Birlikte Nice Yolculuklara Çıkmıştık…

   Bir Dostun Ardından

 

Geçen Cumartesi günü Facebook’taki yerimde bir dostumun gidişini duyurdum: “Kırk iki yıl önce tanıdığım, kısa sürede dostluğunu kazandığım Behiç Abi’yi kaybetmenin üzüntüsü içindeyim. Behiç Köksal, seksen üçündeydi; önceki gün gece saatlerinde, kaldığı Kocaeli Bakım Rehabilitasyon ve Aile Danışma Merkezi’nde yumdu hayata gözlerini. Cenazesini bugün kaldırdık. Allah rahmet eylesin… Yakınlarının, tanıdıklarının başı sağ olsun.”

 

Behiç Bey, benzeri pek bulunamayacak birisiydi. Pek değerliydi benim için. Böyle kendine özgü ne değerli insanlar vardır da bizler tanımıyoruzdur. Pek az kimse tanıma fırsatı bulur onları. Kendi dar çevrelerinde, köşeciklerinde sürer giderler ömürleri… Onlardan habersiz olanlarımız da kim bilir neler neler kaybediyor…

 

Ben Behiç Abi’yi tanımış olmakla çok şey kazandım. Hayatından kesitleri dinledikçe ilginçliği büyüyen bir kişiydi. Onunla hep eskilerden söz ederdik. Bitmez tükenmez şeyler… İşini anlatırdı, eski işlerini anlatırdı… Türlü türlü işlerde çalışmıştı. Nasıl desem, onlardan birinde bile çalışıyor olan birisini ya da çalışmış olanı ha deyince bulamazdınız.

 

Behiç Bey’i tanımayan için, hiçbiri de birbirine benzemeyen işlerdi bunlar… Ama ben, onun bu iş maceralarındaki ortak noktayı görmüştüm ve bu macera adamını, saygıyla, sevgiyle beslenen bir imrenme duygusu içinde dinlerdim.

 

Behiç Bey’in anlattıkları, birbirinden ilginç şeylerdi. Çoğu kez de anılarından söz ederdi. Hepsi de zengin, renkli, canlı şeylerdi… Bunlardan biri de bana çocukluğumdan esintiler getiren sinema anılarıydı. Onları dinlerken, küllenmiş kimi anılarım su yüzüne çıkardı. En güzeli de, o anılarımın arasındaki boşlukların birer birer dolmasıydı. Behiç Abi’nin sinema anıları, gerçekte yaşamadığım pek çok şey de yaşatırdı… Çocukluğumdan türlü kesitleri yeniden, ama daha zengin yaşardım onu dinledikçe.

 

Ve bir gün gelmiş şöyle demiştim kendisine: “Senin bu sinemacılık anılarını yazsak.” Aslında, içinde benim de yer alabileceğim bir macera yazmak istiyordum. Onunla birlikte yaşayacağım bu macerada, yola, Behiç Abi’nin sinema anılarının başladığı Ankara’dan çıkacak, kendi anılarım el verdirdiğince de Ankara-Tokat-İstanbul arasında gidip gelecektim. İşin bu yanı da benim özel maceram olacaktı.

 

 Behiç Abi. Birlikte nice yolculuklara çıkmıştık…

 

İşte bu yolculuk gerçekleşmişti: “Ankara’da Sinemalar Vardı…”¹ diye bir kitap çıkmıştı otaya… Bir de uzun bir öykü: “Ah O Koku!…” -Sinema: Bir Sevdanın Adı².

 

*

Ben Behiç Abi’yi Ankaralı bilirdim; oysa Elazığlıymış;  ailece Ankara’ya göç ettiklerinde daha dört yaşındaymış.

 

“5 Şubat 1929’da Elazığ’ın Keban ilçesinde dünyaya geldim. Burada dünyaya geldim de, Ankara’da büyüdüm, Ankara’da okudum; dört yaşımdayken Ankara’ya gelmişiz… Ankara bizim memleketimiz oldu. Babam, Ankara Hukuk Fakültesi’nin idari işler müdürüydü. Biz yedi kardeştik: dört erkek, üç kız… Ben üçüncüyüm… Annem, eskiden Keban’ın nahiyesi olan Ağın ilçesinden, babam da Keban’dan. İlkokula İsmetpaşa İlkokulu’nda başladım, sonra Devrim İlkokulu’na geçtim; ortaokulu 1. Ortaokul’da okudum, liseye Ankara Erkek Lisesi’nde, o meşhur Taşmektep’te başladım, ama, burası yıkılıp yerine üniversite yapılacağı zaman bizi Atatürk Lisesi’ne geçirdiler, okulu orada bitirdim. Tahsil hayatım, hem çalışıp hem de okuduğum için uzun sürdü. Liseyi bitirdiğim zaman yirmi üç yaşımdaydım…” 

 

Hayatının bir dönemi buydu. Bu dönem onun için çok ama çok değerliydi; neredeyse sevdalı olduğu sinemayla tanışması, onunla iç içe olması işte bu dönemde olmuştu çünkü. O, hemen herkesin aklına ilk geleceği gibi, bir oyuncu,  bir yönetmen, bir yapımcı mıydı? Hayır. Bana kitabımın altbaşlığını esinlendiren bir sinema makinistiydi; Ankara’da Sinemalar Vardı…’yı, ‘bir sinema makinistinin penceresinden o günlerin resmi olmayan tarihi’ diye özetlemiştim.

 

Behiç Abi’nin Ankara’daki sinemacılık yaşamında unutamadığı şeylerin başında Büyük Sinema geliyordu. Anlata anlata bitiremediği bir güzellik… 1950’de benim de gittiğim bu sinema, onu Behiç Abi’den dinledikten sonra bir kitabımın esin kaynağı olmuştur: “Senaryo -ya da bir sevdayı resmetmek”³.

 

*

Herkesin kendisine sakladığı şeyler vardır. Behiç Abi’yle pek çok konuda pek çok konuşmalarımız oldu, ama şiir üzerine hiç söz etmedik. Bu, benim şiire biraz uzak duruşumdan kaynaklanıyor olabilir mi? Belki. Belki o da bu alana pek girmemişti; bilmiyorum. Ressamlığı, grafikçiliği, afişçiliği -özellikle de sinema afişi dedin mi, belki bir numaraydı-, maketçiliği, seyyar sinemacılığı, dekoratörlüğü önde geliyordu; yolculuk yapmayı -hele de trenle- pek severdi ve bu yolculuk yapma aşkına yetmişinden sonra bir gözetim (survey, sörvey) firnasında çalışmıştı yıllarca; Fransız çizgi romanlarını pek severdi, anıları not ederdi; Karayolları’nda dergi yayımcılığı bile yapmıştı, ve bu konularda çok şeyler anlattı, çok şeyler konuştuk; meğer şiir de yazarmış benim dostum…

 

Bilmiyordum; dedim ya, hiç şiir konuşmamıştık. Yıllar sonra, ölümünden birkaç gün sonra bir vesileyle iki şiiri geçti elime; oğlu gönderdi. İkisi de akrostiş olan bu şiirlerden ilkini yıllar önce, ikincisini de son kaldığı bakımevinde bir önceki yıl yazmış:

 

Mukadderat (1959)

 

Bir gün gelecek, ben de

Ellerde, omuzlarda,

Hareketsiz ve sessiz

İstirahat yerime

Çekilip gideceğim.

 

Koyacakları çukur

Örtülürken üstüme,

Kimisi mendiliyle

Silecek gözyaşını,

(Allah bilir) Kimi de

Lanetleyecek naaşımı…

-*-

Yaş Seksen Bir (2010)

 

Bu kadar uzun yolu

‘Eski model’ otoyla

Hayret, nasıl almışım!…

İnanıyorum artık,

Çok zamandır

Kapanmayan bir gözle

Ölmemiş, yol almışım.

Köprü, ham yol dememiş,

Son süratle…

Asfalt, ham yol dememiş,

Lövyeye* basmışım da basmışım.

 

*

Behiç Abi 2009’da ilk kez yuvasıdan ayrılıp da bir huzurevine gittiğinde eşini yitireli iki yıl olmuştu. Çocukları yanında değildi, yalnızdı, bakıma ihtiyacı vardı… Aynı yıl, Kocaeli Valiliği’nin İzmit’teki Bakım Merkezi’nde kalmaya başladı. Yaş Seksen Bir’i okuyunca, dur durak bilmeksizin çalışıp çabalamış olan o kalbi anlamakta zorlanmadım. Görmüşçesine, sanki bir film izlemişmişim gibi neler neler gelmedi gözlerimin önüne: Behiç Abi’nin hiç unutmadığı anılarından biri de, ikinci evliliğini yapacağı Şerife Hanım’la Ankara’daki o Büyük Sinema’nın bir parçası olan Büyük Pastane’de ettikleri danstı: 1958 yılbaşı balosundaydılar. Piyanoda Yaşar Güvenir vardı, Ayrılık Belki Ölümden Beter tangosunu söylüyordu… O müziği buldum ve onları seyretmeye başladım.

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 29 Şubat 2012

 

 

 

_________________

¹ Ankara’da Sinemalar Vardı…, 15 Temmuz 2003 –Bileşim Yayınları, İstanbul, Haziran 2004.

² “Ah O Koku!…” bu sayfalarda 8 Mart 2008’de yayımlandı.

³ Senaryo’yu, 3 Şubat-13 Nisan 2010 tarihleri arasında bu sayfalarda 32 bölüm hâlinde yayımlamıştım. Bu kitabı bastırmadım. İK

* lövye: Fr. lévier 1. Levye, manivela, kaldıraç. 2. Herhangi bir taşıtın ya da mekanizmanın kumanda kolu.

 

Not: Behiç Köksal iyi düzeyde Fransızca bilirdi; bundan ötürü, dilimize Fransızcadan gelmiş olan ‘levye’ sözcüğünü Fransızcadaki söylenişine en yakın biçimde ‘lövye’ diye söylerdi, öyle de yazmış.

 

 

 

© 2012 İK

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. İnal Karagözoğlu said,

    Mart 1, 2012 at 17:56

    Bir Açıklama

    Ben 1970 Ekimi’nde Behiç Bey’i tanıdığımda Yarımca’daki Petkim’de çalışıyordu. Onu 2000 yılları başlarına kadar bir çocuklu biliyordum; bir kızı vardı, evlenmiş, Fransa’ya gitmişti. Kendisiyle bir büyük röportaj biçiminde derin sohbetlere giriştikten sonra, daha önce bir evlilik geçirdiğini, o evlilikten de bir oğlu olduğunu öğrendim; İstanbul’daymış. Rahmetlinin bu eski ailesiyle ise hiçbir bağı olmamış; bu durum kendi seçimiymiş; böyle söylemişti. Fransa’daki kızıyla olan ilişkileri de son yıllarda git gide zayıflamıştı. Dolayısıyla, eşi öldükten sonra, zaten yaşlılığın getirdiği türlü rahatsızlıkları olan Behiç Abi, bu sorunlarıyla tek başına baş edemez olmuştu. Bu durumda, elinden tutanlar, İstanbul’daki kardeşi ile oğlu oldu; onların yardımıyla önce bir huzurevinde, ardından da bir bakımevinde kalmaya başlamıştı. Bu yakınları ile tanıdıklarının, sevenlerinin gözleri hep üzerindeydi.

    Bu açıklamayı, yazımın son bölümünde dediklerimin yanlış anlaşılabileceği kaygısıyla yapmak istedim. Evet, Behiç Abi’nin günün yirmi dört saatinde yanında olabilecek bir yakını yoktu, ama özellikle de onu gözeten, kollayan o iki kişinin haklarını teslim etmek gerekiyor.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.