Gördüğüm Lüzum Üzerine

İsmet Paşa’yı Bir Kez Daha Dinliyorum

 

 

«“Efendiler!

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

‘Lale Devri’ Deyince…

“Biz Lale Devri Çocukları mıyız?!”

 

 

Sorum bu.

Kendimce yanıtlamaya çalışayım:

Lale Devri, bilmeyen yoktur, Osmanlı Devleti’nde 1718-1730 yılları arasında yaşanan dönemin adı. Özetle, Osmanlılar’ın Avusturya’yla imzaladığı Pasarofça Antlaşması’yla başlayıp 1730 yılında çıkan Patrona Halil Başkaldırısı’yla sona eren on iki yıllık bir dönem… Bu dönemde padişah III. Ahmet, sadrazam da Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'ydı. ‘Osmanlı’nın zevk ve sefa dönemi’ olarak bilinen Lale Devri, adını, o dönemde İstanbul'da yetiştirilen ve zamanla ünü dünyaya yayılan lale çiçeğinden alıyor.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Silik, Soluk, Kimliksiz, ‘Gölgesiz’…

Palmiye Devri!

Muazzez Çörtelek

 

Epey oluyor, bir akşamüzeri Edirnekapı yönünden Vatan Caddesi’ne doğru ilerlerken, Bulvar’ın ortasına yola koşut olarak dikilen palmiye ağaçlarının, yeni yanmış şehir ışıkları altındaki uzayan görüntüsüyle karşılaştığımda öylesine şaşırmıştım ki, kendimi tutamamış tek başına olmama rağmen kahkahalarla gülmeye başlamıştım. İstanbul’da mıydım gerçekten, yoksa Akdeniz sahillerinde, Kuzey Afrika ülkelerinden birinde ya da Dubai’de filan mı geziniyordum?

Vatan Caddesi, İstanbul’un eski caddelerinden biri sayılmazdı. Hatta bazı şehir plancıları, mimarlar ve sanat tarihçileri 1956-1957 yıllarında açılan bu cadde için ‘İstanbul’un bağrına dikilen direk’ veya benzeri tanımlar kullanırlardı, ama çevresinde eski yapılar vardı ve aradan geçen elli yılı aşkın sürede şehirle bir bütünlük kurmaya çalışmıştı. İstanbul’un ağaçları dediğimizde ise çınarların, ıhlamurların, erguvanların, atkestanelerinin, meşelerin yanında palmiye, kesinlikle aklımıza ilk gelen ağaçlardan biri değildi.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

‘AmbassaLeak 1938’

Oysa Her Şey Apaçıktı

 

 

Bazı şeyler vardır, efsaneleşirler. Bazen bu, onların efsaneleşmeye değer olduklarından kaynaklanmaz, insanevladının gereksindiği bir olgu olarak çıkar ortaya. Sözlü tarih, kimisi yazıya dökülmüş efsanelerle dolu… Şimdiki zamanda bile böyle şeyler görülüyor. Pek çoğu da şehir efsanesi… Bir de efsaneleşmiş gerçekler var.

 

Lafı uzatmayayım, -bu yazının uzun olacağı doğuyor içime- bizim millet de efsanelere pek yatkındır hani… Aha benim buradan akşam vakti ver ağzına, yatsıya varmaz İnceburun’dan Beysun’a, Avlaka Burnu’ndan Aras Irmağı’nın ucuna kadar varır; bu arada, türlü değişikliklere uğramış olarak dört bir taraftan sana da ulaşır, şaşar kalırsın. Eğer konu genelağa (internete) düşmüşse esasta pek bir değişiklik olmaz, ama bu sefer de, milyonlarca metnin arasında özgün olanı hangisi diye araştırmaktan helak olursun. İşte bunlardan biri de, Majesteleri’nin Ankara Büyükelçisinin yazdığı bir kripto*. O, efsaneleşmiş bir gerçek…

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Improve the web with Nofollow Reciprocity.