatlıkla ‘İslami yönü ağır basan’ denebilecek kuruluşlarda çalışmışlığı olan bir kişi.

 

Sayın Hakan’ın bu yazısından birkaç alıntı yapayım:

 

“Başbakan Erdoğan epeydir diyor ki:

 

‘CHP camileri ahır yaptı’.

 

CHP de cevap vermeye çalışıyor:

 

‘Vallaha yapmadık’.

 

Ben bu ‘yaptın / yapmadım’ tartışmasında hem CHP’nin hem de Başbakan’ın tutumunun yanlış olduğunu söylemek istiyorum.

 

CHP’nin yanlışı şu:

 

Hiçbir şey olmamış gibi yapmak…

 

Oysa oldu bir şeyler.

 

Cumhuriyet bir projeydi: Batıcı, seküler, modernleşmeci, pozitivist ve aydınlanmacı bir proje…

 

‘Cami yapacağına okul yap’ sloganını temel almış, ‘cami’ ile ‘okul’u çatışan unsurlar olarak görmüş bir proje…

. . . . .

Şunu kabul edelim: ‘Cumhuriyet’ dine mesafeliydi. Hem de aşırı mesafeli… Dinin sadece özel hayat içinde kalmasını sağlamaya çalıştı.

 

Dinin toplumsal hayattaki yerini, çok etkili ve çok görünür olmaması şartıyla düzenledi (Bakınız: Diyanet İşleri Başkanlığı).

 

Ama dinin üzerinden bir buldozer gibi geçmedi ya da geçemedi. Toplumu rencide etmemek gibi asgari bir dikkati göz önünde bulundurdu.

. . . . .

Böyle bir tarihsel mirası devralmış olan CHP, bugün ne yapmalı?

. . . . .

… CHP’nin yapması gereken şudur:

 

‘Tek parti ideolojisi’ ile hesaplaşmak.

 

Bunu da kırıp dökerek, mirası reddederek değil, yeni bir anlayış, yeni bir bakış geliştirerek yapmalı.

 

- Mesela ‘dönemin egemen paradigması’ ile ‘bugünün anlayışı’ arasındaki farka dikkat çekmeli…

 

- Mesela ‘dinin insan ve toplum hayatındaki yeri’ne yeni bir gözle bakmaya başladığını söylemeli…

 

- Mesela 1920’lerin ideolojik anlayışının olduğu gibi bugüne taşınmasının imkânsızlığına dikkat çekmeli…

. . . . .

Gelelim Başbakan Erdoğan’ın yaklaşımına…

 

Başbakan Erdoğan, ‘CHP camileri ahır yaptı’ tartışmasını, bir zihniyet hesaplaşması başlatmak amacıyla falan yapmıyor.

 

Tek amacı var: CHP’yi köşeye sıkıştırmak.

 

Oysa amacı zihniyet hesaplaşması olsa…

 

Tek parti ideolojisinin zamanla toplumun bir kısmında dine, dinsel sembollere karşı nasıl bir önyargı oluşturduğu üzerinde durur ve bunun ortadan kalkması için toplumsal işbirliklerinin yollarını arardı.

 

Başbakan Erdoğan, bunun zeminini teşkil edecek bir seviye tutturmak yerine, 1950’lerin popülist Demokrat Parti söylemine dönüp ‘CHP camileri ahır yaptı’ diye bağırıyor.

 

Bunu yaparken de müthiş bir ‘sıçrama’ yapıyor.

 

Sanki iktidarı İsmet Paşa’nın elinden almış gibi bir tutum içine giriyor.

 

Öyle bir sıçrama yapıyor ki, araya giren Demokrat Parti iktidarını, Adalet Partisi iktidarlarını, MC hükümetlerini, Özal’ı, merkez sağ iktidarları falan unutuyor.

 

Oysa ‘tek parti’ ideolojisi radikal tutumunu kesintisiz bir şekilde egemen kılsaydı AK Parti falan ortaya çıkamazdı.”

 

*

Sayın Başbakan’ın geçen ayın sonunda partisinin kongresinde yaptığı konuşmada 1940’lı yıllar boyunca milletin değerlerine, milletin kutsallarına karşı aleni bir savaş yürütüldüğü iddiasına yer vermiş olması, benim İlgilik’te yayımladığım ‘Parlardı Yıldızlar _ Ve Mis Kokardı Toprak…’ yazımı da aklıma getirdi. Bana üzerinden dört yıldan fazla zaman geçmiş olan bu yazıyı hatırlatan şey, yazımın şu satırlarla başlıyor olması:

 

«Yıl 1949,  günlerden 3 Şubat… TBMM’de bütçe müzakereleri yapılmaktadır…   Bu sırada şaşkınlık yaratan bir olay meydana geliyor; olay basında özetle şöyle yer almıştı:

 

“– Ankara:

 

Büyük Millet Meclisi’nin bugünkü oturumunda Niğde Milletvekili İbrahim Refik Soyer'in Maliye Bakanlığı’na sözlü sorusunun müzakeresi sırasında alt kat samiin (dinleyiciler) locasında dinleyicilerden birisi Arapça ezan okumaya baş­lamış ve bu hareket Meclis Umumi Heyeti’nde büyük bir hayreti mucip olmuştur. Meclis polisleri derhal müdahale ederek bu şahsı locadan çıkarırken aynı locada diğer bir şahıs da Arapça ezan okumaya başlamış ise de bu da yakalanarak derhal locadan çıkarılmıştır. …”»

 

Yazı bir anı yazısı; yazı boyunca 1948/49 kışında Tokat’ta şehrin tek sinemasında izlediğim Tosca filminin büyüsüyle geçmişte geziniyorum… Filmi öğrenci matinesinde değil de annemlerle izleyişimin izleri çok çok yoğun: sinemada oturduğumuz yer; Mario Cavaradossi’nin aryası, kurşuna dizilişi; ‘kötü adam’ tarafından kandırılmış olduğunu anlayan Floria Tosca’nın kendisini kaleden aşağıya atışı ve annemin gözyaşlarına boğulması…

 

Ve nereden nereye?… Ne yaman şeydir anıların zaman zaman depreşmesi, birbirlerine kapı açması… Bu anılar demetinde de, başroldeki 1941 İtalyan yapımı Tosca filmi, Atatürk’ün Tosca operasında Cavaradossi’nin ünlü aryasına olan tutkusuna kadar götürüyor beni. Anılarıma eklenen bu son bilgi, ilk kez 1963 sonlarında Ankara Radyosu’nda yayımlanan bir izlencede dile getirilmiş; Devlet Konservatuarı öğretmenlerinden Prof. Necdet Remzi Atak, kendisiyle yapılan söyleşide 1934-1935 yıllarına dayanan bu anısını da anlatmış.

 

 ‘Parlardı Yıldızlar _ Ve Mis Kokardı Toprak…’ı okumayı sürdürüyorum: ve bakıyorum, birden 2008’e, Haziran ayına atlayıvermişim. O günlerde, “ülkemizde bir gecede kıyafetlerin, dillerin değiştirildiği, dinsel yolların dağıtıldığı, böylece Türk toplumuna travma yaşatıldığı; bu hareketin yol açtığı kavganın 1920’lere dayandığı” savları sarmışmış ortalığı… Ben de yazımda şunları söylemişim: “Ve ben, Tosca’yı izlediğim memleketimde hacca gidenlerin dönüş zamanı yaklaştığında, evlerinin kapılarının yeşile boyandığını anımsıyorum birden… Rahmetli annem, ‘hacı yeşili’ derdi o renge… Bir de annemin çok sevdiği Hacı Zehra Hanım Teyzemiz vardı, mevlitlerimizi hep o okurdu…”  Bu hangi dönemde oluyor? Valilerin CHP’nin il başkanı oldukları tek partili ‘Millî Şef’ iktidarı yıllarında…

 

*

Madem İtalyan besteci Giacomo Puccini’nin Fransız oyun yazarı Victorien Sardou’nun La Tosca adlı yapıtı üzerine bestelediği Tosca’dan ve oyunun başkişilerinden Cavaradossi’nin ünlü aryasından da söz ettim, bu aryanın sözlerinden de birkaç alıntı yapayım:

 

“E lucevan le stelle/Ve yıldızlar parlıyordu” sözleriyle başlayan şarkı, “ve mis kokardı toprak, / gıcırdardı kapısı bahçenin / ve bir ayak sesi gelirdi topraktan” diye sürüyor. Operasında Cavaradossi’nin III. perdenin 2. sahnesinin sonunda söylediği bu aryanın son üç dizesi pek acıklı: “Zaman uçtu gitti; / bense ölüyorum, çaresiz! / Hayatım boyunca hiç bu kadar sevmemiştim!”

 

*

Ne diyebilirim, “Zaman uçtu gitti… Hayatım boyunca hiç bu kadar acı çekmemiştim!”

 

 

İnal Karagözoğlu

2 Ekim 2012

 

 

__________________

Kaynaklar:

- http://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-ak-parti-4.-olagan-buyuk-kongresi-konusmasinin-tam-metni/31771

- http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20423340.asp

- http://www.ilgilik.com/http:/www.ilgilik.net/parlardi-yildizlar.htm

 

 

© 2012 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.