Aklımda Yanlış Kalmadıysa

Ve Anlayabildiğim Kadarıyla…

 

 

Şurada burada “Ben bunu iyi bilirim” makamında şişinip duran birisini o bildiğini söylediği konuda milleti aydınlatsın diye televizyona çıkarıyorlar ya.. ya da gazete falan için onunla röportaja möportaja oturuyorlar ya, ‘arkadaş’, diyelim okumuşluk oranına ilişkin bir sayı verecek, dikkat edin, “Hatırladığıma göre” ya da “Yanlış bilmiyorsam” gibi bir şey söyler: aklınca kendisini emniyete almaktadır… Bir yanlışı olursa -olacaktır da-, “E ben ‘yanılmıyorsam’ demiştim” diyecek. İş bu kadar basit!

 

“– İşsizlik oranı, hafızam beni yanıltmıyorsa geçen yıl şuydu bu yıl bildiğim kadarıyla şuna geriledi. Bu ne demektir?”

 

“–?!”

 

“– Ekonomi iyiye gidiyor, demektir.”

 

(Bu arada izleyenlerden, dinleyenlerden, okurlardan bir bölümü şöyle demektedir:

Bak biz bunu bilmiyorduk; demek uyuyormuşuk… Hem ne demek “hafızam beni yanıltmıyorsa”? Hadi birileri birilerini yanıltıyor, bunu anladık; bildiğimiz bir konuda bizi kendi hafızamızın yanıltması da ne oluyor?! Yoksa senin hafızanın seninle bir zoru var da onun için mi böyle söylüyorsun?)

 

Bu gibiler televizyona da çıkarılmış olsalar, onlarla röportaj da yapılsa, iş zaten çanak sorularla kotarılır. E mübarek, ne sorulacağını baştan biliyorsun, az biraz hazırlanıp da gelsen ya!…

 

“Ben bunu iyi bilirim”cilerden bir de köşeci tayfası vardır. Aman ya Rabbim!…

 

Ha, ‘köşeci’ dedim de, buradan aklıma köşe yazıları, oradan da Ahmet Altan’ın bir köşe yazısı vardır, o geldi: yanlış hatırlamıyorsam Taraf diye bir gazetede çıktıydı… Yine yanlış hatırlamıyorsam geçen yılın Eylülü’nde falan… A. Altan’ın ezberleri mi bozulmuştu ne? (Bu Altan Ailesi’nde birden çok yazıp çizen olduğundan ‘Ahmet Altan’ adı burada bundan böyle ‘A. Altan’ olarak geçecektir.) Hatırladığıma göre, ‘Büyük Selanik’ diye bir başlık altında anlatmaya çalışıyordu olayı. Yazısının başlarında, aklımda kaldığı kadarıyla, “Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir ‘sahtelikler’ cumhuriyetidir” gibi bir cümle kurmuştu. Cümle, “Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir ‘sahtekârlar’ cumhuriyetidir” miydi yoksa? Her ne ise… Ayvaz kasap hep bir hesap…

 

‘Yapay bir görüntü’yü gerçek zannettiklerini ucundan kenarından hissetmeye başlayan A. Altan’ın ve onun gibilerin dertleri, eğer hafızam beni aldatmıyorsa kısaca şöyle bir şeyler:

 

- A. Altan’ın okuduklarından anlayabildiği kadarıyla, Selanik’te doğup askeri okullarda görece ‘Batılı’ bir eğitim alan Mustafa Kemal’in iki büyük tutkusu varmış: birincisi ‘lider’ olmak, ikincisi Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmakmış. Mustafa Kemal, bu tutkusunu gerçekleştirmek için Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçilmesini söylüyormuş; hem de taaa gençliğinden beri… ‘Büyük Selanik’ deyince de, A. Altan’ın geniş hayaline uygun biçimde ve pek doğal olarak, güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan kafeler, beyaz örtülü lokantalar anlaşılmak gerekiyor…

 

- Mustafa Kemal ilk amacına ulaşmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri olmuş.

 

- Bir devletin liderliğini ele geçirmek zormuş ama Mustafa Kemal’in bunu yapabilecek yetenekleri olduğu için bu işi başarmış. Ama ikinci amacına ulaşması zordan da zor olduğundan ve yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir tek kişinin kararıyla olacak iş olmadığından, liderliğe oturan ve bu arada adı ‘Atatürk’e dönüşmüş olan Mustafa Kemal, ordu ve sivil bürokrasi aracılığıyla bütün ülkeyi denetimi altına almış ve ‘Selanikleşme’ hareketine ‘Atatürk ilke ve devrimleri’ adı takılarak bunlara uymayanlar ‘devlet düşmanı’ ilan edilmişler.

 

‘Selanikleşme hareketi’ne dair neler sıralıyordu yazısında A. Altan?

 

Artık ‘Atatürk’ denen Mustafa Kemal, millete zorla şapka giydirmiş ve onlara yine zorla Batı müziği dinlettirip dans ettirmiş. Bunlar zorla olacak işler miymiş? Hayır. Çünkü, Atatürk’ün hayal ettiği ülke ile onun yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyormuş. Ve yine A. Altan’ın zannettiğine göre, Atatürk, istediği şeylerin ‘iyi’ olduğuna inanıyormuş ve bunların kabul edilmeyişine sinirleniyormuş.  Ve sonuç olarak, bütün baskılara ve gazetelerin bütün yayımlarına karşın, Atatürk, yönettiği insanlara ‘yabancı’ biri olarak kalmış…

 

Peki, ‘Atatürk ilke ve devrimleri’ denen bu ‘Selanikleşme’ hareketine karşı olan ve ‘devlet düşmanları’ diye damgalanan insanların başlarına neler gelmiş?

 

Müslümanlar’ın ‘irticacı’ oldukları ilan edilmiş, demokratlar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden atılmış, Kürt liderleri asılmış, solcular hapsedilmiş… Özetle, bunlara korkunç baskılar uygulanmış. Pek tabii bu kötü işlerin hepsi Atatürk’ün marifetiymiş: bütün bu olanlar, A. Altan’ın zannettiğine göre, bütün diktatörlerin düştüğü hataya Atatürk’ün de düşmüş olmasının ve o karşı duruşlardan hem ürkmüş hem de bu duruma öfkelenmiş olmasının sonucuymuş.

 

A. Altan’ın yazısının gerisi de anımsadığım kadarıyla şöyle bir şeydi:

 

Atatürk’ün çok istediği biçimde göstermelik bir Selanik (sanırım, A. Altan Ankara’yı ve belki de birkaç büyük kenti kastediyor), pek çok açıdan muhalefetle karşılaşılmasına karşın büyük kentlerin yeni zenginleri ve bürokratları aracılığıyla yaratılmış; memleketin öbür yerleri ise ‘yeni Selanikliler’in tutsağı durumuna düşmüş ve kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen eşitliği isteyen Kürtler ile Batılı yaşam biçimini reddeden ve emirle Batılı olmaya yanaşmayan Müslümanlar, diktatörlüğe karşı çıkan demokratlar ve solcular devletten dışlanmışlar. Bugün hâlâ, insanların söz hakkına sahip olamadıkları Türkiye’de bu yeni Selanikliler ile Anadolulular’ın savaşımı yaşanıyormuş: Cumhuriyet döneminde ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar ve solcular şimdi haklarını istiyorlar ve ‘Selanikleşme’ hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlarmış. Açılımlar, müslümanların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri (aklımda yanlış kalmadıysa, A. Altan her nedense solcuları unutmuştu yazısının burasında), değişen koşulların sonucuymuş.

 

Aklımda yer ettiği kadarıyla, A. Altan, yazısında, önerdikleri şeylerin güzel ve iyi olduğunu belirten Atatürkçüler’in, buna niye karşı çıkıldığını sorduklarını da söylüyordu. A. Altan, Atatürkçüler’i bu düşüncelerinde samimi bulurken onların bu işin zorla, emirle olamayacağını kavrayamadıklarını kaydediyordu. A. Altan’a göre, Atatürk’ün düşlediği ülkenin yaratılması artık olanaklı ve bunu bu ülkenin halkı gerçekleştirecektir. Çünkü, halkımız öyle bir yaşam biçimine artık hazırdır; çünkü zenginleşmiştir, dünyayla ilişki içerisindedir… İyi de, bu kez de Atatürkçüler karşı çıkmaktadırlar bu gidişe! Niye? Onlar bu işin Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız ve solcusuz olacağını sanıyorlar da ondan… A. Altan’a göre, halk bu işi kendisine nasıl uygun geliyorsa öyle yapacaktır. Atatürkçüler bıraksınlarmış o kadar… A. Altan ‘bırakmak’la neyi kastediyorsa artık…

 

*

Aklımda kaldığı ve anlayabildiğim kadarıyla A. Altan’ın ‘Büyük Selanik’ yazısı, -evet evet, yukarılarda da dediğim gibi, yazının başlığı böyle bir şeydi- işte bu minval üzre. Ezber bozmaya bire bir… Fırsatım olursa yazının tam metnini buraya alıp tümce tümce irdelemek isterim; ama emek vermeye değer mi bilmem.

 

 

İnal Karagözoğlu

1 Ağustos 2010

 

 

 

____________________

Not: Bu yazı daha önce 1.8.2010 tarihinde yayımlanmıştı. İlgilik’in sunucusunda 27 Ocak 2011 tarihinde meydana gelen aksaklık sonucunda silinmiş olan yazıyı yeniden ekledim. İK

 

© 2011 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.