İşte Buraya Yazıyorum

Bunlar Tatsız İşler

 

 

Bu yazının yazılmasının sorumlusu küçük kızkardeşimdir. Baştan söylemiş olayım. Baştan söylemem gereken bir şey daha var, sıkıcı gelebilecek olsa da arada bir bazı sözcüklerin anlamlarından söz edeceğim. Bu durumlara canı sıkılanlar var, şimdiden özür diliyorum kendilerinden.

 

Geçenlerde, bu yazıdan sorumlu tuttuğum kardeşimle telefonla konuşuyorduk, ne var ne yoktan sonra söz nasıl oldu da oralara geldi, ne dese yeridir? Son dokuz yılda elden çıkarılan değerlerden söz eden bir yazı okumuş, pek üzgünmüş. Örneğin, Başak Sigorta da bir şeymiymiş… SEKAlar filan da… Ben bu anısı babadan gelme SEKA’ya, Başak Sigorta işine ve bu gidişle memlekette halis muhlis yerli malı sigorta şirketinin kalmayacak oluşuna pek üzülüyorum ya, beni can evimden vuracak, bu konulara yeniden sarılmamı sağlayacak… Fikri bu. Kös kös oturmama, son günlerde iki satırlık bir iş bile çıkarmayışıma gönlü razı gelmiyor besbelli. Beni hayata bağlamak için, “ETİ Gümüş AŞ, Krom AŞ, Elektrometalurji AŞ, Seydişehir Alüminyum AŞ, Mazıdağı Fosfat Tesisleri, Bakır AŞ, Çayeli Bakır, …” diye saymaya başladı.

 

Kardeşimin bu sıraladıkları, son seçimden az biraz önce ‘Kalkınma Bakanlığı’ namıyla yeni bir bakanlık kuran Adalet ve Kalkınma Partisi önderlerinin, iktidarları sırasında, yönetmekle görevli oldukları ülkenin elinden çıkardıkları değerlerdendi.

 

‘Kalkınma Bakanlığı’ dediğin şey n’apar? Ülkenin kalkınmasını sağlar, değil mi? İşte, hazretler de, bakmışlar, elde hazır buldukları kalkınma araçlarını ‘özelleştirme’ denen yöntemle satıp savmanın sonuna gelindi, elde mal kalmadı, biz de bir yeni bakanlık eliyle yeni yeni özelleştirilecek şeyler yaratıp bir yandan kalkınma sağlarız, sonra da bunları özelleştirip birilerini kalkındırırız, demişler zahir.

 

‘Kalkınma Bakanlığı’… İki işlevli çok yarayışlı bir şey, güzel bir alet. Akıl edenlere aşk olsun… Bugünün anlayışına da fevkalade uygun. İşte, sözcüklerin anlamlarından söz etmenin sırası da gelmiş oldu: kalkınma, ‘durumunu düzeltme, adım adım gelişme, ilerleme, zenginleşme’ demek; kalkındırma da, ‘kalkınmasını sağlama’ oluyor hâliyle. Bir de ‘kalkındırılma’ diye edilgen bir laf var, ona değinmeyeyim.

 

*

Benim bir dünürüm var; Burdur’dan. Bildim bileli, şekerleri memleketten gelirdi. “Gelirdi” demem, bu tatlı akışın son yıllarda azala azala artık kesilme noktasına gelmiş olmasından. Nedeni, az bir şey topraklarını işlesin diye verdikleri yarıcının, “Artık pancar ekmiyorum” demiş olması. Buna bizim dünürün aklı ermiyordu. Allahı var, yarıcının arkasından açıkça kötü bir şey söylemese de, benim sezişime göre, işin içinde bir şeyler olduğundan kuşkulanıyordu sanki. Ama asıl, öz şekerinin acımasına yanıyordu.

 

Özelleştirmelerin kızkardeşimin ciğerini pek derinden yakmış olduğunu, dünürümün de, kendi malı olan yılda bir çuvalcık şekerden yoksun kalıp ağzının tadının kaçtığını görmem beni olabildiğince etkiledi. Ve başladım şeker sanayimizin geçmişine, bugününe ve geleceğine bakmaya.

 

Bizler, bizler dediğim 1935’liler, ilkmektepte şu bilgiye sahip olmakla pek gururlanırdık: “DÖRT şeker fabrikamız vardır: Uşak, Alpullu, Eskişehir, Turhal!” Belki ‘gururlanmak’ sözü çocuklar için fazla iddialı oldu, hadi, sevinçle dolardı gözlerimiz, diyeyim.

 

Bunlardan hangisi ilkti, hangisi dördüncüsü, bunu bilir miydik, hatırlamıyorum; ama bu fabrikaların adlarını su gibi içtiğimiz aklımdam hiç çıkmıyor. Turhal Tokat’ın ilçesi; ben, Turhal’ı başta söylerdim. Bunu hatırlıyorum. İlkinin Turhal Şeker Fabrikası’nın olmadığını biliyordum, ama Tokat’tayız ya ve Tokatlıyım ya, onu başta söylemenin cinliği benim çok hoşuma giderdi. Yıllar yıllar sonra, ’80lerin sonlarına doğru, rahmetli Kâzım Taşkent’ten sigortacılığımızın tarihçesini dinlemek için önçalışma yaparken bu büyüğümüzün Turhal Şeker Fabrikası’nda da büyük emekleri olduğunu öğrenmiştim. Turhal, dördüncüsüydü, ilk şekerini 19 Ekim 1934 günü kesmişti.

 

*

Ve bir haber başlığı: “Ekimi yasaklanan pancarın şeker fabrikaları da kapatılıyor”. Şu içinde bulunduğumuz günlerin özetinin özünü dile getiriyor. IMF’ye muhtaç değiliz artık, değil mi? Ama ne oluyor? Bu ‘örgüt’ün talimatları uygulanmaya devam ediyor: pancar ekiminin sınırlandırılmasının doğal sonucu olarak, bulundukları bölgelerde yeterli pancar üretimi olmadığı gerekçesiyle şeker fabrikalarımız ardı ardına kapatılıyor. Bu uygulamaya dair son haber, Susurluk ve Çarşamba şeker fabrikalarının da kapatılacağını bildiriyor.

 

Haberi okurken aklıma bir sözcük takıldı: Kampanya. Sözlüklere bakılırsa, bu İtalyan menşeli sözcük, ‘siyaset, ticaret, kültür vb. alanlarda belirli bir süre içinde bazı etkinliklerin ortaya konduğu dönem’ demeye geliyor. Diyelim, bağış kampanyası, indirimli satış kampanyası, okullulaşma kampanyası… Ha, bir de seçim kampanyası… Demokrasi işte bunsuz olmaz. Bizde taa ’46’dan beri olagelen bol öpüşmeli bir hoşluk! Adaylar, seçilme şanslarını artırabilmek uğruna neler neler deyip neler neler yapmazlar…

 

Kampanya sözünü ilk kez vaktiyle bir pancar havzası olarak da bilinen Tokat’ta duymuşumdur. O tarihlerde, “Yeter! Söz Milletindir” efsane sözü piyasaya daha çıkmamıştı. Yani, seçim kampanyası falan yoktu. Ya ne vardı? Pancar alım kampanyası vardı. “Pancar alım kampanyası şu tarihte başlayacak, şu tarihte bitecek.”

 

*

Geçen haftanın sonlarında gazeteden o biraz yukarılarda dediğim haberi okuyorum: “Çarşamba şeker fabrikasında da 1998-1999 kampanya döneminden 2010-2011 kampanya dönemine kadar olan dönemde, sözleşme yapılan çiftçi sayısı 9 bin 849’dan 1074’e, pancar ekilen alan miktarı 8 bin hektardan 780 hektara, fabrikada işlenen pancar miktarı 401 bin tondan 82,3 bin tona, üretilen şeker miktarı 38  bin 410 tondan 6 bin 895 tona, çalışan personel sayısı 576’dan 367’ye, üretim yapılan gün sayısı ise 127 günden 40 güne kadar geriledi.”

 

*

“Başarılı gidiyorsunuz beyler” diyeceğim demesine de, kardeşimin ciğerinin yanmasına, dünürümün öz şekerinin acımasına, benim son günlerde kös kös oturup  iki satırlık kalem yürütmeyişime, şeker işçilerinin de yapacakları hak aramalarında soluyacakları biber gazına sebep olanlar ile olacaklar, en azından şekercileri bir dinlemezler mi?

 

Attilâ İlhan’ın ‘Kurtlar Sofrası’ romanının kahramanı gazeteci Mahmut Ersoy ne diyordu? “Memleket bir kurtlar sofrasına döndü mü, isyan haktır.” Bu sözün çıkış noktası, koca İlhan’ın dile getirip bir kâğıda not düştüğü “Durum bu mertebeye gelmişse isyan haktır” düşüncesidir.

 

Durduk yere ağzımızın tadı niye kaçsın? Maksat ulusça birlikte şeker yemek, başka şey değil.

 

 

İnal Karagözoğlu

24 Ağustos 2011

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Ağustos 25, 2011 at 15:46

    Şeker Bayramınız kutlu olsun!

  2. Oya Özdemir said,

    Eylül 17, 2011 at 20:14

    Sayın Karagözoğlu,
    Bu güzel yazıyı yazmanıza neden olan Sevgili Kardeşinize ve her ne kadar "ŞEKER SAĞLIĞA ZARARLI" ise de bir çuval şekerden yoksun olan Sevgili Dünürünüze ÖNCELİKLE, SONRASINDA DA Size TEŞEKKÜRLERİMİ SUNARIM. Ancak, kızkardeşinize biraz kırgınım "BAŞAK SİGORTA A.Ş."yi es geçmesi nedeniyle… Çünkü, BAŞAK SİGORTA çoğumuzun hayatında önemli pay sahibi olduğu gibi SİGORTA SEKTÖRÜ'nde de pek çok ilklere imza atmış BİR SİGORTA ŞİRKETİ'ydi. Neyse ki, EMEKTARLARI ADINI, ÇEŞİTLİ TARİHLERDE TOPLANARAK YÂD EDİYORLAR VE KURDUKLARI BAŞAK AKRABALIĞIYLA ACI, TATLI GÜNLERİNDE BİRBİRLERİNİN YANINDA OLABİLİYORLAR.
    Sn.Karagözoğlu, Ne mutlu ki, ATATÜRK SEVGİSİ YANISIRA, VATAN, MİLLET, "YERLİ MALI, YURDUN MALI, HERKES ONU KULLANMALI…" V.B. DEĞERLERLE yetişmiş bireyleriz.
    Ancak, var olanları hunharca yok edip ardından ORGANİK adı altında birkaç misline sahip olmanın mutluluğunu yaşarken, "NİYE BÖYLE OLDU?" sorusunu sormayıp MİRAS OLARAK KALAN NE VAR??? AÇGÖZLÜLÜĞÜYLE az biraz kalanı da elden çıkartmaya çalışıyoruz. Mâlumunuz İLERİ DEMOKRASİ dönemi yaşadığımız söyleniyor ama, ben İDRAK EDEMİYORUM. Neyse, görenler yüzde elliye ulaştı da.. Hükümetin icraatı yerine göre Devlet'e, Devletin icraatları da Hükümet'e tenis topu misali aktarılmakta..
    TEŞEKKÜRLERİMİ YİNELER, SAYGILARIMI SUNARIM.
    Oya Özdemir 

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.