Kumaşı ile Astarı Yer Değiştirirse…

Palto

Öykü

Oya Özdemir

 

‘Nişantaşlı’yım ben, Kodaman Sokak’tan… Kaç kişiye nasip olmuştur orada doğup büyümek? Yakışıklıyım hâlâ… Yıllar benden yana… Rahmetli annem ele güne ‘Analar ne aslanlar doğuruyor?’ diye, haklı olarak övünürdü. Sokağa adımımı attığımda, evli bekâr tüm kadınların gözleri üzerimdeydi. Hissederdim, ama oralı olmazdım. Çoğu gizli gizli tül arkasından seyrederdi. Briyantinli saçlarıma, Clark Gable bıyıklarıma içleri giderdi. Nasıl gitmesin? Yabancı dergilerden fırlamış aktör gibiydim; ‘gibi’si fazla ya… Yüz vermedim hiçbirine… İki mahalle ötede oturan süslü Nuriye Hanım kızını vermek için az çabalamadı. İkide bir gelirdi, Hacı Bekir’den envai çeşit lokumlarla… Sözüm ona ziyarete… Aynı okuldaydık kızı Nazlı’yla. İki sınıf aşağıdaydı benden… Biraz geç anlardı, ama olsun. O kadar kusur kadı kızında da olurdu, değil mi?

Kadı değil kabzımaldı Nazlı’nın babası… İriyarı, kellifelli adamdı;  açık devetüyü fötr şapkasını hafif sağa eğdi mi, herkes nezaketine yorumlardı. Kime baktığı belli olmasın diyeydi bana kalırsa. Kuyruklu açık mavi Chevrolet arabasıyla mahalleye girdi mi tüm çocuklar takılırdı peşine; ben hariç… “Şişşşşşşt! Çekilin, savulun”diye bağırmayı ihmal etmezdi. Tam bizim evin önünden geçerken hafif duraksar, temenna ederdi valide hanıma… Buna annem pek memnun olurdu, ama benden çekindiğinden fazla söz etmezdi.

Rahmetli Ayhan Işık’a benzetenler, hatta karıştıranlar hiç az değildi. Ondan daha yakışıklı bulanlarsa çoğunlukta… Öncelik bendeydi ama, şans ondan yana oldu. Aksi halde, rahmetlinin adını, sanını anan olur muydu?   

*   

Kapı vuruldu; elinde tepsiyle gelen görevli:

– Yine anılar denizinde seyrediyordunuz Necmi Bey! Rotada farklılık var galiba!

“Sana ne” dercesine Clark bir bakış fırlattı; hizmetini görmezden gelmediği, ses tonunu donuklaştırarak ettiği belli belirsiz teşekkürde gizliydi. 

“Münasebetsiz adam, tam gelecek zamanı buldu!”

Midesinden gelen gurultu, aynı görüşte değildi. Ona uymak zorunda kaldı. Dikdörtgen tepsideki su bardağına odaklandı önce. Su aynı suydu da bardak değişikti. Geçen gün âdet yerini bulsun kabilinden yapılan anket sonucu renk değiştirmiş, mavileşmişti… Üstündeki balık figürü, bir zamanlar Florya sahilinden girdiği denize aldı götürdü bir an…

Beyaz derin seramik kâsede dumanı tüten mercimek çorbası, tereyağında kızartılmış küp ekmeklerden ve kırmızıbiberli yağdan yoksun, var olmaktan bıkmış halde içilmeyi bekliyordu.  Taskebabı da, düz beyaz genişçe bir tabaktaydı… Yanında bir kaşık beğendiyle…

Bu taskebabı mı? Bu hünkârbeğendi mi? Neyse ne!… Ne de çok severdim… Nasıl güzel yapardı karım da… Ama bir türlü beğendiremezdi bana. Ya rengine ya sütüne ya da kaşarpeynirine söz edecek bir şeyler bulurdum mutlaka…  Şu tabaktakine bak: beğendi Şam’da, tas kebabı Bağdat’ta…  Ne kadar baştan savma… İnsan beğendiyi tabağa ortalar, çukurlaştırıp eti öyle yerleştirir. Yemeği sunmak bir sanattır. Yemek yemek de… Ah, ahh! Şimdi yenmiyor, tıkınılıyor… Kızım masa kurarken ne kadar özenirdi de, her seferinde kusur bulurdum. Buraya geldim geleli beyaz örtülü masada yemek yemeye hasretim. Küçücük bir tepsi… Sütlaç mı bu? Tarçını nerede? Sütlacı da severim, ama tel kadayıfını nasıl da özledim… Tereyağıyla yoğrulmuş, tepsiye incecik döşenmiş, arasına bol iri ceviz… Fırında altın sarısı oluncaya kadar kızarırken ara sıra kapağı açılıp pişti mi diye kontrol edilen, kokusunu derin derin içime çektiğim, servisini sabırsızlıkla beklediğim, sütlü şerbetli, üzerinde koskoca Afyon kaymağıyla ince porselen tabaktaki tel kadayıfı… Yıllar, yıllar oldu yemeyeli. 

Ne günler geçirdim ben… Bu duruma düşecek adam mıydım? Gurbet elde ‘Yaşlılar Yurdu’nda…

Karım çok güzel kadındı. Onu alabilmek için az uğraşmadım… Bir evin bir kızıydı; alâ ve vâlâyla büyütmüşlerdi büyütmesine de Allahı var, elinden her iş gelirdi. Her yaptığı beğenilir, her dediği dinlenir, her diktiği giyilirdi… Benim gelirim de, eh… Arka arkaya dört çocuktan sonra yetmez oldu kazancım, ama yine de karpuzu kamyonetle, portakalı sandıkla getirirdim. Yaranamadım  bir türlü…

– Bu kadar alma, saklaması zor oluyor, çürüyor.

“Kadın ol da çürütme!” Değil mi! İlle itiraz…

Derken, sızlanmalar: Beyaz peynir yokmuş da, keşke biraz alsaymışım da… Canım,  yazın kahvaltıya ne gerek var. Kes ver önlerine karpuzu, olmadı biraz ekmek, yetmez mi?! Yetmedi. Çıktım gurbete… Yalnızlık güzeldi. Senede bir ay ziyaretlerine gelirdim elim kolum dolu envaiçeşit yiyecekle… O çorbalar paket paket, binbir çeşit çikolata… Bir keresinde, büyük annesine, “Arkadaşımın babası güzel güzel giysiler, kalemler, bebekler getiriyor… Babam niye getirmiyor?” diye sorarken üzerlerine gittim; akıllı kadındı karım:

– Şişşştt, sakın babanın yanında böyle şeylerden söz etme!

diye uyardı.

İftihar edecekleri babaları olduğuna sevineceklerine, başkalarıyla karşılaştırmak! Nankörlük parayla pulla değil ki!…  Hiç unutmam, bir gece, malum, yazın pencereler açık, sere serpe yatıyoruz. Bir at arabası peydah oldu. Baktım, sahibi yok, bırakıp gitmiş. At durmadan ayağını kaldırıp indiriyor. Nal sesleri beynimde tak tak tak… Donla indim aşağıya, baktım at defi hacetini henüz yapmış. Karımdan süpürgeyle faraş istedim. Ne yapacağımı anlayınca, çok yalvardı, ama karı sözü dinlenir mi? Pislikleri bir güzel faraşa toplayıp arabacının oturacağı yere boca edip girdim içeri… Sokak lambasının ışığında olacakları seyre koyuldum perde arkasından. Gudubet sesiyle ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum’ şarkısını mırıldanarak yalpalaya yalpalaya gelip yerine oturmasıyla boka gömülmesi bir oldu çakırkeyif arabacının…

Sabah büyük bir keyifle anlatırken büyük kız, “Babacığım niye yaptınız, keşke yapmasaydınız” demez mi!? Ne yapsan bir itiraz… Takdir yok… Mübarek prenses sanki… Öyle bir sert baktım da devamını getiremedi. Zaten gıcık olup duruyordum uzun zamandır ona, fırsat bu fırsattır diye giydirecektim, ama neyse… Neymiş efendim, mektuplarına yanıt vermiyormuşum uzun uzun… Aklı sıra beni faka bastıracak. Mektuplarının ekinde tefrikalar halinde hikâyeler gönderiyormuş, nasıl bulduğumu merak ediyormuş. Kim okudu ki!? Neyse, bir punduna getirip canını sıkacak bir laf sokuşturdum da tekrar sormasını engelledim. Mecburdum sanki!

Karı, çocuklar, güzel bir paltodan sarkan kötü astar gibi gelmeye başladılar bir süre sonra… Annem de sağdı daha o zamanlar… Babamın kırk mevlidinde, çok  bilmiş komşular karıma bakıp, “Nasıl bırakır gider Necmi bu terütazeyi dört çocukla” diye hayıflanırlarken, annem, “Tohum dağıtmaya” diyerek susturmuş. Bizimki çok alınmış. Fırsatını bulur ve yalvaran gözlerle ne yaptığımı anlamaya çalışırdı. Erkek adamım ben, ser verip sır verir miyim hiç!?  Eşek gibi çalışıyorum sizlere para yetiştirmeye… Ne gecem ne gündüzüm var… Dua et, sen dört çocuğunla berabersin. Ne haldeyim, düşünüyor musunuz beni? Bu adam ne yer ne içer? Bir şeyler söylemek istedi, ama korkusundan gıkı çıkmadı. Büyük kızsa, oturduğu yerde şişindi durdu. 

Ahh ah… “Erkek olsun da çamurdan olsun” derler. Ben de dedim, ama artık diyemiyorum. Darbımeseller nasıl çıkmış? Birileri söylemiş, birileri tekrar etmiş de etmiş. Burnumun direği sızlıyor valla… Üç kızın ardından karım yine hamile olunca, adaklar adadım; hem de ne adaklar?! Kaç kurban kestim, hatırlamıyorum şimdi; sağdan soldan borçla… Kerata çok da sevimliydi… İki yaşındaydı, gurbete çıktığımda. Her gelişimde kopyamı görür gibi olurdum. Gel de ‘yedi ceddine çeker’ sözünü es geç! Atak mı atak, hareketli mi hareketli, cabbar mı cabbar… Tam bir aslan parçası…

Kızlar birer birer koca bulup gidince, -aslında gitmiş sayılmazlar ya, becerikli, çalışkan olunca bekârlıkta barınamadılar. Haa, başı çeken haspa okumadan yapamaz, genç yaşta yükseltmişler. Bana söyleyemedi bile… Bir defasında bir şeye itiraz edecek oldu, yaptım yuvasını… ‘Çingeneye beylik vermişler, önce babasını kesmiş.’ Bana söker mi senin şefliğin? Feleğini şaşırdı, ağlaya ağlaya kalktı sofradan. Her neyse, nişan mişanlarına gelmedim, düğünlerinde bulundum ya yeter.  Oğlan en küçükleri, ama evleneceğim, diye tutturmaz mı? İş yok, güç yok. Askerden yeni gelmiş. Babasına çekmiş  eşek sıpası! Elvermedi içim. Nasıl olsa ekmeğini taştan çıkarır, dedim ve evlendiriverdim onu da…- baktım ki hanede bir hanım kaldı, seyrekleştirdim gelip gitmeyi… Kızlar evlenince hakimiyetimi sürdürmekte zorluk çekmeye başladım. Allahları var, hepsi pervane olurlardı, her gelişimde… 

Üçüncü kız hepsinden önce doğurdu. Cimcime akıllı mı akıllı… Bizim hanım bakıyordu hafta aralarında. Üç yaşında falanken bir gün onu da alıp hanımla Kadıköy’e alışverişe gittik. Hava sıcak mı sıcak… Ben önden gidiyorum… Anneannesine susadım, diye sızlanıp duruyor. Bizimki, “Kızım az sonra eve gideceğiz, o zaman içersin. Şimdi deden kızar, sus” dedi. Anında kesildi çocuğun sesi. Eve gelip de merdivenleri çıkarken, anneannesine “Ben evlenmeyeceğim” demez mi!? Şaşırdım, ama bozuntuya vermedim. “Evlenme, tabii” deyince, arkasını dönüp ters ters baktı. Görmezlikten geldim.

Eve her gelişimde, bakıyorum küçük hanımlar gitgide züppeleşiyorlar. Çıtkırıldım ilişkiler… Nişantaşlı, Avrupa görmüş ben değil, sanki onlar… Kafamın tası attı. Damat mamat dinlemedim, çıkarıverdim bir maraza daha sofraya oturmadan, çekip gitti hepsi…

Ne de olsa erkek evlat, dedim ve dört elle sarıldım ufaklığa… Gençliğimle beraberdim, mutluydum başlarda. Sonra istekleriyle başa çıkamaz oldum. Neyim var neyim yoksa verdim… Baktım ki olacak gibi değil, musluğu kısmaya başladım; borudan kötü sesler gelince de nereden inceldiyse kopsun, dedim, ‘Yaşlılar Yurdu’na attım kapağı…

Paltonun kumaşı ile astarı yer mi değiştirdi ne!?… 

 

İstanbul, 27 Kasım 2010

    

 

___________

alâ ve vâlâyla (alâ vü vâlâyla): Pek iyi ve yüksek düzeyde (biçimde).

alâ (a'lâ): (Ar. s.) 1- Daha iyi, pek iyi, pek güzel. 2- En yüksek. 3- Manevi bakımdan ulu ve yüce. 4- Ün. 5- Kuranıkerim’in 87. suresi. 

vâlâ: (Far. s.) Yüksek, yüce, âli, refi.

(Gözden geçirilmiş sürüm, 9 Ocak 2011, OÖ)

 

 ara çizgisi

Yazar Hakkında

Oya Özdemir eski bir sigortacı. Çalışma yaşamına 1973 yılında Başak Sigorta’da başladı, ’98’de buradan emekli oldu. Özdemir, hayatta olmanın gerektirdiği türlü sorumlulukları yerine getirmeye çabalamanın yanı sıra bir öykü yazma kursuna da devam etmekte. Özdemir, “Okumak benim için nefes almak gibiyken, yaşam yolculuğunda buna yazmayı da eklemek istedim” diyor. Oya Özdemir’in öyküleri, Galapera Kültür ve Sanat Derneği ile edebiyat, kültür ve sanat alanlarında etkinlik gösteren bazı oluşumların genelağdaki yerlerinde yayımlanmakta.

 

Not: Bu alanda daha önce 9.1.2011 tarihinde yayımlanmış olan bu yazı, alanın sunucusunda meydana gelen aksaklık sonucunda silindiğinden yeniden eklendi. İlgilik, 5 Nis. 2011

 © 2011 OÖ.ilgilik

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.