On Bir Yıl Önceden…

Ö z e l   Y a ş a m l a r

 

Jeoloji öğreniminden öğretmenliğe, belediyecilikten gazeteciliğe





İnal Karagözoğlu’yla yaşama ilişkin…

 

Fevziye Yazman

 

 

İnal Karagözoğlu, sektörün Sigorta Dünyası’yla tanıdığı bir isim. 1984 Nisanı’ndan bu yana dergimizin redaksiyonunu yürüttü ve danışmanlık görevlerini üstlendi. 17 yıl boyunca toplantılar, seminerler, paneller izledi ve yazdı. İmzalı yazıları, makaleleri sayfalarımızda yer aldı. ‘Geçmiş Zaman Olur ki’ ve ‘nokta nokta’ köşeleriyle dergimiz zenginleşti. Okurlarımız özellikle röportajlarını bekler oldular. Karagözoğlu, 17 yıl boyunca sektör içinden ve dışından 200’e yakın kişiyle yaptığı bu röportajlarında sigortacılığımızı da hemen her yönüyle irdelemiş oldu.


“Sektörden pek çok güzel insanla tanışma-görüşme olanağı buldum” diyerek 485’inci sayımızda ayrıldığını bildiren yazarımızı Özel Yaşamlar’a konuk ettik. İşte benim için çok özel olan İnal Karagözoğlu’yla, rastlantılar, öğretmenlik, sektörümüz, yazarlık, müzik, ve çevrecilik üzerine, yani yaşama ilişkin…

 

*

Bir kişinin, tabii kendisini tanıyanlar dışında, bir dergide ilginç ya da okunur bulunacak yönleri nelerdir dersen, onları konuşabilmemiz için belki de bu sonucu doğuran şeyleri konuşmamız gerek. Bunun zor bir tarafı var. Zorluk ne? Kardeşlik ilişkisi dolayısıyla birbirimizin çok daha özel konularını da biliyoruz. Röportaj yapan kişi ben olsaydım da zordu, şimdi röportaj yapılan kişiyim, yine zor. Öte yandan bu durum kolaylık da yaratabilir. Bir de, hem çok objektif olmak gerekir, hem çok doğrucu olmak gerekir. İnsanların bildiği bir İnal Bey var, bir süre sayfalarında yer aldığı dergi var, bu derginin okurları var, yani o dergi dolayısıyla tanınan bir adam… Hasbelkader deniyor buna, rastlantılarla böyle işler yapmış… Sonra da onunla bir görüşelim de, bu noktaya gelmeden önce neler oldu ki bu noktaya geldi, bunlar da konuşulabilir.

 

RASTLANTILAR ZİNCİRİ

 

İnsanın bir ölçüde kendi elinde olan, bir ölçüde de olmayan -hiçbir zaman kadercilik olarak bakmadığım- birtakım durumlar oluyor. Bu herkesin başına gelir. Benim başıma gelen, sizdeki Nusret Bey’in ölümüdür. Yani, benim Dergi’ye girmemin müsebbibi Nusret Bey’in ölmüş olmasıdır. Ve Nusret Bey’in ölmesinden başka, o sırada benim bir boşluk içinde yüzüyor olmam… Rastlantılar zinciri… Bu rastlantıların akışında insanların iradesi var. Sonuç olarak 1984’ün 15 Nisanıydı, “sen bu işi becerebilirsin” dendi ve Sigorta Dünyası’na girdim.

 

Beni tanıyanlar şöyle bilir: “İşine dikkat ediyor”. Oysa her iş dikkat gerektirir. Bende öğretmenliğimden gelen, aileden gelen ya da kural olarak benimsediğim ‘işi ciddi yapmak’ vardır. Bir de öyle bir sektörle karşı karşıyaydım ki, hiçbir bilgim yok… Ne yapmam gerekir? Toplantılara gidiyorum; iyi dinlemek gerekir, iyi not almak gerekir, derse girer gibi, öğrenci gibi. Madem ki bu işi yapıyorum, “sigortacılar ne yapıyor”u, “ben ne yapıyorum”u anlamak için işi titizlikle ele aldım. “Zaten titiz adamdır”, “işine bağlıdır” denmeye başladı. İşine bağlı olmamak mümkün değil… Şunun üzerinde durmamda yarar var, Aslan Bey büyük mücadele vermiş, Dergi’yi bir yere getirmiş. Kendisiyle sohbetlerimde bana çok alçakgönüllü davranır, akıl danışıyormuş gibi konuşurdu. Ama bilirdim ki onun söyledikleri ders gibidir. Geleneği var derginin, misyonu da… Çünkü tek dergi olmuş, kardeşi ölünce Dergi’yi devralmış, sen bunu yürüt demişler; bir ağırlığı, bir değeri var. Bu ortamın gereklerine uymak durumundasın. Bu da benim mizacımla uyuşuyor. Eğer pek sıkıntıya girmeden, hatası az şeyler yapabildiysem bu geleneği görmem, içinde kendimi bulmam ve öğrenme hevesim nedeniyledir. Sigorta Dünyası’nda çalışırken bir şeyleri becermeye çalıştım ve bir ölçüde de becerdim. Ve tabii bunun için yazmayı sevmek gerekir. Ayrıca Sigorta Dünyası’nın sayfalarında ele alınan herhangi bir konu, işin içerisine yorum katma olanağı tanıyorsa eleştirel bakmışımdır. Dergi benim için, aykırı düşüncelerimi, eleştirilerimi söyleyerek rahatlamamı -buna tatmin de denebilir- sağlayan bir zemin olmuştur. Bu bakımdan da işimi sevmişimdir.

 

Artık yaşım da ilerledi, dedim ki yeni arkadaşlar geliyor. Yenilerin yetişmesi için birilerinin ayrılmasında yarar var. Kendime de başka başka fırsatlar tanımak zorundayım; insanın kendine de sorumluluğu var. Dünya’ya güvenirim ben, çok meraklıdır bu dergiye, Onursal da öyle. Evet orada bir ağırlığım vardı, bir yerim vardı. O yeri boşalttığım zaman, yeni kanlarla dolacağını da düşünmüşümdür. Ve yıpranma sürecine girmeden ayrılmanın doğru olacağını da…

 

Rastlantılar dışında insanın kendi istekleri de önemli yer tutuyor. Benim görüşüm şöyle: “Şunu yapmasaydım bunu etmeseydim de, işte gördün mü, şunu yaptık da bu hale geldik” gibi geriye dönme huyum yoktur. Geçmişi dert edinmem. Hayatımda birkaç tane belirleyici durum var. Tabii bunlar kendi irademiz dışında olan şeyler. Birincisi büyük bir hastalık geçirmek. Bir göz rahatsızlığı. Ben isterdim ki gideyim de konservatuarda okuyayım, viyolonsel çalayım, kontrabas çalayım.

 

Bir de annem ve babam öğretmen, çocuktan anlıyor, öğrenmenin araçla olacağını düşünüyorlar. Babam ders araçları yapıyor, daha çok fen ve tabiat derslerinde kullanılabilecek araçlar. Bunları üretmeye, okullara satmaya çalışıyoruz. 1952-57 yılları… Bu arada çok ilginçtir, haşere itlafıyla ilgileniyoruz. Büyük otellere, lokantalara gidiyoruz, böceklerden arındırıyoruz oraları. Ayrıca kırtasiye dükkânımız var. Bunlar büyük gözlemler ve birikimler edinmemi sağladı. Öğrencilik hayatında kahveye gitmek vardır ya, onlar bende olmadı. Geniş bir kızlı-erkekli arkadaş topluluğu arasında boş zamanların en iyi şekilde değerlendirilmesi şeklinde geçti. İsteğim hukuk öğrenimiydi. O günlerde moda jeoloji dendi, jeolojiye girdim. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Bölümü’ne. Ama Türkiye’de jeolojinin geleceği yoktu. Bugün Marmara Depremi’nde de görüldü; kaç jeologumuz var birbiriyle aynı şeyi söyleyen? Ne eğitim öğretim düzenliydi, ne de jeologların çalışma olanağı vardı. Son sınıfa kadar geldim. 27 Mayıs İhtilali arkasından askere gittim.

 

EN İYİSİ ÖĞRETMENLİK

 

Ben askerdeyken rahmetli babam okulculuğa başlamış, anaokulu, ilkokul… Dört dörtlük şeyler. Bugün işi hiç bilmeyen, birtakım adamlar -nalbant olsa atı öldürür- okul açıyor, para kazanıyor. Bizimkiler devamlı batmaktalar… Babamda ticari kafa yok, olamaz da. Bir defa eğitimci… Batışın sonu gelmiyor ve okul işi bitiyor. Askerliğimi öğretmen olarak yapmıştım. Dönüşte öğrenimimi bıraktım, öğretmenlikte kalmaya karar verdim. En iyisi öğretmenlikti benim için, aile mesleğini devam ettirmek gibi bir şey. Sevdiğim bir konuydu. Hayatımda bu da bir dönüm işte… Ve arkasından evlilik, kendini öğretmenliğe vermek…

 

Öğretmenliğin içerisinde de sosyal etkinliklere yatkındım. Okulumuz o zamanın şartlarına göre sosyal etkinliği yüksek bir okul oldu, Yarımca’da. Belediyedekiler, “yahu birtakım şenlikler yapıyoruz, bu adamdan yararlanalım” diye düşünmüş. Belediye Başkan Yardımcılığını önerdiler bana, devlet memuru olarak; kabul ettim. Çünkü alacağım ek para, ev kiramı karşılayacak… Bu sefer belediyeye dört elle sarılıyorum. O zaman çevre bakanlığı, çevre bilinci yok, doğanın kirlenmesi gibi bir kavram yok. İsveç’le bağlantı kurduk, çöp nasıl yok edilir, deniz nasıl kirlilikten arındırılır diye bilgi aldık. Petkim ve İpraş -o zamanlar Tüpraş’ın adı İpraş’tı- ortalığı kirletiyor. Kural kaide diye bir şey yok. Bir küçük belediye, çevre temizliğiyle uğraşıyor… Ve çevreci olmaya başlıyorum. Bir dönüm noktası da burada başlıyor.

 

MERHABA SİGORTA SEKTÖRÜ

 

Derken siyaset alıyor gidiyor, 1980 darbesine hızla ülkeyi götüren süreç başlıyor; etrafı toz duman ediyor, insanlar birbirini vuruyor. Benim bulunduğum belediye Cumhuriyet Halk Partisi’nden, solda bir belediye… Derken ihtilal oluyor. İhtilalde bir ara görevden el çektiriyorlar, sonra bakıyorlar ki bu adam işe yarar; göreve devam ediyoruz. O sırada kardeşim hastalanıyor, onunla meşgul olmak istiyorum, izin istiyorum, vermiyorlar; ben de ayrılıyorum. Bu da bir dönüm… En başta söylediğim gibi Sigorta Dünyası’nın bir elemana ihtiyacı oluyor ve ben Sigorta Dünyası’nda “merhaba sigorta sektörü” diyorum. Böylece çemberi kapatmış olduk.

 

Bu olaylarda belirleyici olan, dediğim gibi, geriye dönüp “niye bunu yaptım” diye yakınmalarımın, dövünmelerimin olmayışıdır. Zaten eskiye gitmeniz mümkün değildir hiçbir zaman. Ben de “bulunduğu görevi en iyi şekilde yaparak başarı kazanma” ilkesine sarılmışımdır. Başarı insanın kendinden çok, düşüncelerinden çok, düşünce tarzında yatıyor bana kalırsa… Yani, yeteğiniz vardır ya da yoktur ama yaptığınız işle ters düşüncedeyseniz, işinizi sevmiyorsanız, sevmeye çalışmıyorsanız, başarılı olamazsınız; hiçbir işi beceremezsiniz.

 

BUNU SÖYLEMEK HER ŞEYE BEDEL

 

Bundan sonra ne olacak? Yaş 66 oldu, 66’yı sürüyorum. Sigorta Dünyası’nda 17 yıl geçirmem bir maceradır. İşte sancılarla geçen bir 17 yıl, bunu söylemek her şeye bedel… Çünkü Yarımca’da oturuyorum. İstanbul’a en kestirme ulaşım Devlet Demir Yolları’nın “demir ağlarla ördük yurdu dört baştan” efsanesinin çok gerisindeki olanaklarıyla yürüyor… Tren gelecek mi, zamanında gelecek mi? Acaba yetişebilecek miyim? E randevularınız var… Birden iklim değiştiriyorsun, üç tane falan. Yağmur yağacak mı yağmayacak mı? Sıcak mı olacak, soğuk mu? Üstün başın ona göre olacak, yanına yağmurluk alacaksın, şemsiye alacaksın. Üç saat süren, gittikçe artan bir ulaşım süresi… Zorlaşan bir durum, hiçbir zaman iyileşmeyen, günden güne kötüleşen… Günden güne kötülük Türkiye’de birleşik kaplar kanunu gibi, her alanda. Denir ki, DDY’yi satarsak iyi olur. Yok, hiç iyi olmaz. Belki satmak için bir proje geliştiriliyor: “Kötü yönetelim de, millet illallah desin.” Özelleştirmeye karşı oluşum, serbest teşebbüse karşı oluşumdan değil, onu yürütecek nitelikte adam yetiştiremediğimiz için işin daha berbat olacağı kuşkumdan.

 

“BU YAZI DERGİYİ KAPATTIRIR”

 

İstanbul’a geliyorum, akşama doğru dönüyorum, büyük bir yolculuk macerası… Bilirler bu tip yolculuk yapanlar, bir çevreniz vardır: “Aa Mehmet gelmemiş bugün”, “kaç gündür görmüyoruz”; birbirinize sorarsınız. Zamanla insanlar birbirlerini işleriyle tanımaya başlarlar. Bana hep sormuşlardır, sigorta yaptırmış da, yaptıracakmış da, acaba doğru muymuş sigortacıların söyledikleri… Şunu gördüm: İnsanlarımız sigortayı bilmiyor. Bilmesi de mümkün değil bu ortamda. Sigortacılığa şöyle bir temas etme fırsatını bulmuş bir kişi olarak, sanki ekspermişim, uzmanmışım, danışmanmışım gibi etrafa bilgi vermekten başka çare görememişimdir. Herkes gelmiş bana danışmıştır; ilginç bir şey… Sigortacılar, eksperler, dediklerimden herhalde bir sonuç çıkaracaktır. Zaman zaman yazılarımda söz etmişimdir, bir kere daha söylemekte yarar görüyorum, sigortayı kimsenin kendiliğinden bilmesi mümkün değil; öğreteceğiz. Öğreteceğiz diyorum çünkü benimsedim bu işi, benimsemiştim. Kendi işim gibiydi. Sigorta yazarlığımın yanı sıra, sigortacılığa gönül verdiğimi duyumsamışımdır. Başka türlü hissetmem de mümkün değildi sigortacı dostları tanıdıktan sonra. Ama görevlerini tam olarak yerine getirdiklerini söyleyemem. Çeşitli fırsatlarda bu görüşümü, eleştirel bakışımı yansıtmışımdır çekinmeden, kimilerini üzme pahasına da olsa. Çok teşekkür ediyorum Sigorta Dünyası’na; bu tür bakışlara hep açık olmuştur. “Üç kuruşluk bir reklamı zor buluyoruz, zor geçiniyoruz”, ya da “70 tane dergi alıyor, bunu 7 taneye indirebilir” demedi. 70 ile 7 arasındaki tersliği anlatmaya çalışıyorum. Rahmetli Aslan Bey zülfü yâre dokunacak bir şey yazdığı zaman, “dergiyi kapattırır” derdi. Bu söylediklerim de yazılacak. Çünkü derginin düsturu var, doğruyu yazar. Belki dergi kapanmayacak, ama çoğu arkadaşlar kendilerini anlattıklarımın içinde bulacaklar, kesin. Sigortacılar, bu tutumdan kurtulmanın yolunu bulmalılar. İyi olmak zaten işin gereği. Eksikler söylenmelidir, o eksiklerde herkes payını aramalıdır. Ama şundan da övünç duyuyorum, sigorta sektöründe tanıma fırsatı bulduğum, ayrılış notunda da söyledim, çok değerli kişiler dergimize olan güvenlerini her zaman dile getirmişler, davranışlarıyla belli etmişlerdir. Ve eleştirel yazıları çıkmıştır; doğal dozdur bu, hoş karşılamışlardır. Bunu da belirtmekte yarar var. Hoş karşılamamakta direnenler olmuştur ama onların da genellikle sonu olmamıştır; sektörde pek tutunamadıkarını biliyorum.

 

BU DA BİR YOL

 

Sektörel yayında çalışmanın ya da bir yayın yürütmenin, yayını yaşatmanın zorlukları her zaman için var. Sigorta Dünyası’nda göreve başladığım zaman, ne yapalım da haber elde edelim, diye düşündük. Haber önemli; çünkü sigorta sektörünün tarihini kaydediyorsun, gelişmeleri, oluşumları… 1980’den sonra hızlı değişim sürecine girildi ve bu daha da şart oldu. İlerde her ne kadar elektronik ortamlarda çalışılacaksa da, yazılanlara dönülecek, başvurulacak. Araştırmacıların işine yarayacak malzemeler ancak sigorta basınında vardır. Basının görevini yapabilmesi için beslenmesi gerek. Sakın ha reklam vererek, abone olarak besleme anlaşılmasın. Haber bakımından besleme; olayların zamanında duyurulması, gereği kadar duyurulması. Yani haber akışı. şirketler için pek önemli sayılmayabilir o an için ama, gerçekten çok önemli olduğunu ben biliyorum. Deniyor ki, kapalı devre içersindeyiz, birbirimizi zaten tanıyoruz; haber vermeye gerek yok. Hayır, öyle değil. Eksperler var, acenteler var, sigortayla ilgilenen yerler var. Ne yapıp etmeli, habersel açıdan bu yayınlar desteklenmeli ve halkın da okuyacağı sayfaların açılabilmesi sağlanmalı. Ve basının bilgi bakımından desteklenmesi bir plan içinde olmalı. Bunu söylemek istiyorum. Yoksa, halka ulaşmak hiçbir zaman mümkün değildir; sigortacılık, tren macerasında anlattığım gibi, “İnal Bey, devam edeyim mi?” “Neye?” “Hayat sigortasına” seviyesinde kalır. Deprem meselesinde de hâlâ insanlar inanmış değil sigortaya. Elektronik yolla ulaşılan tüketiciler ise zaten sigortalıdır.

 

Emre Bey’le düşündük, ‘haber peşinde’ diye önümüze bir sayfa açtık: şu şirketle konuşulacak, şu sorulacak, falanca görevden ayrıldı yerine gelen kim, o ayrılan nerede çalışacak? Bütün bunları not ediyoruz ama görevli arkadaşlara ulaşmak mümkün değil, sanki sır saklıyorlar. Sigorta sektörü, bu sır perdesini ortadan kaldırmalı. Bu satırları okuyanlar şunu diyebilecekler, yahu kardeşim sen basınsan, adam çalıştır. İşte eskilerin fasit daire dedikleri burada başlıyor. Çok adam çalıştırırsan, çok para harcarsın, çok para harcarsan, çok satman gerek, çok satman için daha çok adam çalıştırman gerek; yani olmuyor. Demek ki ilk hareketi verecek bir güç gerekiyor. Sektörel basının doğru düzgün olması, işlevlerini doğru düzgün yerine getirebilmesi için tarafların, yani sektör içindeki bütün ayakların, eksperi, acentesi, sigortalısı, şirketi, patronu, profesyonel yöneticileri ile sektörel basın temsilcilerinin, bir araya gelip plan yapmaları gerekiyor. Sırf basın görevi yapmak istiyorsanız çok adam çalıştırarak bu işi yapmanız bugün için sigorta sektöründe mümkün değil. Ama, yan işler yapayım, şunu bunu da yapayım, bu arada bir de sigortacılık sektörüne yönelik yayın çıkarayım, diye planınız varsa, bir yandan emlakçılık yapabilir, bu arada eğlence olsun diye dergi çıkarabilirsiniz. Bu da bir yol.

 

DÜŞÜNÜYORSAN DİLE GETİRMELİSİN

 

Sigorta sektöründe yer alanlar, en küçük görevliden en büyüğüne, bir şeyler yazmalı, sektörel ya da düşünsel. İnsan siyasi bir kişiliktir sonuç olarak. Siyaset erbabı anlamında değil. Siyasetten hiçbir şekilde arındıramazsınız kendinizi. Düşünüyorsan ülken için, mesleğin bağlamında düşünüyorsan, dile getirmelisin. Dergimizde bir sayfa açmış, ‘Sizden Size’ demiştik. Emre Bey’in sayfasına nazire olarak. “Buraya yazın…” Düşüncelerinizi sizden size küçük küçük yazın, dedik, örnekler verdik… İnanır mısın? Bir-iki kişiden başka rağbet eden olmadı. Ama, birisiyle konuşsan, bizim ne eksiğimiz var, diye sorsan, o kadar çok şeyler söyler ki! Ama, bu köşeyi hatırlatırsınız, haberi bile yoktur. ‘Forum’ diye bir sayfa açtık. Sektörde, dokümantasyon merkezi nasıl kurulmalı, herkes nasıl yararlanmalı, neler olmalı, bu belgeler nasıl elde edilmeli, diye. İstedik ki herkes düşündüğünü paylaşsın, yeni fikirler ortaya çıksın. O da rağbet bulmadı. Son dönem üzüntülerimin içerisinde bu da vardır. Bu bir kısırlık; ben kısırlığa üzülüyorum…

 

NELER YAPABİLİRİM?

 

Yazmayı çok eskiden beri severim. Öğretmenliğim sırasında çocuklara oyunlar yazardım, sınıfiçi oyunlar. Bu duyuldu. İlköğretim Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ankara’da açmış olduğu radyoyla eğitim, televizyonla eğitim kursuna gönderdi. Çocuk oyunları ve radyo eğitim programları yazdım, yazar öğretmenlik sertifikası aldım. Ankara’da çalışmam gerekiyordu. Ama o zamanlar Ankara’nın havası çok kirliydi, eşim gitmek istemedi. Sonuç olarak benim yazma hevesim vardır. Cüneyt Özden arkadaşımın kulakları çınlasın, o da yazmak üzerine çok güzel methiyeler düzer; evet yazmak iyidir. Yine sigortacı dostlarımıza naçizane önerim, -onlardan dileğim demek daha doğru olur- yazsınlar başlarından geçen olayları. Deneyimlerini, eleştirilerini yazsınlar. Yazmak iyidir, insan boşalır, ve taze enerjiyle yeniden işine koyulur.

 

Projelerimin arasında çevreyle ve kaybolan değerlerle ilgili -kesinlikle kuru kuru nostalji olmayan, nostalji diye bir şeyi ben pek kabul etmiyorum- biriktirdiğim şeyler var. Onları yazmak istiyorum. Bazı kişilerle büyük röportajlar (kitap boyutunda) düşünüyorum. Yerel yemekleri de toplamak mümkün; tabii bunun için geziye çıkmak gerek. Bakalım hanımla bu işi nasıl kotaracağız, ondan izin alabilecek miyiz? Sigorta sektörüyle ilgili küçük küçük anılarımı ya da Sigorta Dünyası’nda geçen günlerimle ilgili anekdotları da dile getirebilirim.

 

Benim gibi kalem oynatan, yazı yazan, birtakım şeyleri dile getirme çabasında olan insanların ortak bir sorunu var: dilimizin içinde bulunduğu durum. Kullanım yanlışlarından tutun da, benliğini yitirmeye dek uzanan, sorunlar yumağı. Bu konu da benim ilgi alanımda. Bilinçlenmeye, çevremdekilere bu yanlışları anlatmaya, bilinçlendirmeye çabalıyorum. Görüyorum ki, bu konuları hiç böyle şeylerle uğraşmayan insanlarla konuştuğunuzda onların ilgilerini çekebiliyorsunuz. Ve inanın, yeni moda sözcükleri kullanmaktan cayabiliyor, size gelip soru sorabiliyor, örnekler çıkarabiliyorlar. Yani çok muhteşem bir şey benim için. Bir merakım da bu. Yakınlarda Necmiye Alpay, ‘Türkçe Sorunları Kılavuzu’ adlı bir kitap yayımladı. İnanır mısınız, yıllardır düşündüğüm bir konu. Ona benzer, fakat farklı yönleri olan bir projem var. Gerçekleştirmek için elime fotoğraf makinemi alıp geziye çıkmam, belgelendirmem gerekir. Bir de sigortacılık sözlüğü hazırlamayı düşünüyorum. Sektörün bu işe açık olması, zaman ayırması, hatta finanse etmesi, benim de daha evvel bu işi yapmış olanlardan yardım almam gerekiyor. Bu fikrimin de özgün yönleri var; işlevsel bakımdan…

 

“NE OLURSA DİNLERİM”

 

Herkes der ya müzik dinlerim, sinemaya giderim, ben müzik dinlerim de sinemaya gidemiyorum. Hem olanaksızlıktan, hem ulaşım çok zor. Oysa Yarımca’da Sinematek’i kurmuştum. Sinemayla ilgili bilgilerim var, notlarım var, neyse… Türk müziğiyle ilgilendim, keman çaldım. Türk sanat müziği demiyorum, yanlış bir tanımdır o. Türk şehir müziği diyelim, onunla uğraştım. Kemanımı tekrar ele alabilirim. Sorarsınız, derler ki “ben müzik severim”. E ne dinlersin, “ne olursa dinlerim”. Olacak şey değil, insan ne olursa dinler mi, olur mu öyle şey? Yani kime yaranmaya çalışıyorsun kardeşim? Şunları severim, şunları da sevmem diyebilmeliyiz artık… Kocaeli’de belediye konservatuar kurmuş; onların etkinliklerine katılabilirim diye düşünüyorum.

 

Yalıkavak’ta bir evimiz oldu. Orada da birtakım etkinlikler var. Bir grup hayvanlarla ilgileniyor, hayvan haklarından söz ediyor. O grup içinde yer almayı arzu ediyorum. Bizde hayvan hakları deyince kısırlaştırmak anlaşılıyor. Bu, hayvan hakları değil. Bütün canlılar, birlikte ya da çeşitli zamanlarda ortama katıldık. İnsanoğlu, zekâsı ve bencilliği dolayısıyla hep kendini ön planda tuttu. Yani ortak alanları adil olarak kullanmadık. Bu konudaki yaklaşımım bütün canlıların dünya olanaklarından eşit olarak yararlanmasıdır. Felsefem bu. Pratiği olur mu? Olamıyor ki bu noktalara geldik. Ama elimizden geleni yapmamız gerekir. Kendi açımdan konuşuyorum, bu konuda bir bilinç oluşturmam gerekir. Benim gibi düşünenlerin çoğalması için çaba göstereceğim.

 

Bir de Bodrum’da bir gazete çıkıyor. O gazetede yer almak, onu daha işlevsel kılmak için fikirler üretmek isterim. Bilmiyorum beni kabul ederler mi, içlerine alırlar mı, fikirlerimiz bağdaşır mı? Benim fikrim onlara uymaz, ben orada barınamam, diyerek herhangi bir oluşumdan uzak durmak çok yanlış. Memnun olmadığımız oluşumların içinde de yer almaya ve kendimiz gibi düşünenlerin çoğalmasına bakmalıyız. Böyle sosyal işlerde yer almayı düşünüyorum.

 

Seyahate gelince, TCDD, İpek Yolu’na paralel bir yol projesinin içinde yer alacakmış. Dilerim kısa zamanda gerçekleşir. Geniş uzun bir tren seyahati yaparsak çok mutlu olurum.

 

“BİR KİTAP ÖZETİ YAZIN GETİRİN”

 

Kitap okumak… Bir de yazıyorsanız… Annem öğretmendi söylemiştim ya, ben küçükken Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çıkardığı her sayfası pembe-mavi kâğıtlara basılmış çocuk kitaplarını getirirdi. Hayat Ansiklopedimiz vardı, kitap gibi okumuşumdur ilkokuldayken. Ortaokulda Türkçe hocamızın “bir kitap özeti yazın getirin” demesiyle okuma sevgim yoğunlaştı. ‘Graziella’ adlı bir kitabın özetini çıkardım. Bugün Tokat Müzesi olan Selçuklu Külliyesi’nde bir kütüphane bölümü vardı, oradan almıştım. O kitap beni çok etkiledi. Babam Türk dili ve edebiyatı öğretmeniydi. Gazi Eğitim Enstitüsü mezunlarından. Evimizde bütün klasikler vardı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Hasan Âli Yücel döneminde başlattığı, şimdi Cumhuriyet gazetesi veriyor ya onlar gibi, Aristo’sundan Eflatun’undan tutun da, Balzac’a kadar… O kitaplarımız selde gitti. Sonra Tokat Halk Kütüphanesi’ne dadandım. Diyebilirim ki, 1950’den önce ortaokul çağlarındayken, kütüphanedeki Fransız klasiklerinin hepsini okudum. Amerikan edebiyatında özellikle hikâye çoktur, onlar da çok ilgimi çekmiştir. Son zaman Türk edebiyatı derseniz, fazla içimden gelmiyor. Yine de bir şeyler buluyorum. Ama flaş olmuş isimlere yaklaşmak her zaman için tedirgin etmiştir beni. Modaya uymamak gibi bir derdim var herhalde. Hele biraz klasikleşsinler bakalım diyorum; haksızlık yapıyorum belki. Anılara ilgi duyarım. Bir de günlük basını sürekli takip etmek, makaleleri, araştırmaları kaçırmamak gibi bir endişem var. Ama gözüm çabuk yorulur, son zamanlarda uyum zorlukları dolayısıyla arttı.

 

AİLELER ARASINDA BAĞ OLMALI

 

Aile deyince… Ana, baba ve çocuklardan oluşan en küçük sosyolojik birim. Ama aile daha büyük bir yapıyı çağrıştırıyor, ana, baba, dedeler, torunlar, hepsi bir arada olan. Bizde bu olamadı. Olmalı mı? Türkiye’de de bunun dışına çıkılıyor. Bence çıkılmasında da yarar var. Herkes kendi bacağından asılmalı. Ama aileler arasında bağ olmalı, yeniden doğan, bölünerek büyüyen. Bu bağ, bugünkü şartlar içinde, insanların mutluluğunu sağlayıcı etmenlerin başında geliyor. Biz de, baba tarafından olsun, anne tarafından olsun, çok çocuklu ya da birbirine yakın, birbirinden çıkan aileler gibi kalabalık değiliz. Gerçi beş kardeşizdir, yine de, günün koşulları diye sığınacağımız nedenlerle ailesel ilişkiler pek sıkı olmadı. En küçüğümüz Fevziye Hanım. İşim dolayısıyla olsa gerek, onunla yakınlığım biraz daha sık, yoğun ve geniş oldu. Fevziye Hanım’ın eşi Emre Bey, damadım oluyor. İş ilişkileri içersinde ben ona ‘Emre’ demedim. O bana arada sırada ‘abi’ demiş olabilir, ama abi genel bir tabirdir. Bürokratik sistemlerin dışında, rahat ve özgür çalışmayı, fikir bildirmeyi tercih ederim. Bu şekilde çalıştığım zaman verimli olabilirim. Emre Bey bana bu olanağı tanıdı. On yedi yıllık çalışma hayatımda rahat diyeceğim, gönlümce çalışma fırsatı buldum. Bunun için teşekkür etmem gerekiyor kendilerine.

 

Kendi aileme gelince… İki çocuğum var, epeydir bizden ayrı. Kendi kendilerine oldular. Kendi dertleriyle, sevinçleriyle yaşıyorlar. Biz de arada sırada onlara ortak oluyoruz. Birlikte olalım, beraber işler yapalım, gibi projeler yok değil. Ama vur kaç düzeni içerisinde birlikte kazanıp birlikte yenecek yeni bir düzen kurulabileceğini de pek sanmıyorum.

 

Bir de etyemezliğim var, vejetaryenlik. Sanki bin yıldır böyleymişim gibi hissediyorum kendimi. Kaç yıl oldu bilmiyorum ama, iyi bir şeydir. Tavsiye ediyorum. Peki yemez misin? Yerim, ilaç niyetine, yaşamsal bir tehlike olduğu zaman. Tehlikeyi ortadan kaldırmak için hayvanlar da insanlar da gerekeni yerine getirir. Doğa kanunlarına saygı duyuyorum.

 

TOKAT’IN BAĞLARI

 

Tokat’la ilgili şeyler bitmez. Tokat’tan ayrıldığımızda 18’imdeydim herhalde. Bende büyük izleri olan bir şehir. Bir ara bir bağ evi alayım, ilerde otururuz ya da yazları oraya gideriz diye düşündüm. Tokat’a gittim ki ne yapılmış biliyor musun? Göçmenler gelmiş Afganistan’dan; bizim çocukluğumuzun geçtiği, ilk gençliğimizin geçtiği bağları yıkıyorlar, yok ediyorlar, göçmen evi yapıyorlar. Çok ilginçtir, Tokat’ta Tokat’a ait bir salkım üzüm bulamadım. Yani bu da acı verici bir olay. Armudumuzu, şeftalimizi, üzümümüzü yok ettik. Starking denen bir elma vardır, Amerika’dan bize empoze edilmiştir. Amasya elması denen şey de aslında Tokat ürünüdür; o da yok oldu. Amasya elması diye üç misli para verip alıyorsun, eve götürüyorsun, hayal kırıklığı… Bağımızda bahçemizde en aşağı yirmi çeşit, komik gelir, yalan gelir ama, yirmi çeşit armut vardı. şu kadar çeşit şeftali vardı. Yok, öyle çeşit yok şimdi. Tokat benim için bir acı kaynağıdır. Marmara’daki balıkçılar balık kalmadı diyorlar ya, ne kaldı ki balık kalsın? Ben Tokat’ı burada bitireyim, fazla acılara gark olmadan.

 

En çok üzüldüğüm konu artık belli: doğanın yok olup gitmesi, kaba kuvvetin egemen olması. Bilince sahip insanların elinde kaba kuvvet kadar kötü bir şey yok. Doğal güçler dengesinden bahsetmiyorum. En üzüldüğüm konu budur. Yok olan varlıklar… Bu bir nostalji değil. Yok olan değerler ve yerine konamayanlar… Adil olmayan şeyler beni üzer.

 

FARKINA VARILMAK

 

Bu kadar dertli ortamda her şeye sevinirim, her küçük şey beni sevindirir. Güzel şeyler hoşuma gider, tüylerim diken diken olur; duygulanırım. Beğenilmeyi herkes ister, asıl, farkına varılmak hoşuna gidiyor insanın: bir şey yapıyorsun, farkına varılıyor. Güzellik skalasında o belli bir noktadadır. Önü yok, arkası yok. Daha iyiyi, en iyi bulmak mümkün değil. Bir iddiam yok, belki ortalarda bir yerdeyim. Sigorta Dünyası’na belli bir emek verdikten sonra ayrılmış bir kişiyim… O ayrılış günlerinde ziyaret edilmek ve böyle bir yazı için düşünülmek… Beni en sevindiren konu budur. Çok teşekkür ediyorum.

 

*

Farkındayım biraz uzun oldu. Ancak ağabeyimin de söylediği gibi zor bir görüşmeydi bu, kolay görünse de. Anlattıklarının çoğu benim de yaşamım. O, kendimi bildim bileli ağabeyim ve çok özel…

 

 

Yarımca, 5 Haziran 2001

 

 

 

_______________________

Bu röportaj, Sigorta Dünyası’nın Haziran 2001 sayısında (486) yayımlanmıştır.

Not: Üstbaşlık İlgilik’e özeldir.

© 2012 SD. ilgilik

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Şubat 9, 2012 at 14:07

    İyi ki yapmışız bu röportajı.
    Acı olan, o gün beni üzüyor diye bahsettiklerinin bugün daha da yaralayıcı şekil alması. Yok olan değerler hızla artıyor ve yerine hiçbir şey konamaz.

  2. İnal Karagözoğlu said,

    Şubat 9, 2012 at 20:37

    Açıklama

    Sigorta Dünyası, Kasım 1959′da yayımlanmaya başlamış aylık bir sektörel dergi. Hiç ara vermeksizin bugüne ulaşma başarısını göstermiş; bir başka örneği var mı, pek sanmıyorum. Röportajda adı geçen Nusret Bey, Nusret Güven, uzun zaman derginin muhabirliğini yapmış bir emektar. Aslan Bey de, uzun yıllar derginin sahipliğini üstlenmiş, başyazarlığını yapmış bir gazeteci büyüğümüz. Aslan Tufan Yazman… Sigorta sektöründeki bugünkü kuşaktan bu adları tanımayanlar çıkabilir; İlgilik okurlarının pek çoğunun bu kimseleri tanımamaları da pek doğal. Dolayısıyla, bir açıklama yapayım, dedim.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.