Gülmenin Dayanılmaz Ağırlığı

Sen Gül, Sen Gül…

 

Muazzez Çörtelek

 

 

Gazeteyi can sıkıntısıyla fırlattım; koltuğun ucunda durur gibi oldu, sonra yavaşça kaydı, kat yerinden kıvrılarak yarısı halıya, yarısı koltuğun kenarına yaslandı. Haberin birkaç sözcüğü ısrarla gözüme girmeye çalışıyordu: “…….’da cephanelik patladı, 25 askerimiz şehit oldu…” Yerimden kalktım, sanki daha iyi haberlere rastlayacakmışım gibi bilgisayarın başına oturdum. İletilerime baktım; birkaç reklamdan başka bir şey yoktu. Şuursuzca yeniden gazetelere yöneliyordum ki kırmızı bir bant fırladı ekrana: “Kısa Boylu Olmak Kader Değil” yazıyordu. Elim birdenbire bu bandın üzerini tıklayıverdi. Saniyenin bilmem kaçta biri hızındaki zaman aralığında nedense anlamlı bir yanıt bulacağımı düşünürken bir ayakkabı reklamı çıktı karşıma: “Bu ayakkabıyı giydiğinizde, boyunuz bir anda yedi santim uzayacak.” Gülmeye başladım, daha bir iki kıkırdarken, kafamın içinden kocaman, güleç, tombul, yaşlı bir çocuğun güçlü sesi gümbürdedi: “Sen gül, sen gül…”

Kimsin sen?

Bilgisayar başındaki yolculuğu sürdürdüm. Haberler, köşe yazıları, yorumlar; hem kurtulmak istiyorum bunlardan hem de giderek boğuluyorum içlerinde: “… şehit oldular…, yaralandılar…, trafik kazasında öldüler…, adam genç kıza tecavüz etti…, öldüler.., öldürüldüler.., öldüler…, uçak düştü, kamplar açıldı, kamplar kapandı…”

Herkes yüksek perdeden konuşuyor, iri, ölçüsüz sözler savruluyor üzerime üzerime. Nedir bu, cezalandırılıyor muyuz?

Canım çok sıkıldı, haberlerden kaçmak, bilim dünyasında gezinmek istedim; gözüme bir bilim adamının görüşü ilişti, bundan 5 milyar yıl sonra güneş genişlemeye başlayacak, önce Merkür’ü sonra Venüs’ü sonra da Dünyamız’ı yutacakmış. “Oh tamam, daha çok varmış” derken başka bir habere rastladım. Türk bilim adamı, on beş yıldır yaptığı araştırmalarının sonunda nane ve kekikle akraba olan, eylül ayında çiçeklenen bir bitki bulduğunu açıklamış bilimsel bir kongrede. Kayalardan çıkıyormuş, yöre insanı kurutup ayranaşı gibi yemeklerde nane yerine kullanıyormuş; Zap Vadisi’nde bulduğu için, ‘Hakkaricum’ adını vermiş bu nadir ve endemik bitkiye. Durdum, bilgisayar ekranına yansıyan gölgemi gördüm, gülümsemek isterken “Sen gül, sen gül” diye haykırdı o garip ses.

Telefon çaldı, arkadaşımın sesi ağlamaklıydı. “Senin” dedim, “senin neyin var?” “Kedim öldü” dedi, “on dokuz yaşındaydı.” “On dokuz yıl yaşar mı kediler” diye sordum. “Benimki yaşadı” dedi. “Hatasız yapabildiğim tek şey Kadife’yi on dokuz yıl yaşatmak oldu, onun dışında her neye elimi attıysam hep bir hata yaptığımı düşündüm; Kadife’nin sayesinde kurtuldum bu duygudan… Ona karşı inan bana hiç hatam olmadı” dedi. “İnanıyorum” dedim. “Şimdi bir arkadaşımla Manavgat’a gidiyorum, onun evinde kalacağım. Kadife bana özgürlüğümü verdi, huzur verdi, daha ne isterim? En az on beş gün kalırım; biliyorsun, onun hastalığı yüzünden bu yaz hiç tatil yapamadım” dedi. “Biliyorum” dedim. Telefonu kapattı.

Simsiyah ufak tefek bir kediydi Kadife… Son gördüğümde yemek masasının üzerine çıkmıştı, söylenmiştim biraz. Bundan önceki iki yazı birlikte geçirmiştik. Annemin cenazesine Kadife de katılmıştı. Gülümsemek geldi içimden. Ama o yaşlı çocuğun güçlü sesi gümbürdedi yeniden: “Sen gül, sen gül…”

Kimsin sen? Neden huzur vermiyorsun?
………………..

Yıllar önceydi, Çamlıca’nın tek yüksek evinin beşinci katında yaşıyorduk. Önümüzdeki caddenin sağındaki küçük tepede ağaçlar arasında kaybolmuş, İsviçre Alpleri’nin dağ evlerine benzeyen iki buçuk katlı, sivri çatılı, yeşil boyalı bir evde insan içine çıkmayan ya da nadiren ortalarda görünen bir baba ile kızı yaşardı. Evin çatı katıyla ikinci katı bizim balkondan görünürdü. Ben birkaç kez bayramlarda o yaşlı amcanın evine gitmiştim. O da birkaç kez bize gelmişti. Anneannemi pek severdi. Zamanında önemli görevlerde çalışmış, hatta paşa yaverliği yapmış olduğu söylenirdi. Kızın adı Reha idi. Babası toplumdan ne kadar uzak durmaya çalışırsa, Reha o kadar ortalıkta gezinirdi. Kısa boylu, şişman, pembe beyaz yanaklı, küçük burunlu, beş altı yaşlarındaki bir çocuktan farkı olmayan, otuz beş, otuz altı yaşlarında genç bir kadındı. Neşeliyken bile hüzünlü, garip bir anlamı vardı yüzünün. Akşamüstleri anneannemin kurduğu çay sofralarını çok severdi. Nasıl olurdu anımsamıyorum, onu bazen evin içinde bir yerde birdenbire karşımızda bulurduk…

Bir hafta sonuydu, yine balkonda çay sofrası kurulmuştu. Kapı çalındı, açtım, Reha geldi, doğru mutfağa anneannemin yanına gitti, uzun süre onunla kaldı. Evde büyük teyzemle dayımlar vardı. Masanın başında çoluk çocuk oturuyorduk. Teyzemler kendi çocukluklarından konuşurlarken, annem o meşhur kahkahalarından birini attı; o anda birden balkon kapısı gürültüyle çarptı, Reha hışımla sofraya yöneldi, yanımıza doğru iyice sokuldu, annemin karşısına dikildi. Hepimiz susmuş ona bakıyorduk. Ellerini kollarını kontrolsüzce savurarak ağlamaklı bir öfkeyle “Hep böylesin işte” dedi, “hep böylesin zaten, kahkahan bizim evden duyuluyor; ama sen gül bakalım, sen gül, başına neler gelecek daha senin.” Aynı hışımla çarparak çıktı gitti kapıdan.

 

İstanbul, 8 Eylül 2012

 

 

_________________

Bu yazının özgün metni, 17 Eylül 2012’de Yeni Yaklaşımlar’da yayımlanmıştır.

 

Yazar’ın İlgilik’te çıkan son üç yazısı:

Aradan 1 Yıl Geçti! -14 Mar. 2012

Sabahın Soluğu -17 Mar. 2012

Alır Başını Gider Söz… -29 Mar. 2012

 

- Üstbaşlık, yazar tarafından İlgilik için  özel olarak belirlenmiştir.

  

 

 

© 2012 MÇ.ilgilik

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.