Aydın Olma Sorumluluğu?

Bu Senin Hakkın

 

 

Önceki yazımda anlatmıştım: Altanlar’dan A. Altan, ‘Büyük Selanik’ başlıklı yazısında, kendisinin ve kendisi gibilerin dertlerini dile getiriyordu. Yazıyı buldum; durumu ortaya koyan giriş cümleleri tam olarak şunlar:

 

«Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar…»

Yazının devamı da yine geçen yazımda özetlediğim şeylerden ibaret: Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘lider’ olmak ve Anadolu’da ‘büyük bir Selanik’ yaratmak için orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldığı, bunun için de millete ne acılar çektirdiği…

Yani, A. Altan’ın dedikleri aklımda yanlış kalmamış; eh, birkaç eksiği olabilir… Üstelik ne demek istediğini de doğru anlamışım… Bu arada, aldığım habere göre, benim yeğenlerden biri de ‘durum’un farkında ve ‘A. Altanvari’ ahkâm kesmelerin neyi hedeflediğini bir düşünürün sözleriyle açıklamış: “Her sıkıntı veren şey, onaylanıncaya kadar üç aşamadan geçer: ilkinde gülünç duruma düşürülür; ikincisinde ona karşı savaş verilir; üçüncüsünde doğal sayılır.”¹   

 

Bu ezber bozmaları tam gözünden vurmuş benim yeğen; dehşet verici bir açıklama! Yani, durumun hiç de hoş olmadığını görenler ona anında şiddetle karşı çıkacakları yerde önce bu durumla dalga geçiyorlar; sonra sonra bir de bakıyorlar o şey kanser gibi yayılıyor, ancak o zaman başlıyorlar onunla savaşmaya; derken, o hiç de hoş olmayan durum, büyük çoğunlukça kabul görüyor olma aşamasına yükseliyor… Artık o, ‘doğal’ sayılan bir olgudur, ve yapacak bir şey yoktur. Aydın olma sorumluluğunun daha işin başında yerine getirilmesini gerekektirdiği eylemler es geçilmiştir bir kere…

 

*

Aydın olma sorumluluğu?

 

Bana göre, bu bir başka sorumluluk türü. Öyle, kişinin, bulunduğu göreve, konuma bağlı olarak ‘yüklendiği’ bir şey değil, kazanılarak elde edilen bir değer… Ve bana göre, aydın olma sorumluluğuna sahip olanların çoğunlukta olduğu yerde sıkıntı veren hiçbir şey kök salamaz.

 

Bir ülkede aydın olma sorumluluğunun yaygın olması mı? Bence bu, her şeyden önce siyasi iradenin aydın olmasına bağlı. Benim kitabımda, “Her işin başı eğitim” diye ucuz bir söylem yazmıyor. Eğitimin niteliğini de belirleyecek olan siyasi irade değil mi?

 

Ya siyasi iradeyi belirleyen güç?

 

Buna, “Toplumun siyasal bileşkesi” yanıtını verebilir miyiz?

 

Evet, verebiliriz.

 

İyi de, o zaman ‘tavuk-yumurta’ ilişkisine benzer bir durumla karşılaşmış olmuyor muyuz?

 

Hayır, olmuyoruz. Bu konuda belirleyici olan ‘kurucu irade’ denen ana düşüncedir de onun için olmuyoruz.

 

Ve dolayısıyla, siz, aydın olma sorumluluğunun yaygınlaşması yönünde değil de kurucu iradenin verilerini törpüleme yönünde eylemlere girişirseniz, daha çoook ‘Büyük Selanik’ benzeri başlıklar atılır. İşte o zaman, memleketin kurtlar sofrasından farkı kalmamıştır ve isyan hak olur². Zira, bıçak kemiğe dayanmış ve derinden bir ses yükselmiştir: “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini…”³

 

Sonuç: Ortaya çıktığında sıkıntı veren bir şeyin doğal sayılır hâle gelmesini istemiyorsan ona anında karşı çıkacaksın arkadaş! Bu senin hakkın.

 

 

İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 4 Ağustos 2010

 

 

_________________

¹ Alman düşünür, yazar ve eğitimci Arthur Schopenhauer (1788-1860): Jedes Problem durchläuft bis zu seiner Anerkennung drei Stufen: In der ersten wird es lächerlich gemacht. In der zweiten bekämpft, in der dritten gilt es als selbstverständlich.

 

² “Memleket bir kurtlar sofrasına döndü mü, isyan haktır.” –‘Kurtlar Sofrası’ romanının kahramanı gazeteci Mahmut Ersoy’un sözü. (Kurtlar Sofrası, Attilâ İlhan, 1963)

 

³ Namık Kemal, düşmanların Osmanlı İmparatorluğu’nu içten ve dıştan yıkmaya çalışmaları üzerine üzüntüsünü “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, / Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini…” dizeleriyle dile getirmişti; bu yakınma, Mustafa Kemal’in işte bu sözleriyle yanıtlandı. (mader: Far. anne)

 

 

Not: Bu yazı daha önce 4.8.2010 tarihinde yayımlanmıştı. İlgilik’in sunucusunda 27 Ocak 2011 tarihinde meydana gelen aksaklık sonucunda silinmiş olan yazıyı yeniden ekledim. İK

 

© 2011 İK

© 2010 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.