Artık Ötmüyor…

Çalıkuşu’nun Ölümü 

Nilgün Serimoğlu

 

 

Diyarbakır Valiliği’nden kaçırılmayla ilgili yapılan açıklamada, “27 Eylül 2011 tarihinde ilimiz Lice İlçesi Birlik Köyü İlköğretim Okulu’nda görevli 3 öğretmenden gece haber alınamaması üzerine yapılan incelemeler neticesinde, öğretmenlerin bölücü terör örgütü PKK mensupları tarafından kaçırıldığı anlaşılmıştır. Olayla ilgili adli makamlarca tahkikata başlanmıştır” dendi.

 

Son kaçırma olayının ardından PKK’nın son 1 hafta içinde kaçırdığı öğretmenlerin sayısı 12’ye yükseldi.

 

 

Yukarıdaki metin İnternet’ten kopyaladığım bir haber metni. Son zamanlarda böyle acı birçok haber saplandı yüreğimize. Fakat bu kez daha farklı bir acı, bir bakıma umutsuzluk duydum. Manevi değerlerin yok olduğu bir dünyaya doğru gidişimizi anımsattı bana… 

 

Değerli Türk romancısı Reşat Nuri Güntekin’in 1922 yılında önce bir gazetede o zamanın deyimiyle tefrika ettiği ve aynı yıl içersinde kitap olarak okuyucuya sunduğu “Çalıkuşu” adlı romanını okumayan çok az kişi vardır. Bu, yatılı okul döneminde haşarı, afacan kişiliği nedeniyle Çalıkuşu diye adlandırılan Feride’nin romanıdır. O zamanın koşullarına göre iyi bir eğitim görmüş olan Feride, gönül yaraları nedeni ile ailesinden kopup kendini öğretmen olarak Anadolu’ya adar. Bazen ağlayarak, bazen gülerek okunan roman boyunca Feride Öğretmen’in serüvenleri okuyucuyu sarar, onunla birlikte yurdun çeşitli yörelerinin çocuklarına, insanlarına yaklaştırır. 1922’den beri romanı okuyan her kız çocuğunun, her genç kızın içinde bir Feride filizlenmeye başlamıştır.

 

Yalnızca Reşat Nuri Güntekin değil, Cumhuriyet döneminin bütün ünlü yazarları öğretmenlik mesleğinin kutsallığına yönelik eserler vermişlerdir. Halide Edip Adıvar’ın “Vurun Kahpeye” adlı romanının kahramanı Aliye Öğretmen’in “Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi! ” sözleri bir Cumhuriyet yemini olarak zihinlere kazınmıştır.

 

Bir çocuk için öğretmen çoğu kez anneden babadan daha öte bir anlam taşır. Ailesinin söz geçiremediği bir çocuk, öğretmeninin istediklerini karşı koymadan yapar. Onun onayını, sevgisini kazanmak çok önemlidir. Öğretmen, bir çocuğa aile ortamından dış dünyaya doğru adım attıran kişidir. Hepimizin unutamadığı bir veya birkaç öğretmenimiz olmuştur. Tüm dünya dinlerinde ve İslamiyet’te öğreten kişi baş tacıdır. Kendi ortamından kopup görev yapmak üzere bir yurt köşesine giden bir öğretmen, artık, o yörenin saygı gösterip koruyacağı bir emanettir. O yöre insanı, kurdu, kuşu hatta eşkıyası ile onun güvenliğinden sorumludur. Öğretmen, o toprak parçasının şerefi, namusudur artık.

 

Ne yazık ki, şimdilerde ne öğretmenin, ne sağlık görevlisinin ne de koruma amacıyla canını insanlara siper eden askerin, jandarmanın, polisin can güvenliği var. Eskiden erkek çocuklarına minik üniformalar dikilir, “Benim oğlum büyüyüp, asker olacak, yurdu koruyacak” denirdi. Askere giden gençler ilk iş resmi kıyafetleriyle resim çektirip “Tüh, tüh maşallah” sesleriyle vitrinlere, ayna kenarlarına iliştirilsin diye yakınlarına yollarlardı. Genç kızlar üniformalı gençlere daha farklı bir hayranlıkla bakardı. İster er olsun, ister general olsun, ister polis olsun, bu insanlar canımızı, ülkemizi emanet ettiğimiz kimseler olarak hep ayrı bir saygı görürlerdi. Terörün tırmandığı son yıllara bakınca gördüğüm şey çok acı. O kadar çok üniforma kana bulandı ki… O gençlere bakanların ağzından “maşallah”dan önce korku dolu bir “Allah korusun!!!” sözleri dökülüyor. Artık asker, polis aileleri, merkezden uzak bölgelerde görev yapanların aileleri uyumuyor. Onlarınkine uyku denemez, olsa olsa korku dolu bekleyiş denir.

 

Şimdi soruyorum nasıl bu duruma geldik? İnsanlık, toplum olarak neye dönüşüyoruz? Dış kaynaklı olsa da kendini kalbinden vuran bir toplum olur mu? Aliye Öğretmen duyulan her acı haberde tekrar tekrar ölüyor. 1922’den beri neşeli, uçarı, idealist bir şekilde şakıyan Çalıkuşu artık ötmüyor. Sustu… Biliyor musunuz? Çalıkuşu da öldü… 

 

 

İstanbul, 28 Eylül 2011

 

 

————————–<0>—————————

 

 

 

 

Yazar Hakkında

 

 

Nilgün Serimoğlu, 1984’te Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Yüksek Opera Bölümü’nü bitirdi, aynı yıl solist sanatçı olarak İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde çalışmaya başladı. Hâlen burada görev yapan sanatçı, yurt içinde ve dışında sahnelenen bazı dramatik operalarda başrolleri seslendirdi.

 

Çok yönlü bir sanatçı olan Serimoğlu, opera sanatçılığının yanı sıra televizyonlarda koordinatörlük ve sunuculuk görevlerinde bulundu, film ve dizilerde seslendirmeler yaptı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Foniatri Bölümü’nde uzman olarak da çalışan Serimoğlu’nun, bir televizyonda da kendi adıyla hazırlayıp sunmakta olduğu bir izlencesi yayımlanmakta. Bir televizyonun yarışma izlencesinde eğitmenlik ve jüri üyeliği yapmış olan Serimoğlu, bir tiyatro ödülü etkiliğinde de jüri üyesi.

 

Serimoğlu’nun yayımlanmış bir romanının dışında basım aşamasında iki romanı ile sunum tekniklerine ilişkin bir inceleme-araştırma kitabı var. Nilgün Serimoğlu, bazı gazete ve dergilerde köşe yazısı yazıyor; kurumlara, sanatçı, politikacı ve üst düzeyde yöneticilere ses, diksiyon, topluluk karşısında konuşma, beden dili ve etkili sunum teknikleri eğitimleri veriyor.

 

____________________

Bu yazı, 5.10.2011 tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayın organı Bizim Gazete’de yayımlanmıştır ( http://www.tgc.org.tr/bizimgazete.asp ).

 

Not: Üstbaşlık İlgilik’e özeldir.

 

 

© 2011 NS.ilgilik

 

 

 

 

 

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.