Anılara Dalınca…

Her Şey Rüzgâr Gibi

 

 

 

Dışarıda olmaz değil, ama bizde pek sık görüyorum, şarkıların bestecileri, güftecileri yok sayılıyor; başköşeler onları söyleyenlere veriliyor hep… Falancanın şarkısı, filancanın şarkısı… Kısacası, şarkılar söyleyenleriyle anılıyor.

 

Ben bu duruma çok bozuluyorum. Ve bu değerbilmezliği eş dost arasında zırt pırt dile getiririm; bazen de, yazılarımda bir punduna getirip eleştirimi iki satır arasına koyuveririm. Bunu yapınca da pek mutlu olurum…

 

Öte yandan, bazı şarkılarımız vardır, sahipleri bilinmez. Bilinmezlikleri olan türkülerimiz de az değil: kim ne zaman, nerede ve kimden derlemiş? Bu sorulara güvenilir bir yanıt bulamazsınız. Oldum bittim bu ‘gereksiz’ şeyler de merakım olmuştur.

 

*

Bir zamanlar, ‘Yağmur’ adında çok tutmuş bir şarkı vardı, bir adı da ‘Yağmurun Sesine Bak’… Beni şu dediklerimi yazmaya oturtan şey, dün, genelağdaki bir yerde bu şarkıyla ilgili birkaç ilginç açıklamaya rastlamam oldu. Bazı müzikseverleri bir araya getiren bu paylaşım alanında ‘Yağmur’a ilişkin neler denmiş, konunun temeline değinenleri özetleyeyim:

 

- «Vedat Yıldırımbora ile Orhan Gencebay çok uzun yıllar beraber çalıştılar. Gencebay’ın ‘Yağmur’da etkisinin olduğu kesin; hatta, “Tamamen onun” demekten kendimi alamıyorum. Kasetlerde “Söz ve müzik: Yıldırımbora” yazıyor; ama, şarkı Yıldırımbora’nın olsa bile, Gencebay’ın adı müzikte de aranjelerde de açık olarak geçmelidir.»   

 

- «Yıldırımbora, en az Gencebay kadar güçlü bir müzisyendir. Ona ait eserler için, sırf benziyor diye “Bu şarkı Gencebay’ın eseridir” demekten vazgeçmelidir.»

 

- «Erkin Koray’ın plaklarında ‘Yağmur/Yağmurun Sesine Bak/Yağmurun Sesi’ parçaları için “Söz-müzik: Vedat Yıldırımbora” diye yazıyor. Buna karşılık MESAM’da ‘Yağmurun Sesi’ diye arayınca, “Besteci-söz yazarı: Orhan Gencebay” bilgisi çıkıyor. İşin ilginç yanı, MESAM’da Yıldırımbora’ya ait hiçbir kayıt yok.»

 

- «Bu şarkı Orhan Gencebay tarzı bir müziktir. Bazı konular aslında hâlâ tartışmaya açık: ‘Yağmur’ plağının üstünde “Söz müzik: Vedat Yıldırımbora” yazmasını somut delil olarak görmüyorum; çünkü, bazı eserler gibi bu da şaibeli bir eser.»

 

Hadi bakalım… Ne yapacağız şimdi!?

 

Ben baktım:

 

Önce şunu belirteyim, dünya kadar ‘yağmur’lu şarkımız var. Bunlardan ikisi, Orhan Gencebay’ın ‘Yağmurun Sesi’ ile ‘Yağmur Olsan’ adlı şarkıları. Sözünü ettiğim paylaşım alanında ‘Yağmur Olsan’ın adı geçmiyor. Bu parçayı bulup dinledim, ‘Yağmur/Yağmurun Sesine Bak’la hiç ilgisi yok; ne sözü ne de müziği benziyor. Evet, Türkiye Musıki Eseri Sahipleri Meslek Birliği – MESAM’daki kayıtta, bu iki yapıtın hak sahibinin hem söz hem de beste olarak Gencebay olduğu görülüyor; ve dendiği gibi, burada ‘Vedat Yıldırımbora’ adına rastlanmıyor.

 

Bu edindiğim bilgiler konuyu bir sonuca vardırmaya yetmedi tabii; ben de ‘Yağmur’u eşelemeye yöneldim. İlk ağızda karşıma şu özet bilgi çıktı: “Bu şarkının bestecisi Yıldırımbora’dır. Parçanın aranağmesi, Mısırlı müzisyen Abdülhalim Hafız’a aittir. Şarkıyı önce Mine Koşan ardından da Erkin Koray okudu (45’lik -1971).”

 

Şunu da söleyeyim, ‘Yağmurun Sesine Bak’ parçasının ilk biçimine ‘özgün’ dersek, bununla hüzünlenebilirsiniz, hatta, şark usulü kıvırabilirsiniz de; hızlandırılmışıyla da disco’larda tepinebilirsiniz… Şarkıda böyle bir gelişme var.

 

Önceki paragrafta bir sözcüğü tırnak içinde verdim: ‘özgün’. Onu tırnaklamamın nedeni, içime kurt düşmüş olması. Ne deniyordu? “Parçanın aranağmesi, Mısırlı müzisyen Abdülhalim Hafız’a aittir.” Ben de işte bu sözden hareketle araştırdım ve şunları buldum: ‘Esmer Bülbül’ diye anılan Hafız, 1929-77 arasındaki kısa ömründe Arap dünyasının en tanınmış müzisyenleri arasında yer almış bir sanatçıymış. Ümmü Gülsüm, Muhammed Abdülvehab ve Ferid el Atraş’la birlikte Arap müziğinin dört büyüklerinden biri olarak kabul ediliyormuş. ‘Mısır’ın altın sesi’ unvanını kazanan sanatçının en tanınmış yapıtlarından biri de Zey el Hava’ymış. ‘Aşk Gibi’ ya da ‘Rüzgâr Gibi’ diye bir ad verilebilecek bir şarkı…

 

*

Radyoculuğumuzun geçmişini bilen pek kaldı mı? ‘Ümmü Gülsüm, Abdülvehab, Ferid el Atraş’ adları beni çok eskilere, sinemayı tanıdığım ilk yıllara götürdü. Tokat’tayız… ‘Arap filmi’ dedikleri Mısır filmleri de geliyor; afişlerde bu adlar da var. Bir de, ‘Türkçe sözlü ve Arapça şarkılı’, ‘Türkçe sözlü ve Türkçe şarkılı’ açıklamaları… Önceleri Türkçe sözlü, Arapça şarkılı olan Arap filmleri kalkıp Türkçe sözlü, Arapça şarkılı olanlar gelmeye başladıydı. Çünkü, Arapça şarkılı filmler, şarkılar bizim ölçümüze göre çok çok uzun olduğundan seyirciyi sıkıyordu. Ne yapılmıştı? Filmlerdeki Arap şarkıları çıkarılmış, onların yerine, filmlerin konularına uygun kısa kısa yerli şarkılar konmuştu. Bunlar bizim ilk ‘film şarkıları’mızdır… Böylece, hem Türk seyircisi rahatlamış hem bestecilerimize, şarkıcılarımıza yeni bir kazanç kapısı açılmış hem de sinemacıların masrafı azalmıştı.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap filmi pek gelmez olduydu. Çünkü, sonu baştan belli olan bu filmlerin yerli uyarlamaları çevrilmeye başlamıştı. Bu filmlerdeki tipler de hemen hemen aynıydı; örneğin, Beşare Vakim’in karşılığı Necdet Tosun’du; Enver Vecdi’nin oynadığı ‘ara bozucu, jönün açıklarını yakalamaya bakan, onun sevdiği kızı elinden almaya çalışan, bunda da başarılı olan, ancak sonunda cezasını bulan, bazen de yaptığı şeylere pişman olup doğru yola giren kötü adam’ın karşılığı Gürol Ünlüsoy, Önder Somer gibi oyuncular olmuştu. Hulusi Kentmen’in oynadığı pek çok rol de Mısır filmlerindeki babacan tiple örtüşüyordu. Ve filmcilerimiz, “Bunların aynını biz de yapıyoruz; niye dışarıya para ödensin” diye Ankara’yı zorlamışlar, Arap filmlerinin getirilmesini yasaklatmışlardı.

 

Radyoya döneyim: “Burası 1648 metre 182 kilosikl uzun dalga Ankara Radyosu…” Ağız tadıyla dinlemek ne mümkün! Parazitten geçilmiyor… Bir de, ‘İstanbul Radyosu’ diye bir radyo olduğu söyleniyordu. Hiç dinlenemezdi o. Bu istasyonu, hele de Radyo Tiyatrosu’nu dinleyebilmem, ancak 1954’ten sonra İstanbul’a taşınmamızla olacaktı.

 

Kırık dökük dinlemelerle dolu ilk radyo maceramda bir şey fark etmiştim: yeri zırt pırt kayan istasyonu ayarlarken ara sıra da kısa dalgaya bakardım. Hoş, kısa dalgada Moskova ve BBC radyolarından başka hiçbir yerde Türkçe bir kelama rastlamak mümkün değildi, ama çocukluk işte, arardım, bu arada da, özellikle cuma geceleri bazı istasyonlarda, o Arap filmlerinden aşina olduğum müziklerle karşılaşırdım. Ya Rabbim, o ne temiz, o ne gür yayınlardı! Ya sazlar?!… Ortalığı dinleyici seslerinin doldurduğu ne coşkulu, ne bitip tükenmez izlencelerdi! Oralarda, sinema afişlerinden tanıdığım ‘Ümmü Gülsüm, Abdülvehab, Ferid el Atraş’ adlarını da duyuyorum. Tabii, ‘Abdülhalim Hafız’ adını hiç duymuşluğum olmadı…

 

*

Söylemeye gerek var mı, tabii, Abdülhalim Hafız’ın ‘Zey el Hava’sını da dinledim*. Bizimkilerin ‘Yağmur’unun tıpkısının aynısı… İyi de hangisi özgün? Bunu kim yanıtlayacak? 

 

ZAY EL HAWA -Abdel Halim Hafez Zey el Hava. Mısır’ın altın sesi Esmer Bülbül’ün bu ünlü yapıtını EMI Arabia da yayımlamış.

 

Bütün bunlardan anladığım, bizimkiler, “Bu, aşka benziyor sevgilim, aşka benziyor” sözleriyle başlayan bu şarkıyı, “Yağmurun sesine bak” deyip götürmüşler. Böylece ortaya hüzün dolu bir şarkı çıkmış: ‘Yağmur’… Aksini söyleyen varsa buyursun. Evet, yapıtın aslı kimin?

 

*

Baharın nisan havasında geçen son ayı da bitti, yaza erdik. Haziran’ın da on beş gün boyunca baharsı gideceği söyleniyor. Havalar serin, ama günler sıcak geçiyor; üstüne üstlük, meydanlardaki seçim ateşi, aklı, düşünceyi hepten buharlaştırdı buharlaştıracak…

 


İnal Karagözoğlu

Yarımca, 1 Haziran 2011 

 

 

___________________

* http://www.youtube.com/watch?v=OCN80YzuOP0

 

Meraklısına:

http://www.youtube.com/watch?v=mAvDdI7sA3Q&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=adU9PFtUzTg&feature=related

http://www.sinematurk.com/film/2973-dikiz-aynasi/fragmanlar/

Mine Koşan – Yağmurun Sesine Bak (1971) https://www.youtube.com/watch?v=j-I6kIVzPCI

 

 

© 2011 İK

 

 

 

 

 

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.