Onu Öyle Demezler

Karakuşi Bir Söz

 

 

Geçen Ekim ayıydı, haberi duyunca aklıma ilk gelen ‘karakuşi’ sözcüğü olmuştu. Bu çağrışım yeni bir çağrışım doğurmuş, Ahmet Turhan Altıner’in bir tarihte Milliyet gazetesinin Pazar ekinde çıkmış olan bir ‘testus’una gitmiştim:testus gugukus’ serisinden ‘Karakuşi hukuk’ başlıklı yazısına…

 

Ülkemizdeki temel sorunun hukuk ve yasalar arasındaki çelişki olduğunu belirten Altıner, karakuşi’ sözünün ortaya çıkışı özetle şöyle açıklıyordu:

 

Selahaddin Eyyubi’nin başarılı veziri Bahaeddin Karakuş’un rakibi Esad Bin Memmati, onu gözden düşürmek amacıyla “Karakuş’un Kararları Konusunda Kitap” adlı bir kitap yazmış. Uydurulmuş saçma sapan mahkeme kararlarını içeren bir kitapmış bu. Bin Memmati, bu kararları ‘Karakuşi hüküm’ diye nitelemişmiş. Haksız hükümlerden yılmış olan halk, ‘Karakuşi hüküm’ nitelemesini pek tutmuş ve bu söz, sekiz yüz küsur yıl öteden bir deyim olarak bugünlere gelmiş.

 

Altıner açıklamalarını, özellikle hayvan hakları savunuculuğuyla tanınan hukuk hocası Prof. Dr. İsmet Sungurbey’in verdiği bilgilere dayandırıyordu. Sungurbey’e göre, mantıksız, saçma sapan, ipe sapa gelmez, işkembeden atma, dediği dedik, çaldığı düdük hükümlere ‘karakuşi hüküm’ denir.

 

Altıner de, “Bir yanda özlenen evrensel temel haklar, öte yanda temel hukuk kavramlarıyla çelişik, ‘hükm-i karakuşi’ addedilebilecek garip yasalar” diyerek dikkati, evrensel hukuk ile ‘ben yaptım oldu’ türünden yasalar arasındaki çelişkiye çekiyordu yazısında.

 

Sözlüklerde ‘keyfi hüküm ya da yönetim biçimi; yasa, kural, mantık ölçülerine dayanmayan’ karşılığı verilen ‘karakuşi’ sözcüğünü çağrıştıran haber ne miydi?

 

İhlas Haber Ajansı’nın 12 Ekim 2010 tarihli haberine göre, Bursa’da bir okulun açılış törenine katılan Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, “Bazı kesimler başörtüsüz öğrencilere baskı olacağını düşünüyor. Ancak, ben kendim garanti ediyorum: bugün nasıl başörtülü öğrencilerin üniversitelere girmesini sağlıyorsak, başörtüsüz öğrenciler de bizim güvencemiz altında olacak. Güvence veriyorum, başörtüsüz öğrenciler de baskı görmeyecek. Onlar bizim güvencemiz altındadır” diye derleyip toparlayabileceğim sözler etmişti. “Garanti ediyorum” da değil, “Ben kendim garanti ediyorum”. Başkan’ın verdiği garanti katmerliydi yani… Gerçekten de bu garanti tuttu; iyi de oldu…

 

Ancak, şu sorular da aklımdan geçmemiş değildi:

 

- Prof. Özcan başörtüsüz öğrencilerin de üniversitelere girebilmelerini ‘şahsen’ garanti ettiğine göre, kendisi bu görevinden ayrılınca ne olacaktı?

 

- İkide bir ‘ileri demokrasi’ye doğru yol aldığı belirtilen ülkemizde giyim kuşamda sınırsız özgürlüğü sağlayan elle tutulur bir yasa düzenlemesi var mıydı? Yani, Anayasamız’ın ‘Temel Haklar ve Ödevler’ arabaşlığı altında düzenlenmiş olan ‘Temel hak ve hürriyetlerin niteliği’ başlıklı 12’nci maddesinde, ‘herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu’ yazmaktaydı yazmasına da, bu hak ve özgürlüklere olacak tecavüze verilecek cezalar caydırıcı mıydı? ‘Şu baskısı, bu baskısı’ denen şeyler ucuz yaptırımlarla önlenebilir miydi? Sonuç olarak, hukukta -katmerlisinden olsun katmersizinden olsun- ‘kişisel güvence’ diye bir şey var mıydı ve benim açımdan karakuşi bir ‘söz verme’den ileri gitmeyen kişisel güvencelerle başörtüsüz öğrencilerin baskı görmemesi sağlanabilir miydi?

 

*

Dün, 13 Nisan 2011 günü, ‘kişisel güvence’nin pek yeni, pek yüksek bir örneğine tanık oldum. Tabii, başkaları da olmuş olmalı, Strasbourg’da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Nisan 2011 ayı toplantısında bir konuşma yapan Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasının ardından kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlarken şunları söyledi: “Ülkemizde bulunan ne kadar farklı dini azınlık varsa hepsinin ibadetini yapma noktasında garantisi benim, sigortası benim.” Sayın Başbakanımız bu yanıtı, “Bütün dini azınlıkların eşit olarak ibadet yerlerine erişim haklarının, dinlerini ifade etme haklarını yaşayabilmeleri için bize nasıl bir güvence getirebilirsiniz” sorusuna karşılık vermişti. Ve bir önceki ‘kişisel güvence’ örneğini aklıma düşüren de işte bu yeni örnek olmuştu.

 

Bütün bunları niye hikâye ettiğime gelince…  Yinelemiş olacağım, ama bunu yapmam gerekiyor, ikide bir ‘ileri demokrasi’ye doğru yol aldığı belirtilen ülkemde hakların kişisel güvencelere bağlanmış olduğu izlenimini veren sözler beni –hadi, ürkütüyor, demiyeyim- kaygılandırıyor. Ve söylemeliyim, akla ‘karakuşi’ sözcüğünü getirecek böylesi şeylerin hele de uluslararası ortamlarda dile getirilmesi beni pek üzüyor.

 

*

Peki, şimdi ne yapmalıyım? “Ayvanın irisine / Ben yandım birisine / …..” dizeleriyle başlayıp “Ona öyle demezler / Peynir ekmek yemezler” diye süren bir türkü vardır, bulup onu mu dinlemeliyim?

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 14 Nisan 2011

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.