Çok Alındığımı Söyleyeyim

Üstelik Muhalefeti Savunur Hâle de Düştüm ya!

 

Ne zamandır, “İpin ucu kaçtı, tutana aşkolsun; sen artık bu işlere kafa yorma” diyordum kendi kendime. Ama olmadı. Duruma hepten sırtımı çevirmiş de olsam, kaderde, kulağıma gelenlere engel olamamanın nârına yanmak varmış…

Anlatayım: Dün balkonda oturmuş bulmaca çözüyordum. Bir yandan da içeride vızıldayan televizyonu dinliyorum… Böyle böyle vakit öldürürken, farkında değilim, haberlere geçmiş televizyon. Kendince bir şeyler anlatıyor… Hiçbirini umursamama kararındayım ya, aldırmıyorum. Ama olmuyor; haber, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dün partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında yaptığı konuşmaya ilişkin. Sayın Erdoğan yine esip esip gürlüyor… Olağan bir şey. Ama hayır, bu seferkiler öyle yenir yutulur gibi değil. Geliyor geliyor, dayanılmaz bir ağırlık olarak göğsüme çöküyor. O ağırlık, o gülle gibi şey, Sayın Başbakan’ın (‘Yeni’) Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanının bilgi düzeyi üzerine söylediği “Elifi görse mertek zanneder” sözü olabilir mi? Hayır, bu işin hafifi. Peki, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaset üslubu için “Ak Parti ekolünden ziyade, çok çok affedersiniz Sayın Bahçeli’nin diline daha yakın” demiş olması olabilir mi? Iıh, o da değil… Sağı solu kendince küçük görme, küçük düşürme işinde yine olabildiğince başarı gösteren Sayın Başbakan, -o da ne?- bu kez memurları yine kendince bir yere oturtuyor, ama tahmin edilebilecek olan bir yere değil, ‘iyi’ bir yere: “Öyle memur kardeşlerimiz var ki” diyor, “iki değil üç olsun eyvallah, hanımının altında, kendi altında araba var.” Ben işte o anda kopuyorum ve bu yazıyı yazmaya oturuyorum.

Sayın Başbakan Erdoğan’ın muhalefet liderlerine yönelik değerlendirmelerinde siyaset üslubu da söz konusu olunca biraz gerilere gitmek şart oluyor. 2009 Şubatı’nda kavga-döğüş üzerine yazdığım bir yazıyı şu uzun satırlarla bitirmiştim:

«Kişinin kendisini bir kavganın içinde bulmasının basamakları neler? Karşısındakiyle önce küçük bir anlaşmazlık… Taraflar bunu çözerlerse sorun yok; çözemezlerse iş atışmaya varıyor… Atışma da bir yere kadardır; susmasını bilmezlerse, taraflar büyük bir anlaşmazlığa düşüyorlar. Artık dönüşü olmayan bir yola girilmiştir, durum kötüye gidiyordur: sürtüşme basamağı kısa sürede aşılır, iş kavgaya varır. Bundan sonrası da var: iletişim kopukluğu, uzun süren bir dargınlık… Ve son durak düşmanlık.

Kavganın motoru bu; bu motor, itici gücünü öfkeden alıyor.

*

Peki, insanın, kendisinin içinde yer almadığı kavgalara tanık olması nasıl bir sonuç doğurur? Hiç de iyi bir sonuç doğurmaz.

Şöyle:

İletişim olanakları günün her ânında evlerimize türlü türlü kavgalar taşıyor… Basın-yayın, izlenilirlik uğruna bir yandan kavgaları körüklüyor, bir yandan haber diye neredeyse hep bunları kovalıyor; bu da yetmiyor onlara, masum bir yemek yarışmasını bile düzmece kavgalarla salçalatıyor… İster istemez millet hepten kavgacı oldu çıktı; zaten ayranı kabarmış, çatacak yer aramakta, kavgalarla boşalıyor işte… Kavgadan beslenen bir toplum olup çıktık. Atalarımız boşuna dememiş, itle yatan bitle kalkar, diye!

Ve böylece, ülke siyaseti de tutturduğu çizgiyi günden güne derinleştirerek yürüyüp gidiyor… Bu arada, kavganın yakıtı öfke de, ‘etkili söz söyleme sanatı’ payesine ulaşıyor.»

*   *   *

Ülkemizde ‘siyaset’ dedim mi ‘hitabet’i de yanına katacaksın. ‘Etkili söz söyleme sanatı’… Başka memleketlerde de az çok böyle. Tabii, hitabet var, hitabet var. Bu işin niteliğini tek bir etmen belirlemiyor. Konuşmalar, hatibine, seslenilen kitleye, toplumun genel gelişmişliğine, vesaireye vesaireye göre başkalıklar gösteriyor…

İşte üç yıl önceki o yazımın o son bölümünün son cümlesinin esin kaynağı da, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 13 Şubat 2008 günü yine partisinin il başkanları toplantısında yaptığı konuşmada şu dedikleri olmuştu:

“Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatı. Çünkü ben zulmü alkışlayamam, zalimi de sevmem. Yumuşak başlıysak, uysal koyun değiliz. Bir yanağına vurana, öbür yanağını çevir… Kusura bakma, böyle yanak bizde yok.” (Kaynak: Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanlığı’nın TBMM’de bu partinin milletvekillerine dağıttığı 14 Şubat 2008 tarihli basın özeti.)

*   *   *

Pek belli, Sayın Başbakanımız, Sayın anamuhalefet liderinin kendilerini şu son ziyaretinin ertesinde görülen o görece öfkesiz tavrından pek sıkılmış. Yoksa, muhaliflerini hırpalarken memurlarını da unutmamış olması nasıl açıklanabilir? Memur ailesinden gelen eski bir memur olarak çok alındım doğrusu…

Öte yandan şu kaderin işine bakıyorum da, kendilerine verilen maaş artışı oranını beğenmeyen memur milletini halkın gözünde ‘iki-üç arabalı, keyfi yerinde’ kimseler konumuna ‘yükseltme’nin ardındaki niyetten rahatsızlık duymuş olmam, beni, ‘muhalefet’ denen önemli konumlarının kendilerine sunduğu olanakları elllerine yüzlerine bulaştırmaktan bıkmayan muhalefet partilerini savunur duruma da düşürdü ya, yanarım da işte buna yanarım…

 

İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 14 Haziran 2012

 

 

© 2012 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.