‘AmbassaLeak 1938’

Oysa Her Şey Apaçıktı

 

 

Bazı şeyler vardır, efsaneleşirler. Bazen bu, onların efsaneleşmeye değer olduklarından kaynaklanmaz, insanevladının gereksindiği bir olgu olarak çıkar ortaya. Sözlü tarih, kimisi yazıya dökülmüş efsanelerle dolu… Şimdiki zamanda bile böyle şeyler görülüyor. Pek çoğu da şehir efsanesi… Bir de efsaneleşmiş gerçekler var.

 

Lafı uzatmayayım, -bu yazının uzun olacağı doğuyor içime- bizim millet de efsanelere pek yatkındır hani… Aha benim buradan akşam vakti ver ağzına, yatsıya varmaz İnceburun’dan Beysun’a, Avlaka Burnu’ndan Aras Irmağı’nın ucuna kadar varır; bu arada, türlü değişikliklere uğramış olarak dört bir taraftan sana da ulaşır, şaşar kalırsın. Eğer konu genelağa (internete) düşmüşse esasta pek bir değişiklik olmaz, ama bu sefer de, milyonlarca metnin arasında özgün olanı hangisi diye araştırmaktan helak olursun. İşte bunlardan biri de, Majesteleri’nin Ankara Büyükelçisinin yazdığı bir kripto*. O, efsaneleşmiş bir gerçek…

 

Bizim eksiğine gediğine aldırmaksızın kestirmeden ‘İngiltere’ dediğimiz Birleşik Krallık’ın 1933-39 yıllarındaki Ankara büyükelçisi Sör (Sir) Percy Loraine yazmış bu gizli arizayı. Sör Lorain, öyle böyle bir kişi değilmiş, ‘12’nci Baronet’ payesine de sahip bir muhteremmiş… Bizim için önemli olan yanı ise, Mustafa Kemal Atatürk’le öbür diplomatlardan daha sık ve daha uzun süreyle görüşebilmiş olması, ona yakınlığı. Ve işte bu beyefendi, Atatürk’ün ölümünüden kısa bir zaman sonra, 25 Kasım 1938 günü bir gizli mektup kaleme almış ve ilgili makama telgrafla sunmuş. İşin efsaneleşmesine gelince… Bu da daha çok, bu mektuba “Kırk yıl boyunca açıklanmayacak” diye bir damga vurulmuş olduğu söylentisinden kaynaklanıyor bence.

 

Ne zaman gün yüzüne çıkmış bu belge? Gerçekten kırk yıl sonra mı? Söylenlere bakılırsa, bizde 1997’de. Yerinde ne zaman yayımlanmış, bilgi edinemedim.

 

Şimdi de, Atatürk olgusuna tamamen olumlu yaklaşan Sör Percy Loraine’in bu 13 maddeden oluşan kriprosundan geniş bir alıntı yapayım:

 

“- Bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların birçoğu, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki, onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.

 

- Görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

 

- (Onu,) onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine’deki bazı bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.

 

- Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım. 

 

- H. C. Armstrong’un ‘Grey Wolf (Bozkurt)’ adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlakdışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklayarak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan birçok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.

 

- Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok; ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da, Atatürk’ün doğuştan gelen faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

 

- Atatürk’ün iddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır.  

 

- Atatürk, Türkiye’de ‘evetçi’ olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü.

 

- Korkarım, gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi, ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette idari fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususları bir kenara iter ve tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin hâkim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hâkimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak, onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk’ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.

 

- Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.

 

- Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet’in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak Doğu’nun bu bölgesinde dikkat çekici bir biçimde daha geniş kapsamlı barış sağlanmıştır.

 

- Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başarabilmişti.

 

O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır.

 

İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.”

 

Bu saptamaları, gerçeğin anlatımı olarak görüyorum. Nedeni, Osmanlı’nın yıkılışında payı olan¹ bir ülkenin çok ülkeler görmüş, pek çok olaya tanıklık etmiş olan bu deneyimli dışişleri görevlisinin ‘Türkiye Cumhuriyeti’ gerçeğini anlamış olduğuna olan inancım.

 

*

Sör Percy Loraine’in Atatürk’e ilişkin değerlendirmeleri olumlu. Ancak, “Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti” sözlerinde bir çelişki yok mu? ‘Din karşıtı’ bir kişi için nasıl olur da “‘günah’tan nefret ederdi” denebilir? ‘Günah’ sözcüğü dinsel bir kavram değil mi? Din karşıtı bir kişi, bir dinsiz, her türlü kötülüğe karşı olamaz mı? Olabilir elbette. Onun bu davranışını “günahtan nefret ederdi” diye anlatmak yanlış olur. Ayrıca, Atatürk dine değil, dini, ‘cemaat-siyaset-ticaret-hıyanet’ masasında meze edenlere karşıydı. Bunun kanıtı, yaptığı işler…

 

Peki de, Sör Percy Loraine’in gizli mektubu neden bir efsaneye dönüştü?

 

Başlarda dediydim, Sör Loraine sıradan bir kişi değil; o, her şeyden önce Majesteleri’nin elçisi olarak tanınır, bilinir; ikincisi, dedelerimiz, ‘İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ diye bir oluşuma tanıklık etmişler.. bizlere kadar bulaşmış bir ‘İngiliz’ hayranlığı var.. babamdan duymuşumdur, “Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl” derdi alaylı alaylı.. bense, ne saklayayım, uçurtmamın ipinin İngiliz sicimi oluşuyla övünmüşümdür; ve üçüncüsü de bence bilgisizlik. Evet evet, cehalet… Cehalet zor zanaattir; rahmetli bir büyüğümüm sık sık yinelemek zorunda kaldığı bir söz vardı: “Bu kadar cehalet tahsille mümkündür” derdi; yani, dört dörtlük bilgisiz olabilmek için bilgisizlik öğrenimi görmek gerekir.

 

Tam bu sırada şu soru da geliyor aklıma: “Ya” diyorum, “elin İngilizi Mustafa Kemal Atatürk için kötü şeyler yazsaydı, işte o zaman seyreylerdik efsanenin dik âlâsını…” Yani, durum da gösteriyor, Büyük Kurtarıcı’ya nefrete varan bir ‘sevgi’ gösterenler ne de büyük bir birliktelik oluşturmuş… Hatırlıyorum da, bu birlikteliğin içinde yer alan yazar-çizerlerimizden birisi yazısına şu yargısıyla girmişti²:

 

Artık hepimiz ucundan kenarından ‘yapay bir görüntüyü’ gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık. Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir ‘sahtelikler’ cumhuriyeti.”

 

Ardından da sözü ‘Selanikleşmenin başı’na, Mustafa Kemal’e getirmişti:

“Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten ‘Batılı’ bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı. Birincisi ‘lider’ olmak. İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak. Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar…

İlk amacına ulaştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.”

 

Eee, sonra n’olmuşmuş? Özetleyeyim:

“İkincisi ise ‘zordan’ daha zordu. Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak, bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir ‘kişinin’ kararıyla olacak iş değildi. Hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Önerdiği ‘iyiliğin’ kabul edilmemesine sinirleniyordu. Zorla ‘şapka’ giydirdi, Batı müziği dinlettirdi, dans ettirdi. Yönettiği insanlara ‘yabancı’ biri olarak kaldı. Muhalefetle karşılaştı. Müslümanlar, ‘Batılı’ hayat tarzını reddediyorlardı. Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen ‘eşitliği’ istiyorlardı. Demokratlar, ‘diktatörlüğüne’ karşı çıkıyorlardı.

Korkunç bir baskı uyguladı. Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla ‘irticacılar’ olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu. Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı. Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı. İnsanlar kendi ülkelerinde söz hakkına sahip olamadılar. Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu ‘Selanikleşme’ hareketine ‘Atatürk ilke ve inkılâpları’ adı takıldı, bunlara uymayanlar ‘devlet düşmanı’ ilan edildi.

Bugün hâlâ ‘Selanikliler’ ile Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz. Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, ‘Selanikleşme’ hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar. İşin ‘şakacı’ yanı ise buna ‘Atatürkçüler’in karşı çıkması. Onlar hâlâ bunun ‘Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz’ olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak. Bırakın da yapsınlar.”

 

Yazarımıza esaslı bir tasdik gecikmemişti³:

 

“Evet Cumhuriyet’ten sonra bütün Anadolu’yu büyük bir Selanik haline getirmek istemişlerdi. Beyler, beyefendiler, efendiler gidecek, yerlerine mösyöler gelecekti. Hanımlar, hanımefendiler, muhadderat-i islâmiye gidecek, yerlerine madamlar matmazeller gelecekti.”

 

Bu destek yazısında, desteklenenin söylemeyi unuttuğu şeyler de vardı; her bir olay bağlamından soyutlanarak sıralanıyor, her bir kötü şey ‘Selanikleşme hareketi’ne mal ediliyordu. İşte birkaçı:

 

- İstiklal Mahkemeleri kuruldu, hayli adam asıldı. Kürt beyleri ve eşrafı sürüldü, dehşetli bir terör kasırgası estirildi.

- İçki bütün yurdu sardı.

- Zina aldı yürüdü; zinayı suç sayılmaktan çıktı.

- Nikâhlı karını onun arzusu olmadan yatağa davet etmek bile suç oldu. Karısıyla yatamayınca adam ne yapacak? Zina!

- Uyuşturucu kullanma yaşı ona kadar düştü.

- Zina, bina, cinayet… Tavuk gibi adam boğazlanıyor.

- Türkiye Ortadoğu’nun Japonyası olabilirdi, ama Büyük Selanik projesi yüzünden olamadı.

- Büyük Selanik uğruna halın bütün geleneklerine savaş açıldı, devirmedik sosyal ve kültürel kurum bırakılmadı: medreseler, tekkeler, zaviyeler kapatıldı; bir ara Ezan-ı Muhammedi okumak yasaklandı; loncalar, ahilik teşkilatı, fütüvvet ahlakı yok edildi. Bunlar gidince anarşi, kaos, kargaşa geldi.

- Türkiye halkı, (yeni bir alfabeye geçilmesi yüzünden) atalarının mezar taşlarını okuyanaz oldu.

- Toplumda barış ve uzlaşma kalmadı.

- Yoğun bir kirlilik ve kokuşma içindeyiz.

- Mevlana Müzesi var, Mevlana Dergâhı yok.

- Ayasofya camilikten çıkartılıp da müze yapıldı.

- Yurtta sulh cihanda sulh… Bizde iç savaş var. Bunun masrafı ülkeye, halka, devlete bir trilyon dolara patlamış.

- Hani şapka bizi medeniyet ufuklarına fırlatacaktı? Dünyada şapka giyen kaç kişi kaldı?

- Sarıklı, sakallı, cüppeli, çarşaflı İran nükleer enerji, uçak sanayii kurdu da biz niçin kuramadık?

- Fesin ilerlemek veya gerilemekle ne alakası vardı?

- Müslüman Türkiye’nin yerine Büyük Selanik medeniyetini kuramadılar. Tam Büyük Selanik olamadık ama hayli Selanikleştik.

- Bina, zina, cinayet, içki, fışkı, riba, alavere dalavere, kokuşma, bulanıklık… Lüks, sefahat, gösteriş, aşırı tüketim, bir sürü beyinsizlik.

- Mafyalar, çeteler, rant ekonomisi…

- Sosyal adaletsizlik. Mutlu ve putlu bir azınlık… Mutsuz, sıkıntılı bir çoğunluk.

- Gösterme bir demokrasi. Adam 12 yaşından küçük çocuğuna din ve Kur’ân dersi verdiremiyor. Aman irtica olmasın!..

- Müslüman Türkiye… Büyük Selanik… Uygar olalım derken muygar olduk. Muygarlık ne demek?.. Türkiye’nin haline bakınız, ne demek olduğunu anlarsınız.

 

*   *   *

Sör Percy Loraine’in gizli mektubu, yazıldığı günlerin pek çok gerçeğini dile getiriyor. Bu belgeye ‘efsane belge’ muamelesi çekmek ve mal bulmuş Mağribi gibi elden ele dolaştırmak ise, bilgisizlikten kaynaklanıyor. Eğer, kendi tarihinin en azından 19’uncu yüzyılın başlarından bugüne kadarki bölümünü bilmiyorsan hem bu gülünç duruma düşersin hem de ‘Selanik’ hikâyelerine kanarsın… Ve her bir şeyler layık olduğun biçimde gelişir.

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 1 Temmuz 2011

 

 

___________________

¹ Mayıs Vakası _ Kraliçe’nin Gölgesinde Dört Gün yazısından:

 

«İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne gelince…

 

Bu, İngilizler’in başını çektiği uzlaşık devletlerce (İtilaf Devletleri’nce) ele geçirilmiş olan Osmanlı ülkesinde, zamanın Osmanlı padişahı ile sadrazamının da aralarında bulunduğu bir bölük yurtsever (!) insan tarafından kurulan bir dernek! Bu oluşumun fikir babası görünümündeki bir üyesi de, o tarihte dahiliye nazırlığı (içişleri bakanlığı) koltuğunda oturan gazeteci Ali Kemal’di.

 

İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin 20 Mayıs 1919 tarihli kuruluş bildirgesinde yer alan “… İngiltere devlet-i fahimesinin muavenet-i hayırhahanesiyle memalik-i Osmaniye’nin temin-i vahdet ve hukuku için ‘İngiliz Muhipler Cemiyeti’ namıyla bir cemiyet teşekkül etmiştir” tümcesini Osmanlıcadan arındırmaya çalışayım: “… Yüce İngiltere Devleti’nin iyilikseverliğine dayanan yardımıyla Osmanlı ülkesinin birlik ve haklarının güvenliğini sağlamak üzere ‘İngiliz Dostları Derneği’ adıyla bir dernek kurulmuştur.”»

 

² http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-buyuk-selanik.htm

(Ayrıca bkz. Ve Anlayabildiğim Kadarıyla… )

 

³ http://www.milligazete.com.tr/makale/buyuk-selânik-140211.htm

 

* Kaynak:

Sör Percy Loraine’in kriptosu konusunda http://www.add-kesan.com/anilarla_ata/gizlimektup.html bağlantısındaki metinden yararlandım. İK

 

Güncel: 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı…

 

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Gökhan said,

    Temmuz 15, 2011 at 16:27

    Gerçekte böyle bir "Sör" var mı?Komplo teorilerini seviriz ya…Biraz kafa bulandıralım.Genelde söyleyecek sözümüz olmadığında böyle bir kaçamak yaparız.
    Komedya……
    Yoksa zamanında birilerinin demek istediklerini,"efsane bir mektupla" dile getirmesi mi?
    Nedendir bilinmez ,ülkemizde işin uzmanları kalkıp 2+2 4 eder dese,"ecnebi" birisi çıkıp hayır bu 5 eder dese ,tüm millet bu kişiye itibar eder.1Dört eder"diyenerder bir elleriyle saçlarını parmaklarıın arasına alıp, kafalarını kaşır.
    Güleriz ağlanacak halimize….

  2. İnal Karagözoğlu said,

    Mayıs 4, 2014 at 07:54

    Bugün bir konuda araştırma yaparken baktım, yukarıdaki yazımda Ahmet Altan’ın Büyük Selanik yazısı için verdiğim Taraf ve Milli Gazete gazetelerine ait bağlantılar yanıt vermiyor; yazı bu alanlardan kaldırılmış olabilir. Yazıya şu bağlantıdan ulaşılabiliyor: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8564 .

    Yanıt vermeyen bağlantılar:
    Taraf gzt.: http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-buyuk-selanik.htm
    Milli Gazete gzt.: http://www.milligazete.com.tr/makale/buyuk-selânik-140211.htm

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.