Darbecilik Kimlerin Kimlerin Genlerinde?

Arınmak…

 

 

“Evet” dedi, “genlerimizde darbecilik vardı…”*

 

Bol ödüllü ‘anchorman’lerimizden Mehmet Ali Birand, içinde yer aldığı kesim adına bu itirafta bulundu, böylecene de, içeridekiler ile içeri atılacakların teşvik ve tahrikçilerinin kimler olduğunu ortaya koydu. Vay babam vay, mangal gibi yürek var karşımda…

 

Her ‘yan’dan basın-yayınımız da hamam suyuyla dost ağırlama yarışına girerek sayfalarına, ekranlarına taşıdı Birand’ın itirafnamesini: “…Evet, genlerimizde darbecilik vardı…”

 

Anchorman beyimizin dediğine göre, onu bu itirafa iten etmen, bir gazeteci yazarın yazdığı bir kitapta ‘merkez medya’dakilerin askeri darbecilikle hareket ettiklerini söylemiş olmasıymış. Aslında, bunun böyle olduğunu taa yirmi yıl kadar önce bir kitap yazmaya oturduğunda görmüşmüş de tam olarak ortaya koymamışmış. Demek yüreği şimdi şimdi elvermiş bunu söylemeye… Dediklerinden benim çıkardığım bu.

 

Tabii, Mehmet Ali Bey ile -kendi adlandırışıyla- ‘merkez medya’nın sorunu bu. Benim bildiğim pek çok yürekli insan bu darbelerin ta başlarında bu girişimlere karşı olduklarını başlarına bela gelmesi pahasına bağıra bağıra ilan etmişlerdi. Örneğin, Bülent Ecevit…

 

Rahmetliye, son başbakanlığı sırasında, 2000 Haziranı başlarında bir konferans vermek için gittiği Oslo’da gazeteciler özetle soruyorlar: “AB ülkelerin hiçbirinde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) yok; Türkiye bu yapı var oldukça AB’ye tam üye olabilir mi?”

 

Ecevit’in bu sorulara yanıtı şöyle oluyor: “Hayatım boyunca askeri müdahalelere karşı çıktım. Bu nedenle üç kez hapse girdim. Dolayısıyla askeri müdahalelere sempati duyduğumu söylemek çok yanlış olur. Ancak, ben MGK’nin yararlı bir kurum olduğuna inanıyorum.”

 

Ecevit, gazetecilerin sorularını yanıtlarken MGK bağlamında askere ilişkin görüşlerini de özet olarak şu sözlerle dile getirmiş: “Ordunun Osmanlı’dan beri toplum içinde geleneksel bir yeri vardır. Tabii, ordu, ülkenin bölünmezliği çerçevesinde güvenlik alanında her türlü tehditle ilgilenmektedir. MGK, Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi görüşmek için oluşturulmuş anayasal bir kurumdur. Pek çok Avrupa ülkesinde, Amerika’da bile MGK benzeri kurumlar var. MGK’nin hükümete politika empoze etmek üzere kurulduğunu düşünmek yanlış.”

 

Bu arada Ecevit, ordunun Osmanlı’dan bu yana çağcıl oluşumlara öncülük ettiğini ve Cumhuriyet’le birlikte de laiklik konusunda çok duyarlı olduğunu eklemiş sözlerine. Ecevit’e göre, bu durumu, ‘ülkemizin tarihten gelen gerçekleri’ olarak görmelidir. Ve Ecevit ekliyor: “Artık Türkiye’de bir darbe olasılığı söz konusu değildir.”

 

Bir de, askeri konularda uzman sayılan gazeteci Mehmet Ali Kışlalı iki yıl önce bu darbe konusunda ne demiş, ona bakıyorum: “‘Ergenekon’ adıyla anılan tahkikat süreci ‘darbe’yi gündemde tutuyor. Hemen herkes ‘Türkiye’de askeri darbe olmaz’ görüşünde ise de bu ‘karanlıkta ıslık çalma’yı andırıyor.”

 

Kışlalı, bu sözlerle başladığı yazısını** şu satırlarla sürdürmüş:

 

«“Basın özgürlüğünün olduğu bir demokrasi ülkesinde, yasalar içinde her şey konuşulmalı. Ama kamuoyuna seslenenlerden beklenen, üzerinde durdukları konu hakkında ve özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında biraz bilgiye sahip olmaları. Sadece peşin fikirlerle hareket etmemeleri.


Ülkede demokrasi geçerli de olsa, siyasi iktidarın uygulamalarından mutsuz olan insanların, demokratik yöntemlere uygun olmayan çıkar yollar, bu arada darbeler tasarlamalarını kim önleyebilir? Bu bakımdan, ‘darbe tasarlayıcıları’ herhangi bir sivil kesimden olabileceği gibi, antidemokratik görüşlerini ulaşabileceği silah yardımıyla uygulayabileceğini düşünen, askeri kesim içinde de yer alabilir. Nitekim, sürmekte olan, ne kadar ciddiye alınması gerektiği ancak yargılama sonunda belli olacak tahkikat, hemen her kesimden ve her düzeyden ismi darbe şüphelileri listesine koymuş bulunuyor.

 

Bu listeye bakıp ülkenin kendisinin olmasa bile, demokrasisinin ne kadar tehlikede olduğu düşünülebilir.

 

Ama ister sağdan, ister soldan olsun bu konuda yazanlar ve konuşanlardan kimse tehlikenin ciddi ve geçerli olduğunu, yani darbe olasılığının bulunduğunu söylemeden “Türkiye’de artık darbe olmaz” deniyor.

 

O halde insanlar neden kaygılı?

 

Şu veya bu dönemde ülkenin ancak darbe yoluyla daha iyi yönetime kavuşabileceğini düşünmüş olanların ciddi bir tehdit yarattığı varsayımı nereden kaynaklanıyor?

 

Acaba gerçekten Türkiye’de darbe olabilir mi? Böyle bir olasılığı kim gerçekleştirebilir? Bugüne kadar hiç darbe gerçekleşti mi? Yoksa ‘darbe’ adı verdiğimiz şey TSK’nin emir komuta zinciri içinde, geleneğinden ve yasalardan aldığı bir görev anlayışıyla yönetime el koymasından ileri gelen bir olay mı?

 

Eğer 27 Mayıs olağanüstü olayı hariç, daha sonra 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat tarihlerinde ortaya çıkan ve demokratik yönetim tarzına ters düşen olaylara ‘darbe’ adı veriliyorsa, bu yanlış ifade düzeltilmelidir. Çünkü 27 Mayıs’tan sonra gerçekleştirilmek istenen çeşitli, gerçekten darbe adı verilebilecek girişimlerin hepsi TSK’nin emir komuta zinciri dışında, kimi görece küçük rütbedeki subayların girişimiyle denenip başarısızlığa uğramıştır. Bu başarısızlıklar TSK içinde artık bir ‘darbe’ olasılığının ciddiye alınamayacağını da göstermiştir.


Bu gerçek durumu en iyi, siyasi hayattaki dikkate değer yaşamı ve deneyimleriyle, Hüsamettin Cindoruk ifade etti; ”Ülkede cuntalar eliyle bir darbe olmaz. Böyle bir şeye öncelikle TSK izin vermez. Ama gerektiğini düşünürse kendisi yapar” demiştir.

 

Cindoruk’un kullandığı TSK’nin yapacağına ‘darbe’ denmesi, günümüzde verilen anlamına uygun düşmez. Ona, “TSK’nin emir komuta zinciri içinde ülkenin yönetimine el koyması” demek gerekir. Konuya doğru yaklaşım bu açıdan olmalıdır.


Türkiye, daha önceki TSK müdahalelerinde olduğu gibi demokratik yöntemlerle yönetilemez de, ülkeye kaos havası egemen olursa, ya da herhangi bir isimle ‘devrim’ adına, özümsediğimiz demokrasi-özgürlükler rejimine karşı, içten ya da dıştan gelecek tehdit önlenemezse, görev TSK’ye düşebilir.

 

Bunun adına darbe denmeyecektir.

 

Öncelikle ‘sıkıyönetim ilanı’ ve o yoldan da Cumhuriyet’in varlığının muhafaza edilememesi halinde, TSK’nin geleneksel disiplini içinde ‘yönetim üstlenmesi’ gündeme gelebilir.

 

Demokratik koşulların geçerli olduğu anayasal rejimin, yasal yönetim uygulamasıyla Türkiye Cumhuriyeti‘nin yaşamını garanti edemeyecek noktaya varması dışında, TSK‘nin yönetime müdahalesi söz konusu olmayacaktır.

 

TSK bu misyon için yetişmiştir. Oluşabilecek cuntalar, nerede ve ne düzeyde olurlarsa olsunlar, TSK’yi asla kendi amaçları için kullanamayacaklardır.

 

Bunu yakın tarih defalarca göstermiştir.»

 

*

Neymiş?

 

Önce kendisinde birtakım güçler olduğu yargısına varmak ve bununla böbürlenmek, sonra da demokrasidışı düşüncelerini askere pompaladığını sanmak hayalden öte bir anlam taşımazmış… Hele hele kendince uygun ortamı yakaladığını sanıp arınma yoluna gitmek ise hepten boşmuş…

 

Bakalım yirmi beş yılı arkada bırakmış olmakla övünen 32. Gün izlencesinin kaptanı yılların ‘anchorman’i Mehmet Ali Birand, geçen yıl “Öcalan ile devletin büyük pazarlığında ne konuşuluyor? Pazarlıkta hangi maddeler tartışılıyor? Kürt sorununda Türkiye’yi şimdi ne bekliyor? Çeyrek asırlık tecrübe ve birikimiyle 32. Gün geliyor… 32. Gün yarın gece Kanal D’de” diye duyurulup 23/24 Eylül gecesi ekrana gelen izlencesi dolayısıyla ne zaman ve nasıl bir arınmaya soyunacak?

 

Çok iyi anımsıyorum, konunun, “-Kürt sorununda yeni bir süreç mi başlıyor, -Devlet, PKK lideri Öcalan’la görüşüyor mu, -PKK tek taraflı ilan ettiği ateşkesi uzatacak mı” anabaşlıkları altında ele alınacağı duyurulan izlence, izlencenin konuğu Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün yol gösterici beyanatları, talimatları, dayatmaları kıvamında sürüp gitmişti. Türk, sözlerinin bir yerinde “Kürtler’in de Türk halkının da değerlerine saygılı olacağız” diyerek tarafları, ‘Kürtler’ ile ‘Türk halkı’ diye açıkça ikiye ayırmıştı. Ve ben de, “Türk halkı? Yani Türk milleti? Ülkemizde, kırka yakın budunsal (kavmi, etnik) köken var. Ve bu kökenlerden bir kısmının da alt kökenleri var… Yani, ‘kırka yakın budunsal kökenden insan’ değil, kırka yakın köken var. Bir de farklı farklı dinsel inançlar… Yıllar yıllar boyunca herkes birbirine karışmış… Kaçımız kökeninin saf olarak şu ya da bu olduğunu söyleyebilir bu durumda” diye düşünmüştüm.

 

Bütün bunları Mehmet Ali Bey bilmez miydi?

 

Bilmez olur muydu hiç? Bilirdi elbette. Peki de bu değerli başhabercimiz, konuğunun “Kürtler’in de Türk halkının da değerlerine saygılı olacağız” sözü üzerine niye “‘Türk halkı’ derken?” diye bir soru patlat(a)mamıştı?

 

Evet, çok ödüllü başhaberci Birand bu izlencesi dolayısıyla ne zaman ve nasıl bir arınmaya soyunacak? Gerçekleri ne zaman görüp de nasıl bir yazı yazmayı düşünecek ve bir türlü gerçekleştiremeyeceğinden içinde ukdeye dönüşecek olan o yazıyı ne zaman gerçekleştirerek kendisini arınmış sayacak, çok merak ediyorum.

 

Bir merakım da şu: Mehmet Bey, kendisinin ve içinde yer aldığı ‘merkez medya’nın genlerinde darbecilik olduğunu açıkladığı yazısını pek anlamlı bir günde, bir 19 Mayıs gününde yazmış ya, acaba şu benim sözünü ettiğim izlence dolayısıyla yazmasını beklediğim yazıyı hangi kutlu günümüzde yazacak?

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 25 Mayıs 2011

 

____________________

* http://www.hurriyet.com.tr/evet-genlerimizde-darbecilik-vardi-17821828    

** Darbe korkusu ve TSK 

 

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.