Gübür

Bir Kültür İşi

 

Çok yaşamamıştır, ben öyle sanıyorum. Niye öyle sanıyorum? Benin gibi ısrarcı biri bile üyeliğinden ayrılmışsa, o dernek kapanmış olmalı.

 

Bizim Yalıkavak’ta, bir tanıdığımın önayak olduğu ‘çevreci’ bir dernek kurulmuştu. Tuttuğum dosyasına kısaca ‘FokDer’ adını vermiştim. Üyelik tarihim Kasım 2006. Kuruluşu, bundan önceki aylarda olmalı. FokDer üyeliğinden ayrılışım da Kasım 2009…

 

FokDer, aslında, soyu tükenme noktasına gelmiş olan Akdeniz foku adına kurulmuştu. FokDer’in oluşumunda belirleyici olan, Yalıkavak’ın da içinde yer aldığı havzada bir Akdeniz fokunun görülmüş olmasıydı. Ama ilgi alanına çevre sorunları da giriyordu…

 

Sanırım bu giriş yeter.

 

Bu aylarda eşimle Yalıkavak’tayızdır. Geçenlerde balkonda oturmuşuz sebze ayıklıyoruz; işe yarar ‘çöp’leri ayrı bir kaba koyuyoruz; süt falan aldığımız komşunun inekleri yiyecek… Kavun-karpuz kabuklarını da onlara götürürüz. Evet, ne diyordum? Sebze ayıklıyorduk… Bir kısmı hemen pişirilecek, bir kısmı da derindondurucuya… Kendimizi suspus vaziyette işimize vermişken sessizliği hanım bozdu: “Çok eskiden çöpleri n’apardık?”

 

Eskiden, –eşimin ‘çok eskiden’ dediği, en azından buzdolaplı günlerden öncesi– bir kere, şimdiki gibi ambalaj vs. gibi şeyler yoktu çöpe giden. Kullanılmış eşya gibi, eski eşya gibi şeyler de çöpe atılmazdı. Zaten hem eşyalar da öyle çeşit çeşit ve bol değildi hem de demirbaşa girmeyen eşyalarımız, aile içinde, hısım-akraba ve yakın tanıdıklar arasında döner durur, böyle böyle erir giderdi. Asıl ‘çöp’ sınıfına giren şeyler de, gazyağı tenekelerinden ya da artık dibinde iğne gözü gibi delikler oluşmaya başlamış galvaniz kovalardan ileri gitmeyen çöp kaplarında biriktirilir, haftada en çok iki-üç kere geçen çöp arabalarına verilirdi. Kavun-karpuz kabuklarını yine sütçümüze verirdik; sebzeden, meyveden çıkan çöpler de ya tavukların önüne konur ya da bahçenin bir köşesine gömülürdü. Yemek artıkları? Pek olmazdı; hem ‘günah’ diye bir şey vardı ve çevrede onların kursağına gireceği bir hayvan mutlaka bulunurdu.

 

Bu anlattığım durum, bizim Tokat’ta yaşadığımız yıllardan… ’54’te ayrıldık oradan; ben, on dokuzumdaydım… Çöpçülerin seslenişi hâlâ kulağımda: “Gübüüür!” Daha sokağın başındayken gelirdi sesleri. Pek fakir olan çöp kabımızı alır kapıya koşardık. Çöp arabaları, içleri galvaniz ya da teneke kaplı at arabalarıydı; tek atlı… Ara sokaklarda iki tekerliler dolaşırdı… Bayramlarda bahşişin büyüğünü bu görevlilere verirdik.

 

Bugüne, bizim Yalıkavak’a döneyim… Yılın yarısını burada geçirdiğimize bakmayın, yerleşikleri ayrı tutuyorum, konut başına düşen ortalama burada kalış süresi otuz günü geçmez. Ama ne oluyor? İnsanlar geliyor ve her yıl ve her yıl bir şeylerini yeniliyor; sonuç: dağ gibi ambalaj atıkları… Öbür olağan atıklar ayrı. Pet şişeler, boy boy damacanalar vs. cabası… Ve bu yığın, temizlik görevlileri gelinceye kadar çevreye yayıldıkça yayılıyor.

 

Geçmiş gün, sanıyorum altı-yedi yıl oluyor, Belediye site yöneticilerini bir toplantıya çağırdı. Ben o zaman yönetimdeyim; üç kişiyiz; başkan daha gelmemiş ya da tatilini bitirmiş gitmiş, öbür arkadaş da yok, ben katılayım bari, deyip gittim toplantıya… Hani, ne konuşulacak diye de pek merak ediyorum. Konu, ‘YEKAP’ dedikleri bir uygulama: Yalıkavak Belediyesi, Muğla Belediyesi’nin tasarladığı ‘Katı Atıkların Yeniden Kazanım Projesi’ne koşut bir uygulama başlatacakmış… Aman ne güzel!

 

Ama ne oldu?

 

Bizim belediye, bu atıklar için sitelerin kendi bünyelerinde yer ayırmalarını, buralara, belirledikleri örneğe göre yanları demir çubuklarla çevrilmiş, tabanı iki buçuğa bir metre dikdörtgen olan bir metre yüksekliğinde parmaklıklı bir sabit kap yerleştirmelerini istedi. Küçük bir ayrıntı olarak da, “Bu yer, toplama araçlarının ve görevlilerinin kolayca ulaşacağı bir konumda olacak” dendi. Tabii sonuç, sitelerden istenen bakımından sıfır!

 

Hakkını yemeyeyim, Belediye birkaç yere o parmaklıklı şeylerden koydu. Koydu koymasına da, gizli bir el onları yok etti. Durum, anlattığım gibi: o atık dağları sınır tanımaz biçimde kasabanın her yanında yükselip duruyor.

 

Şimdi bizim FokDer’e dönüyorum: Derneğimiz, başta gelen amacını gerçekleştirecek bir fok bulamadığından yan amaçlara yönelecek oldu ve üyelerine sordu ne yapalım ne edelim, diye. Ben de, Belediye’nin YEKAP sevdasının fosladığından söz ederek durumdan vazife çıkarmayı önerdim. Bu görev, Derneğimiz’in (Yalıkavak Çevre ve Fok Araştırmaları Derneği) adına da uygun bir işti; şunları dediydim:

 

• Öncelikle YEKAP’ın canlandırılmasına önayak olalım;

• Site yöneticilerini, her boyuttaki tecimsel kuruluşların, işletmelerin, konutların sorumlularını, okul yöneticilerini, öğretmenleri, öğrencileri, spor kuruluşlarının yöneticilerini, sporcuları, siyasal parti yöneticilerini, özel ve tüzel kişileri katı atıkların yeniden kazanılması konusunda bilgilendirelim, bilinçlendirelim.

 

Ve dahi eklemiştim: bu işleri başarmak için, belirlenecek konu ve alanlarda öncelikle bütün üyelere görevler verilsin; Yalıkavak’ta sürekli ve geçici oturanlar arasından uygun kişiler bulunarak onların yardımları, destekleri alınsın.

 

Peki, bu önerimin sonucu? En başta söylemiştim, FokDer’den ayrıldım işte… Hiçbir iş yapmayan bir dernekte aidat ödeyerek hiçbir işe yaramama durumuna ancak üç yıl dayanabilecektim.

 

*

Yazının sonu görününce, telefon edip FokDer’in kaptanlarından birisine sordum, Dernek ne âlemde, diye. Kapanmış.

 

*

Çöp işi bir kültür işidir. Dernekçilik de dernek üyeliği de öyle… Ama kişisel, ama toplumsal. Ve Yalıkavak’ın içi beni, dışı eli yakar…

 

 

İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 11 Temmuz 2012

 

© 2012 İK

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Temmuz 11, 2012 at 20:25

    Sel sularının önüne katıp bodrumlara doldurduğu da insafsızca ‘çöpe giden’ o nesneler değil mi?

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.