Bir Tutam Yok Oluş

Akide, Güllü Lokum Vesaire

 

 

Şimdi adı nedir, tam bilmiyorum, benim ilkmektep yıllarımda ‘yurt bilgisi’ diye bir ders vardı. Biz genç Cumhuriyet’in çocukları, bir yurttaşın bilmesi gereken temel bilgileri daha o yaşlarda edinmeye başlamıştık. Yalnızca edinir miydik, içselleştirirdik de… Örneğin, askerliğin sadece bir görev değil bir hak olduğunu da içimiz titreyerek bilirdik. Cumhuriyetimiz’in hangi koşullarda nasıl kurulduğunu bilmekten kaynaklanıyor olmalıydı bu duygular.

 

Şimdi, bugün, tarihiyle söyleyeyim, 29 Aralık 2011 Perşembe günü, bir ilköğretim okulunda son sınıf öğrencisine ‘sosyal bilgiler’ denen alandan “Ülkemizde cumhurbaşkanının görev süresi kaç yıldır” diye bir soru sorulsa çocuğun vereceği yanıt neye göre değerlendirilecektir? Bilen yok. Allah muhafaza, ve yine bugün üniversiteye giriş sınavı yapılacak olsa ve sosyal bilimlerin soruları arasında bu soru da yer alsa, sınava girenler örneğin şu çeldiricilerden hangisini işaretlerlerse doğru yanıt vermiş olacaklardır:

 

A) 4 yıl, B) 5 yıl, C) 7 yıl, Ç) Keyfe göre, D) Hiçbiri.

 

Bugün, bunların hiçbiri de doğru değil. Yanıt bir tek kişinin kafasında. Arapların dediği gibi, “el miftahüş şiir fi batnüş şair.”¹ Ve bu soru bir YGS’de yer almış olsa iptal edilmeye mahkûm bugün için.

 

Bu soru, bilinmeyen görev süresinin sonuna yaklaşmış olan bugünkü cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün de aklını kurcalar oldu. Ve Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda artık sesli düşünüyor: önceki gün bir TV kanalında katıldığı canlı yayında, gazetecilerin görev süresine ilişkin sorularını, “Bu konuyla ilgili karar neyse bunun da bir an önce netleşmesini çok arzu ederim; çünkü, yakışık almayan bir durum ortaya çıkıyor” diye yanıtlamış Sayın Gül.²

 

*

Evet, bizler, genç Cumhuriyet’in çocukları olarak yurda, yurttaşlığa dair bir şeyler bilirdik. Her ne kadar Cumhuriyet’le hesapları olanlar bugün “Cumhuriyet’in tarihimizle bağımızı kopardığını” savlıyorlarsa da, hayır, o yıllarda geçmişle bağımız da kopmamıştı, tarihimize dair de çok şeyler biliyorduk. Tabii, geçmişten gelen tatları da biliyorduk. Çok basit iki örnek vereyim: yurdun her köşesinde tarçınlı akide şekeri ile güllü lokumu zengin-fakir herkes biliyordu.

 

Sanıyorum 2007’deydi, ‘Bir Tutam Baharat’ filmi oynadı bizde de; özgün adı ‘Politiki Kuzina (Şehrin Mutfağı [İstanbul Mutfağı])’ olan Yunan-Türk ortak yapımı bir film… 2003’lü… Her nedense bizde pek tutmamıştı. Filmin özelliklerinden biri de müzikleriydi; bunlardan ‘Baharat, Tarçın ve Buse’yi zaman zaman dinlerim. Hele tarçınlı akide şekeri çarşıdan iyiden iyiye elini çekeli beri bu şarkı bana pek iyi gelir, “Bir tutam baharatla gitti / Çarşı içinde bir gölge; / Ve yollarına tuz serdi… / Seni bulayım gizlilerde. // Baharat, tarçın ve buse; / Tavan arasında saklı tarife… / Ayışığı ve Boğaziçi yalnız; / O fener bizim çocukluk aşkımız… // Beni bıraktığın o gece / Seni aradım gizlilerde… / Bir tutam baharata kandım, / Ben acıyı tattım seninle” sözleriyle pek dokunur.³

 

Dinsel anlamı ağır basan ‘akide’ sözcüğü ‘inanç’ demek, ama kısaca ‘akide şekeri’ anlamına da geliyor. Öte yandan, bu sözcük, ‘sözleşme’ anlamındaki Arapça ‘akit’ten (akd) girmiş dilimize. Osmanlı’da, yeniçerilere üç ayda bir törenle ‘ulufe’ denen bir ücret verilirmiş ve bu törende akide şekeri de dağıtılırmış. İşin önemli yanı, askerlerin akideyi kabul etmeleri, padişahtan memnun olduklarını, ona bağlılıklarını gösteren bir sözleşme anlamına gelirmiş.

 

Akide, pek çok şeker türü içinde yapımı en kolay olan şey. Evde bile yapabilirsiniz… Ama biz büyük bir beceri göstererek akidelerimizi bozmuşuz. İnançlarımızı yitirdiğimiz gibi akidelerin tarifleri de tozlar arasında yok olup gitmiş. Akidecilerin genelağdaki sayfalarında açık açık söyleniyor: “Tarçınlı akide şekerimiz, beyaz şeker, su, renklendirici (E-124 Ponceau 4R), asitlik düzenleyicisi (E-330 sitrik asit), doğala özdeş tarçın aromasından yapılmaktadır.” ‘Ponceau 4R’ dedikleri, şekere kırmızı rengi veren yapay bir renklendirici. Şerbetçiboyası yerin dibine mi girmiş?

 

Güllü lokum da öyle. Bir lokumcunun genelağdaki cafcaflı yerinde de ‘Osmanlı’dan gelen lezzet’ kışkırtmasıyla ‘gül aromalı Türk lokumu’ da tanıtılıyor.

 

Şimdi ‘doğala özdeş aroma’ diye bir laf var, her bir şeylerin içerisine sokuşturuyoruz. Bir yandan da doğal beslenme edebiyatı… Organik falan… Maksat, cepler dolsun.

 

Peki, tarçınlı akidem yok oldu da tarçın var mı? O da biçim -ve en önemlisi- tat değiştirdi. Bulana aşk olsun!

 

*

‘Cumhurbaşkanı’. Cumhuriyetlerde devletin başı… Dahası yok. Görev ve yetkileri Anayasamız’ın 104. maddesinde özetlenmiş: “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Ve biz, şu anda bu makamda olan kişi dahil, ülkemizde cumhurbaşkanının görev süresinin ne olduğunu bilemiyoruz; bilemediğimiz gibi, uzman kişilerin konuya ilişkin dedikleri, yorumları falan muhtelif!

 

Bu arada ‘Osmanlı’ lafı almış başını gidiyor: şekercinin, lokumcunun malını tanıtmasından dile, mutfak fetişizminden televizyon dizilerine vs. her alanda hep bir özenti görülüyor. ‘Özenti’ diyorum, ‘bilme, özenme, yaşatma’ değil…

 

Her şeyler hayırlara vesile olur inşallah!…

 

*

Yeni bir yıl kapıda. Akideniz bol ve gerçek olsun!

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 29 Aralık 2011

 

 

__________________

¹ "Şiirin anahtarı, şairin karnındadır." (bkz. http://www.ilgilik.com/2011/06/05/tek-basina-anayasa.html/ )

² http://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-gulden-gorev-suresi-aciklamasi-21848.html

³ Dilek Koç söylüyor: http://www.youtube.com/watch?v=cluO0sNXSOk

 

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

4 Yorum

  1. Pakiz Bortecen said,

    Aralık 29, 2011 at 15:46

    Güzel yazınız ve bilgilendirmeleriniz için teşekkürler Sevgili İnal Bey…Tabii hoş nuktedan sözcüklere de… Ben bir adım öteye giderek izin ile başlığınıza bir yorum yapacağım: Bir tutam…genelde lezzet katar… Sanırım konu yok oluş olunca o lezzet yerini ruhumuzda nahoş bir tada bırakır… Ama ben buna ” bir kepçe dolusu yok oluş ” diyorum… Hayatlarımızdaki o çirkin tat bırakan yok oluş…

  2. Fevziye Yazman said,

    Ocak 1, 2012 at 02:36

    Hatırlıyor musun annemin çantasından hep akide şekeri çıkardı, Hacı Bekir’den alınmış. Ben en çok susamlı ve tarçınlı olanları severdim, hâlâ severim. Susamlısı erir erir, ağızda susamlar kalır. Onları çıtırdatmak çok hoştur. Tarçınlı ise ağzı hafifçe yakar ya… İşte tam bir lezzet cümbüşü!
    Bu arada ben duvarlarımı güllü lokum değil de kiraz çiçeği rengine boyattım.
    Ve hepimiz iptal olamayacak bir sınav içindeyiz.

  3. Oya Özdemir said,

    Ocak 2, 2012 at 21:10

    Sayın Karagözoğlu,
    Geçmişteki tatları bugünle harmanlayan tarihi bilgilerle renklendiren bu güzel yazı için teşekkürlerimi sunarım.
    Her alanda, doğal olanların yerini doğal olmayanların almasıyla, bozulma başlıyor ve hızla katlanarak gidiyor, ne yazık ki!!!
    ‘FARKINDALIK’ların arttırılmasının gerekliliğinin vurgulanmasına karşın, acı bir tebessüm beliriveriyor, dudaklarımda… Doğduğumuz andan içinde yetiştiğimiz aileden almamız gereken olmazsa olmazlarımız değil mi??? Günümüzde her şey ‘PAZARLANMA’ mantığına büründüğünden bizden olanları bile yitirdik, umarsızca…
    Sn. Karagözoğlu, ben en çok akide şekerlerinin muhafaza edildiği prinç kapaklı cam kavanozları özlüyorum!!!
    Saygı ve sevgilerimle

  4. Emre Yazman said,

    Ocak 6, 2012 at 18:03

    Ağabey,
    Annem de o dersi “yurt bilgisi” adı altında okumuş. Öyle derdi hep. Biz “yurttaşlık bilgisi” diye okuduk. Kısaca “yurttaşlık” derdi arkadaşlar. Sonraları bu isim beğenilmedi. Öyle ya, vatan varken yurt da neydi, vatandaşlık varken yurttaşlık neyin nesiydi. Bizim çocuklar vatandaşlık bilgisi okudular, bildiğim kadarıyla şimdikiler de hâlâ o ad altında okuyor bu dersi. Cânım “yurttaşlık” sözcüğü tü kaka edildi.
    Pek çok güzel sözcüğün edildiği gibi…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.