İlhan Abi: ‘Aydınlanmanın Bilgesi’

 

Ve Mim Koymak…  

 

 

Günlerden dün, acılı günler arasında acılara acı katan bir gün oldu. Aydınlanma tarihimiz, öğle saatlerinde, evlatlarından birini, gazeteci yazar İlhan Selçuk’u kaybetmişti. Sevenleri, ‘Aydınlanmanın Bilgesi’ adını verdikleri bir ‘abi’ için işte bir kez daha ağlıyordu ve birileri biraz rahatlamış olmalıydılar.

 

Bilenler biliyor, ama İlgilik’in sayfalarına bu acı tarihi düşmeliydim. Bu tarihin özeti, İlhan Selçuk’un şu iki yazısının, Cumhuriyet’teki ilk ve son yazılarının bileşkesi; ilki 8 Nisan 1962, sonuncusu da 15 Ağustos 2009 tarihinde yansımıştı ‘Pencere’sinden okurlarına:

 

 

«Başlangıç

 

 

“Başlangıçta herşey kelm idi” der, Mukaddes Kitaplardan birinin ilk cümlesi… Kelam… yani söz.

Önce söz vardı. Evren, söz üstüne bina edildi. Her binada pencere vardır. Penceresiz bina, ya mezardır ya sığınak! İkisi de hayatın değil, ölümün komşusu.

Evren, söz üstüne bina edildi. Ve insanlar bu binada yeni binalar kurup, yeni pencereler açtılar kendilerine… Pencereler önce küçüktü. Sonra büyüdüler, büyüdüler… ve büyüdüler. Pencereler büyüdükçe aydınlık çoğaldı. Bu, aklın aydınlığıdır.

İnsan aklının aydınlığı gittikçe aydınlattı dünyayı… Ve hangi ülkede akıl varsa, orada ışık arttı.

Ve gün ışığı yetmedi insanlara… mum ışığı dediler. Ve mum ışığı yetmedi insanlara… Lamba ışığı dediler. Ve lamba ışığı yetmedi insanlara… Elektrik ışığı dediler.

Ve elektirik ışığı yetmedi insanlara…

- Daha ışık… dediler, biraz daha ışık!

Bu yetmezliğin özleminde yeni pencereler açtılar evrende..

Ve insanlar son pencereyi bir füzenin kapsülünde açtılar.

Bu pencereden evreni seyretti insan gözü:

“- Ve evren masmavi, yeryüzü yuvarlağı turuncu idi. Yıldızlar güneş gibi parlıyorlar idi.”

Böylece insan, gökyüzünde bir pencere açtı. Ve gökyüzünden yeryüzüne baktı. Yeryüzü yuvarlağının, öküzün boynuzlarında durmadığını gözleriyle gördü.

Ve insan, öküzün boynuzlarında durmayan dünyada, öküzün boynuzlarında duran dünyalar gördü… İnsan, bin yıllık karasaban önünde bir çift öküzün boynuzlarında duran dünyalar gördü.

Her insanın penceresi kendine benzer. Deli Petro, Rusya’ya Batı’nın penceresini açmıştı. Einstein, fiziğe atom devrinin penceresini açtı. Freud, psikolojiye şuur-altı’nın penceresini açtı. Rönesansın penceresinde hümanizmanın ışıkları yankılandı.

Her insanın penceresi kendine benzer. Bizim pencerelerimiz de kendimize benziyordu, kafes kafes…

Kafesli pencere, bakmak ve görmek için değil, gizlenmek ve saklanmak içindi… Işıktan, aydınlıktan saklanmak…

Ve kafeslerin odundan örgüleri altıyüz yıldanberi bu pencereden bakan insanların beyinlerinde çapraz dokusunu örüyordu.

Atatürk ihtilali, aklın ışığına engel olan bu tahtaperdeleri kaldırmıştır bizim penceremizden… Artık Atatürk, ihtilalinin ilkeleri çizmektedir bizim penceremizin çerçevesini…

Bu pencerenin çerçevesinden baktığımz zaman artık gerçekler görünmektedir. Ve bu pencereden baktığımız zaman görünen gerçekler nelerdir?

İtiraf etmeliyiz ki bu pencereden görünen manzara, her Türk vatandaşının ve her insanın yüzünü kızartacak kadar geridir.

Geri de değildir, ilkeldir. Çünkü Türkiye’nin geriliği, sosyal yapısının ilkel oluşundan doğmaktadır. Türkiye’nin sosyal yapısı ile hukuki yapısı arasında ayrılık vardır. Çok kadınlı evlilik, ağalık, seyyitlik, toprak köleliği, kabile hayatı, irtica okulları, göçebelik, Türkiye’nin yarısına yakın düzeyinde sürüp gitmektedir.

Anayasa’nın temeli sayılan sosyal devlet anlayışı ve vatandaşın sosyal hakları kâğıt üzerinden toplum yaşayışımıza doğru henüz yürümemiştir.

Ve binlerce yıl öncesi gibi, hâlâ karasabanın peşinde ve bir çift kara öküzün himmetinde ekmeğini derlemeğe çalışan köylümüzün acıklı hali, gerçeklerin penceresinden bakan vatandaşların yüreklerini yakmaktadır.

Her insanın penceresi kendine benzer. Atatürkçülerin penceresindeki mimaride devrimlerin çizgileri vardır. Atatürk devrimlerinin Türkiye’ye açtığı pencerede ne ahşap ev pencerelerindeki kafesler, ne saray pencerelerindeki ağır perdeler, ne konak pencerelerindeki pancurlar, ne tapınak pencerelerindeki vitraylar vardır…

Atatürk’ün Türkiye’ye açtığı pencereden ışık düpedüz girer… Aklın ışığı! 

 

 

  kısa ara çizgisi

 

Mim Noktası…

 

 

Özgen Acar’ın dünkü yazısını okudunuz mu?..

Okumadınızsa okuyun derim…

Cumhurbaşkanı Gül Kürt açılımına Norşin’den başladı…

Neden?..

Özgen Acar yazısında nedenleri bilimsel kaynaklara dayanarak sayıp döküyor…

*

Önce Norşin Kürtçe değil, Ermenice…

Sonra Norşin Feto’nun kâbesi…

Vakti zamanında Saidi Nursi’nin karargâhı imiş…

Yetmez mi?..

*

Peki, Abdullah Gül neden Norşin’le yakından ilgili?..

Anadolu çeşitli uygarlıkların beşiği, Osmanlı’dan beri de Rum, Ermeni, Kürt, Zaza, Arap, Türk vesaire bu topraklarda al gülüm ver gülüm yaşamışlar…

Bu coğrafyada isim bolluğu doğal ve ibadullah…

Norşin’i öne çıkarmak neden?..

Gül zaten tarafsız değil, AKP’nin ikinci başkanı gibi çalışıyor, siyaset yapıyor…

RTE ile Gül’ün son zamanlardaki derdi gücü Kürtlerle, Ermenilerle Obama’nın istediği gibi hemhal olmak…

Kolay iş değil, ama iktidarda kalabilmek için AKP Amerika’nın talimatına uygun politikaları uygulamak zorunda…

*

Bugün Türkiye’de oy toplamı AKP’yi aşan iki muhalefet partisi var…

Bunlardan biri AKP’nin son günlerdeki “açılım” stratejisi üzerine kısaca dedi ki:

“- Vatan ihanetidir…”

Şaka değil…

MHP düpedüz AKP’yi vatan ihanetiyle suçluyor…

Gerekçeleri bu yazıda irdelemeyeceğim; ama olayın, üzerinde durulması gereken yanı şu:

- MHP liderinin, Kürt sorunu üzerinde anlaşılmaz manevralar yapmaya çalışan AKP’yi vatan ihanetiyle suçlamasının toplumdaki yankıları nedir?..

Siz yalaka medyaya bakmayın!..

Bu konuda elimizde bir ölçü var mı?..

*

Cumhurbaşkanı’nın AKP’nin açılımına AKP’liden daha çok sarılması; ama, bu işe Norşin’in adından başlaması ilginçtir…

MHP’nin bu işe girişenleri vatan ihanetiyle suçlaması da ilginçtir…

Türkiye olağanüstü bir döneme doğru sürükleniyor…

Vaktiyle Anglo-Amerikalılar ülkedeki Ermeni ve Rumları kışkırtıp kullanarak Sevr’i tezgâhlamak istediler…

Bu kez de Kürtleri kullanmak üzerine bir strateji göze çarpıyor, Anadolu’yu bölen haritalar elden ele dolaşıyor…

*

İşte bu ortamda MHP’nin AKP’yi vatan ihanetiyle suçlaması siyaset hayatında, demokratik düzende ve partiler rejiminde ilginç bir dönüm noktası oluşturuyor…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bir noktaya mim koydu…»

 

  

*     *     *

 

Eskiden kitap okurken önemli görülen yerlerin yanına, “Dikkat! Burası mühim” anlamında ‘mühim (önemli)’ sözcüğünün kısaltması olan mim harfi konurmuş: م. Mim, m harfinin Arap abecesindeki karşılığı. Babamın, bu harfin, Arapçadaki ‘malum (bilinen, belli)’ sözcüğünün kısaltması olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Anlattığına göre, Osmanlı’daki istibdat (baskıcılık, keyfi yönetim) döneminde Saray’a karşı olanların adlarının yanına bu harf konurmuş.

 

mim

Mim. Dilimizde ‘mim’li deyimler de var. Bu harf, baskıcı yönetimlerin gözdesidir. (hermetics.org kaynağından)

 

‘Mim koymak’ sözünden yola çıkarsanız, sırasıyla ‘mimlemek’, ‘mimlenmek’, ‘mimli’ duraklarından geçersiniz:

 

 - Mimlemek: Birisini, iyi olmayan, hoşlanılmayan bir davranışı ya da düşüncesi dolayısıyla haklarında iyi düşünülmeyenler arasına koymak. 

 

- Mimlenmek: Mimleme işine konu olmak.

 

- Mimli: Davranışlarından, düşüncelerinden kuşkulanılan, kötü olarak bilinen, hakkında iyi düşünülmeyen kimse; kısacası ‘mimlenmiş’.

 

İlhan Selçuk, birilerince mimlenmiş bir kişiydi; kısacası mimliydi. Öyle olmasaydı ne diye ikide birde sorgu suale çekilsindi?

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 22 Haziran 2010

 

 

 

 

 

____________________

Not: Bu yazı daha önce 22.6.2010 tarihinde yayımlanmıştı. İlgilik’in sunucusunda 27 Ocak 2011 tarihinde meydana gelen aksaklık sonucunda silinmiş olan yazıyı  yeniden ekledim. İK

 

© 2011 İK

© 2010 İK

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. İnal Karagözoğlu said,

    Şubat 27, 2011 at 18:54

    Yukarıdaki yazıyı okuyanlar görmüştür, İlhan Selçuk, 15 Ağustos 2009 tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan son yazısı Mim Noktası…’na bir yazıdan söz ederek başlamış:

     

    “Özgen Acar’ın dünkü yazısını okudunuz mu?..

    Okumadınızsa okuyun derim…”

     

    Belki okumamış olan vardır ya da bulmak belki zor olabilir diye Acar’ın o yazısını buraya almak istedim:

     

    «Feto’nun Kâbesine Hoş Geldiniz!

     

     

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Kürt açılımına” Feto’nun kâbesi yapılmak istenen “Güroymak-Norşin”den başladı! Gül, Bitlis’in Güroymak ilçesine girerken eski adına gönderme yaparak “Norşin’de sevgiyi gördüm” dedi. Bu sözlerle “Kürt açılımına” olumlu bir ileti verdiğini sanırken olağanüstü bir “pot kırdığını” ya fark etmedi ya da bazı çevrelere olağanüstü bir gönderme yaptı!

     

    İlçenin adı 1972’de “Norşin”den “Güroymak”a çevrilmişti. 1988’de ilçe olmuş, 2004’te Belediye Meclisi adının yeniden “Norşin” olması önergesini işleme koymamış, yakınlarda AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler aynı amaçla TBMM’ye bir yasa önerisi sunmuştu. Cumhurbaşkanının “Norşin” sevgisi birdenbire nereden kaynaklandı? Bu sorunun yanıtından önce 19 Mayıs’ta bu köşede “Göbeklitepe’nin Dili Neceydi?” başlıklı yazımızın çok özetini buraya alalım:

     

    “İnsan bir hayvandır… İnsanı hayvandan ayıran, insan yapan olgu, düşünmesidir. Aristo’dan alıntı yaparsak ‘İnsan, düşünen bir hayvandır!’ Ancak bu tanımlama da yetersizdir. Çünkü insan düşüncesini ‘dili’ ile anlatabilen bir hayvandır…

     

    Tarih, Sümer’de (İÖ 3300) ‘yazı’ ile başlar. (…) Ya yazı öncesindeki ‘dil’ ya da ‘diller’ nasıldı? Toplum yaşamında hiçbir şey bir gecede gökten zembille inmez. Her şeyin bir öncülü, bir ardılı ve belki de birden fazla yancıl etkileşimi vardır. Aynı olay ‘dil’ için de geçerlidir. Diller de doğar, büyür, ölürler. (…)

     

    Bugün Türkçede ‘selam’ diyoruz. Geriye gidersek: Arapça ‘salam’… İbranice ‘şalom’… İÖ 2350’lerin Akadcasında ‘salamu’… Ondan birkaç yüzyıl öncesinin Sümercesinde ‘salım’… Anlamı sağlıklı, sağlam demek!

     

    Bir örneği de Cumhurbaşkanının adından izleyelim! Abdullah… Ab- dullah… Arapça ‘Allah’… İbranice ‘eloah (ilah-tanrı)’… Akadca ‘elü’… Ve ilk hece yine Akadcadan ‘abdu’ köle, tutsak… Abdullah ise Akadcadan devşirme ‘tanrının kölesi’ oluyor. (…)

     

    Günümüze ulaşan yerleşim, dağ, nehir, göl adlarının içinde elbette Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca, Farsça, Arapça, Çerkezce, Gürcüce pek çok sözcüğe rastlarız. Keşke bunlar aynen korunabilseydi de genç tarihçilerin işleri daha da kolaylaşsaydı… (…) Ancak bilinmesi gereken en önemli nokta yakın yüzyılların, örneğin Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca, Farsça, Arapça, Çerkezce, Gürcüce olarak bilinen sözcüklerinin çoğunun geçmişinin Sümer, Akad, Hatti, Hitit, Luvi, Huri, Urartu, Asur, Frig dilleri ya da Yunanca ve hatta Latince olduğu da göz ardı edilmemelidir. (…) Anadolu’da 1940-2000 yılları arasında 12 bin köy adının değiştiği biliniyor… (…)”

     

    Profesör. Dr. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” kitabından ilgili maddeyi buraya aktaralım:

     

    “NORŞİN. Ermenice Nor-Şen/Şin, Yeni-köy

     

    1. Norşin. Van Gölü kuzeydoğu yanında, kıyıda, bucak merkezi Timar’ın kuzeybatı yanı başında köy.

     

    2. Norşin. Van gölü kuzeyinde, kıyıda, Adilcevaz ile Erciş arasında köy.

     

    3. Norşin. Bitlis ilinde, Tatvan’ın batı-kuzeybatı yakınında bucak merkezi Çukur’un eski adı.

     

    4. Norşin. Muş’un 15 km. kadar doğu-kuzeydoğusunda köy.

     

    5. Nurşin. Sivas ili doğu yanında, ilçe merkezi Divriği’nin 20 km kadar kuzeybatısında köy. Bu köyün varlığını 13. yüzyılda bilmekteyiz.”

     

    Umar’ı, “Türkçe Etimolojik Sözlük” yazarı Sevan Nişanyan da doğruluyor, sözcüğün Kürtçe değil Ermenice olduğunu söylüyor. Keşke Urartu, Akad, Sümer dili uzmanları bu sözcüğü daha da gerilere götürebilseler. Her iki araştırmacı “nor” sözcüğünün Ermenice “yeni” anlamına geldiğini söylüyor. Zazaca, “yeni” sözcüğü, İngilizce, Fransızca ve Almancadaki gibi “neve”dir. Arapça, “nur (ışık)” ile bağlantısı yoktur.

     

    Norşinli Said’den Saidi Nursi’ye!

     

    İnsanın aklına bir soru geliyor. Acaba “Allahın Kölesi” adlı Cumhurbaşkanımız, Erivan’daki futbol maçında başlattığı “Ermeni” açılımını mı sürdürüyor, yoksa “Norşin” sözcüğünü Kürtçe sandığı için mi bu gösteriyi yapıyor?

     

    Norşin, “Nurculuğun” ağababası diyeceğimiz Bediüzzaman Saidi Nursi’nin karargâhı idi. “Nursi” sözcüğü “Norşin”in Kürtçe bozulmuş lehçe söyleniş biçimidir. Saidi Nursi, “Norşinli Said” demektir. Norşin, Nurcu yayınlara göre “Bilinen en önemli Nakşibendi Merkezi”dir. Saidi Nursi’den başka pek çok şeyh-şıh takımı arasında Şeyh Fethullah El Verkanasi de bu medreseden yetişmiştir. Dolayısıyla Norşin, Nurculuğun kâbesidir. Veliaht Feto hazretlerinin çomaklaması ile gündeme gelen “Norşin” hakkında Norşinli Said’in bir “risalesinde” şöyle denilmektedir:

     

    “Eğer istersen hayalinde Norşin karyesindeki (kasaba) Şeyda’nın (üstat) meclisine git, bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar (günümüzde cumhurbaşkanı) ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede (kutsallık) göreceksin.”

     

    Norşin medresesinden çıkan Nurculuk ahtapotunun kollarının, Doğu Anadolu’da, bazılarının adları değiştirilmiş olan Hınıs, Okhin, Taşkesen, Cezni, Zokayd, Hazro, Çokhreş, Tillo, Kasrik’e yayıldığı Nur sitelerinde vurgulanıyor.

     

    Günümüzde bir başka “Norşin” olayı daha gündemdedir. Van’daki “Yukarı Norşin” camiinde olağanüstü bir onarım sürüyor. Norşinli Said, Rusya’daki tutsaklığından döndüğünde konakladığı Van’da, 1965’te yapılan bu cami büyütülüyor. Beş bin metrekarelik arazide üç kata çıkarılan, bir külliye eklenen camide artık 5 bin kişi namaz kılabilecek. Bugüne değin 1 milyon TL (eskisi ile trilyon lira) harcanan caminin tamamlanması için 3 milyar TL’lik yardım kampanyası sürdürülüyor.

     

    Eskiden “iti ite kırdırma” diye bir söz vardı. Acaba, seçimden önce yörede DTP karşısında yeterli oyu toplayamayan AKP, bu kez Nurcu Kürtleri, gerici olmayan Kürtlere karşı kullanmayı bir açılım olarak mı sahneliyor?

     

    Oğuzların Kenti Ahlat!

     

    Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kubbetül İslam” unvanını alan üç bilim ve kültür merkezinden biri olan Ahlat’ı gezmesi önemli. Kendisine eşlik eden bazı yandaş yazarlar, Türkiye’deki en büyük kazı alanlarından biri olan ve 13. yy’da 300 bin nüfuslu bu Selçuklu kentine, açılım modasına uyarak “Kürt” damgasını basıverdiler. Gerçeği öğrenmek amacıyla rahmetli annesi Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı’nın izinde Ahlat’ta kazıyı sürdüren Doçent Nakış Hanım’dan Ahlat’ın “gerçek kimliğini” anlatmasını rica ettik. Aldığımız yanıt özetle şöyle:

     

    “Selçuklu mezarlığı 250.000 metrekare alanı ile dünyanın 3 büyük açıkhava müzesi niteliğinde, İslam dünyasının da en büyük mezarlığıdır. 11-15.yy’da burada yerleşik Türklere ait, ağırlıklı olarak 13-14.yy’a tarihlenen 7000 kadar mezartaşı olduğu tahmin ediliyor, ancak günümüze yarısından azı gelebilmiştir. Dört metreye varan boy, bir metreye varan enleri ile anıtsal niteliğe sahip bu taşlar, Göktürklerin Orhun Anıtları’nın Ahlat’taki yansımalarıdır. Evliya Çelebi’nin Ahlat’tan ‘Oğuz Taifesi Şehri’ diye söz etmesi, dillerinin ‘Çağataycaya çaldığını’ söylemesi, Moğollar ve Moğol istilasıyla birlikte Doğu Türkistan ve Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerin Ahlat’ta yaşadıklarının, gelenek ve sanat anlayışlarını da beraberlerinde getirdiklerinin güçlü bir göstergesidir. Taşların üzerinde bulunan ejder, lotus çiçeği gibi motifler Doğu Asya’daki Budist etkinin Moğollarla Ahlat’a girmesinin bir sonucudur. Arapça yazıtlar, ölenin mesleği ve kişiliğine ait bilgiler içeriyor. Buna karşın, Zekeriya Kazvini (ölümü 1283) o dönemde Ahlat’ta konuşulan dillerin Türkçe, Ermenice ve Farsça olduğunu, Ermenicenin azınlık dili, Farsçanın yüksek zümre dili olduğunu söylüyor. Kürtçe’den hiç söz etmiyor! Yazıtlardan yatanların emir, vali, kadı, yüksek rütbeli asker, şair, filozof, matematikçi, astronom, kimyacı gibi ilim adamları ve dönemin ileri gelenleri olduklarını öğreniyoruz. Taşları yapanlar taş ustaları değil, mimardılar.”»

     

     

    (Cumhuriyet gzt., 14.8.2009)

     

    __________________

    Notlar:

     

    - Yazıyı http://kimsessiz.sosyomat.com/blog/3588058 adresinden edindim;

     

    - Bu yazı daha önce 22.6.2010 tarihinde yayımlanmıştı. İlgilik’in sunucusunda 27 Ocak 2011 tarihinde meydana gelen aksaklık sonucunda silinmiş olan yazıyı yeniden ekledim. İK

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.