Bir Kaba Söz Üzerine Aykırı Düşünceler

‘Ulan’lı Konuşmak

 

 

 

Sanıyorum dündü, televizonlardan birinde, bir izlencede işi yürüten hanım sunucu, kendisine küfredildiğinden yakınan konuğuna şöyle bir şey söyledi: “Canım, kim küfretmiyor ki; dürüst olalım, en azından içinizden siz de etmişsinizdir.” Konuğun yanıtı susmak oldu.

Tamamen rastlantı, yine dün, bir deneyimli siyasetçimizin ağzından çıkan ‘ulan’ sözcüğü basın-yayında baş haber oldu: Cumhuriyet Halk Partisi’nin eski başkanlarından Deniz Baykal, önceki gün Antalya’da partililerle yaptığı sohbette, partisinin ‘Aile Sigortası’ tasarısının kaynağını soranları eleştirirken ‘Deniz Feneri’ davasını anımsatmış, “Bu dümeni döndüren insanlar geliyorlar bizim Genel Başkan’a ‘Kaynağı nereden bulacaksın?’ (diye soruyorlar). Ulan senin haram yediğin paraları kesecek, onların tümünü milletin ihtiyacına ayıracak” demişti.*

 

Tabii, bu ‘ulan’ sözünü kendisine hakaret sayan Sayın Başbakanımız da gereken yanıtı vermekte gecikmemiş, özetle, “Yaptıkları tek şey var: Hakaret. Şahsıma ‘ulan’ demiş. Ya (yahu), benim kalkıp da senin seviyene inmek gibi bir derdim yok. Bu hakaretlerin bedelini de seçimlerde ödeyecekler” demişti. Ve sonuç olarak, rakibinin arkasına dolanıp bir puan alıvermişti.

güreş  Güreşte rakibin arkasına dolanıp 1 puan kazanmak maharet ister.

 

Baykal ne yaptı? Çıktı, kamuoyundan özür diledi: “Ulan sözü nedeniyle kamuoyundan özür diliyorum, üslup önemli.”

 

*

Babamın bir sözü vardı, “Ehemmi mühimme tercih et, oğlum” derdi. Ufak işlerle uğraştığım için olacak… Bu ‘ulan’ lafının baş köşeleri alması aklıma rahmetlinin bu öğüdünü getirdi. Bu Arapçadan gelme sözcüklerden ‘ehem’ (aslı ‘ehemm’), ‘çok önemli olma, daha önemli, çok önemli, çok gerekli’ demek, ‘mühim ’ de (aslı ‘mühimm’) ‘önemli, gerekli’…

 

Yani, diyeceğim, Sayın Başbakanımızın geçenlerde yaptığı ‘Kılıçdaroğlu ve avenesi’ tanımlamasını görmeyenlerin ‘ulan’ın üzerine atlaması beni pek eğlendiriyor. Ve Kılıçdaroğlu cephesinin ‘avene’yi pas geçmiş olması ise eğlenceye eğlence katıyor…

 

Başa dönersem:

 

‘Günah; kaba ve ayıp söz; sövme, sövmek, sövgü’ anlamlarına gelen Arapça ‘küfür’ (küfr) sözcüğünden yaptığımız ‘küfretmek’ fiili, Türkçesiyle ‘sövmek’, ‘çirkin, kaba, ayıp sözler söylemek; onur kırıcı, çoğu basmakalıp kaba sözler söylemek’ anlamına geliyor. Bunu birisine karşı yaparsan, o kişiye hakaret etmiş, o kişiyi aşağılamış olursun ve bu olay da mahkemede biter. ‘Küfr’ün ve ‘küfretme’nin Müslümanlık’taki anlamına ise değinmedim, değinmeyeceğim; işin bu yanı beni çok çok aşar.

 

Birisine sövmek, ya kişinin yüzüne karşı doğrudan doğruya ya da arkasından dolaylı olarak olur. Bunu şunun için söylüyorum, ağzımızdan çıkan her çirkin, kaba, ayıp sözü, ‘birisine küfretmek fiili’ bağlamında ele almak yanlış olur.

 

Bir de işin, yani, ‘çirkin, kaba, ayıp sözler söyleme’nin toplumsal boyutu var, ruhsal yanı var. “Üzüm üzüme baka baka kararır” sözünü boşuna mı etmişler? Hadi bu atasözünden vazgeçip şu örnekle anlatayım işin bu boyutunu: çarşıdan portakal alıyoruz getirip bir yere koyuyoruz; eğer portakallar fazlacaysa ya da kısa sürede yenip bitirilmezse, onları istediğiniz kadar seçmece almış olun, kısa aralıklarla elden geçirmezseniz, birinde oluşacak küflenme hepsinin canına okuyacaktır. Portakalın ruhu yok, ama insanın var. Hem Allah’ın günü toplumsal, çevresel olumsuzluklar yaşayacak hem birilerinden etkilenecek, sonra da sıkıntısını dile getirirken “Ulan, canına yandığımın dünyası” demeyecek…

 

Şimdi şunu söylemek pek mümkün: “Vay, Baykal’ı savunuyorsun!” Ne alakası var? Doğru düzgün bir muhalefet sergilenmediği için bu hallerdeyiz bugün ve bunun sorumlularının başında bana göre Baykal geliyor. Ve bu kez de, kendisinin itiraf ettiği gibi üslubuna dikkat etmedi, kendi ayağına kurşun sıktı. Bu durumun neresini savunacaksın? Ben, herhangi bir kişiye karşı olmayan kaba bir sözün nasıl da ‘hakaret’ten yargılanabildiğine takıldım, o kadar.    

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 6 Nisan 2011

 

 

­­­­___________________

 

* Haberin görüntüsü için tıklayınız.

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Nisan 6, 2011 at 19:41

    Nasıl oluyor da aynı şeylere takılıyoruz; hayret!
    Dün Baykal’ı ben de izledim. Bir gülme tuttu ki sorma. Kendi kendime seyreyle şimdi dedim fırtınayı… Deprem yetmez, tsunami kesmez, bir de nükleer püskürtü gerek demiştim ki… (Bu ‘ki’leri hiç sevmem, ama tam yerinde kullanıyorum, değil mi?)
    Babamın sözlerini ben de çok iyi hatırlıyorum.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.