Toplumsal Yaşamımızı Artık O Belirliyor

Ölüm Üzerine…

Muazzez Çörtelek

 

Yaşam üzerine söylenenler kadar çok şey söylenmiş midir ölüm üzerine? İnsanın doğumla başlayan yaşam sürecindeki varoluşunun bir anda, ölüm anı ile birlikte yok oluşa dönüşmesini düşünmeyen olmuş mudur? MÖ 106-43 yılları arasında yaşamış olan Romalı devlet adamı, bilgin, hatip ve yazar Cicero, “Filozofların tüm yaşamı ölüm üstüne düşünmedir” diyor.

 

Bir başka Romalı Manlius ise, “Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır, hayattan sonra  ölümdesiniz; ama hayatta iken de ölmektesiniz” demekte. Benzer bir yaklaşımı ölüm üzerine pek çok sözü olan Montaigne söylüyor: “Dünyaya geldiğiniz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.”

 

Ölüm, ölen açısından bilinebilir bir ‘durum-hal’ midir? Sorunun yanıtı muhtelif. Yaşayanlar ise, ölümü en çok başkalarında yaşarlar ve belki de ölüm, en çok kalanlar için bilinebilir bir durumdur. Shakespeare, “İnsanların aşktan öldüğü yalandır” dese de, geride kalanın durumu yine de en çok sevdiğinden ayrılan, ayrılmak zorunda kalan âşığın aşk acısına benzetilebilir: Bir daha hiç görememek, konuşamamak, yan yana oturamamak, dokunamamak, bakışamamak, küsememek, paylaşamamak… Bedeninde kocaman bir delik olmuştur da insanın, boşlukta, oradan oraya savruluyor gibidir. Yaşı başı da yoktur bu ayrılık acısının; sevdiğinden ayrı düşen herkes bilir bunu, bilir de, bir ölüm daha vardır ki ‘zamansız’ denir, işte ona katlanmak, katlanmak zorunda kalmak öyle derin acılar yaşatmıştır ki insana, “Aman” derler, “aman sıralı olsun da…” 

 

Ülkemizde ise ölüm, burun buruna yaşadığımız bir şey; pek sırayı bekliyor gibi de gözükmüyor. Öyle çok nedenimiz var ki ölmek için; zamanlı, zamansız her türlüsüne öylesine davetkâr davranıyoruz ki! Ölümlü trafik kazalarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyiz. Avrupa’da Rusya ile birlikte başı çekiyoruz. Farkında mısınız, eğitimsizlik deyin, kuralsızlık, özensizlik, dikkatsizlik deyin, ne derseniz deyin, doldurulmayan çukurlardan, kapatılmayan kanalizasyon kapaklarından kayıp giden çocuklar; akıl, bilgi, duygu yoksunu açgözlülerin yaptığı binaların en küçük bir sarsıntıda, hatta sarsıntı bile olmaksızın çökmesi ile yaşadığımız ölümler; hesaplanmadan ya da çok ince hesaplarla yapılan yollar yüzünden taşan derelerin, her yağmurda oluşan sellerin götürdüğü insanlar; depremlerle gelen çığlıklar; terörün yol açtığı onulması çok güç olan yaralar esir almıştır yaşamımızı. Bir başka deyişle, “ölüm esir almıştır yaşamımızı”. Çünkü, toplumsal yaşamımızı ‘ölüm, ölümler’ belirlemektedir artık ve bundan neredeyse gizli bir tatmin bulmaktayız sanki. Yaşamı akıl, bilgi ve duygu ile sarmalamayan toplumların ölümü kader olarak görmesi boşuna değildir. Akıl duraklarına uğramayınca, ölüm durağında söylenecek söz kalmıyor gerçekten. 

 

Yaşam üzerine daha çok düşünmek, aklı, bilgiyi hor görmeden insan değerlerini öne çıkartmak ve çocuklarımıza güzel günler göstermek yükümlülüğümüzdür. Gazetelerdeki yazıları, televizyonlardaki programları, günlük yaşama dair ne varsa her şeyi, kutlamaları, törenleri, gezileri, konferansları, konserleri ve elbette eğitimdeki sürekliliği ölüm değil yaşam belirleyecekse, bireyler olarak da toplum olarak da yaşamın hakkını vermek zorundayız. Yaşama yer açmanın tam da zamanıdır şimdi.

 

Hayyam’dan bir söz ile noktalayayım: “Yaşam doğru olduğu zaman ölüm korkusu yoktur, bizi ölümden yıldıran tek şey yaşamın kötülük içinde geçmesidir.”

 

İstanbul, 31 Ekim 2011

 

____________________

Bu yazı, Yeni Yaklaşımlar’da (www.yeniyaklasimlar.org) yayımlanmıştır.

Not:

- Üstbaşlık İlgilik’e özeldir.

- Yazar’ın İlgilik’te çıkan yazıları:

5.7.2011 Palmiye Devri!

30.9.2011 Kadın Sorunu

 

© 2011 MÇ.ilgilik

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.