Askeri Tanımlamaların Çekiciliği

Sizin Evin Kurmayları Kimler?

 

 

Bu yıl yaza geçişin uzaması benim işime gelmişti. Eşim pek pek istekli olsa da Yalıkavak’a gitme sorunu da erteleniyordu çünkü… Gidiş ertelenince, her yıl bir öncekine göre daha çağcıllaşmış bulduğum bu kasabanın son hâlini görmem de gecikmiş olacaktı. Keyfim yerindeydi.

 

Aslında, yukarıdaki ‘çağcıllaşmış’ sözcüğünü tırnak içine almam, yanına da bir ünlem parantezlemem gerekirdi. Bu dünyada çağa yakışmayan şeyler hep kendilerini çağcıl sananların marifeti olarak ortaya çıkmış değil midir? Yalıkavak da o kural uyarınca yıldan yıla çağcıllaşıyor. Yıldan yıla ne kelime, her gün yeni bir çağcıl şeyle karşılaşabilirsiniz! Yalıkavak, ülkenin bir parçası ve bu dünyada…

 

Yarımca’dan Yalıkavak’a nakl-i mekân ettiğimiz günlerde haber piyasasında bir ‘çökme’ lafı dolaşıyordu. Anlamsız bir durum… Ben bu çökme konusuna girmem. Hele de bir yığın güç memleketi çökertmeye yönelmişken… Ve ‘Çökertme’ deyince, sallantıda kalan bir çabam aklıma geliyor hemen: bir vakitler ‘Çökertme’ adının ardından az mı koştuydum… Bodrumu’ndan Milası’na kadar her yerde var bu Çökertme’den. İş merkezlerine, konut öbeklerine ad olmuş olması da caba. Bugünün ‘çök’lü konuları, birilerinin nerelerde ne bağlamda ve hangi anlamda çöktüğü, çöktürüldüğü olmalı. Gidip bir siperde çökmüşsün, bu değil! Çökmeyeceksin de ne edeceksin!?

  

Sözün kısası, çağcıl ve çağcıllık başlıkları altındaki dandik şeyler de çöktü-çökmedi anlamsızlıkları da beni sıkıyor. Yetti artık… Sonuç: madem evcek dinlenceye çıktık, kitle iletişim araçlarına, en başta da haberlere kilit vurmuşum; vatandaş olmanın sorumluluğunu, dünya yolcusu olmanın yükünü falan kapının önüne koymuşum. Hâliyle yazı mazı yazmaya da paydos.

 

İşte bu vurdumduymazlıkla yuvarlanıp giderken kız kardeşim önüme bir yazı sürdü. Sürdü de iyi mi etti? Hayır. Zaten eşimle bir olup Yalıkavak’a gelişimizi hızlandıran da o olmuştu. Her neyse.. bu konuyu derinleştirmeden o yazıya döneyim: Kaldıraçlı Kimlikler… Nusret Ertürk yazmış; 5 Temmuz tarihli Cumhuriyet’te… Kıskanmadım, desem yalan olur. Ne zamandır kafamı kurcalayan bir durumu şöööyle bir silkelemiş. Aklına, kalemine sağlık…

 

Bakın, Ertürk kardeş ne demiş:

 

«Yugoslavya’nın kurucu Devlet Başkanı İstanbul’a gelir. Onu, beden ölçüleri konuğun ancak yarısı kadar olan vali karşılar:

- Ben, İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Ordinaryüs Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay.

Karşılığı kısadır:

- Tito.

 

Kurmaylık askeri bir terimdir. Harp Akademileri’ne girerek eğitimlerini başarıyla bitirmiş subaylara kurmay deniyor. Akademinin öğretim süresi dört yıldır. Kurmay subay artık yeteneğiyle, birikimiyle kendini kabul ettirmiştir. Son günlerde bir de ne görelim! Kurmaylar(!), o kadar çoğalmış ki sokağa taşmış. Bir siyasi partinin önde gelenleri de kurmay sözcüğüyle anılmasın mı? İnsan, bu kadarı da olmaz diyor. Özellikle iktidar partisi sahipleniyor, haber öyle yapılıyor. “Başbakan Tayyip Bey, kurmaylarıyla yeni anayasayı hazırlıyor.” “Filan bakan kurmaylarıyla toplandı.” Aman Tanrım!

Kurmayın sivili tercih ediliyor…

Osmanlı yönetiminde bazı sivil kişilere de “paşa” unvanı verilirdi. Örneğin Mithat Paşa’nın, Ziya Paşa’nın, Ahmet Vefik Paşa’nın paşalığı böyledir. Sivil paşa yani. Üstün yetenekli yöneticilere takılan “paşalık” bir ödüllendirmeydi. Yukarıda adları “paşa” ile anılanlara paşalığın bir şey kattığı sanılmasın. Onlara paşalık az gelir. Akla takılan, bu ödülün adı ayrı bir sözcük olamaz mıydı? Günümüzde “fahri doktora” verilmesi de pek yaygınlaştı. Siz, doktor olmadığınız halde, böyle bir cüppe sunulsa giyer miydiniz? Arif Kara, askerde iğne yapmasını öğrenince köyünde adı “Doktor”a çıkar. Sonra sonra gerçek adı unutulur. Herkes ona “Doktor” diye seslenir. İlkokul diplomalı Arif Kara yeni adını seviyordu. Demek kendisi de bu sanı benimsemişti. Özlemin, o adla dışavurulması mıydı?

Son günlerde dilden dile gezen bir söz var: “Türk insanı kâğıt para gibidir, ışığa tutulduğunda içinde Atatürk yoksa sahtedir.” Kaldıraçlı kimlikler tanınmak istenirse, o kadar çaba bile gösterilmeden anlaşılır…»

 

Büyüklerimize, kurmaylarıyla toplanmayı, bir konuyu masaya yatırtıp başına onlarla birlikte dikilmeyi layık görenler, hiç kuşkusuz yüce basın yayın ordumuzun kurmaylarıdır. Bu laf ola beri geleler başka kimin kafasından çıkabilir! Tabii, bu yıldızlı anlatımlardan hoşnut olunduğu da pek açık. Öyle olmasa, ne yapılır edilir bu saçmalığa dur denirdi.

 

Bu arada, ‘kurmay’ sözcüğünün dilimize Cumhuriyet döneminin armağanlarından biri olduğunu dikkate almazlık etmemeli. Bu sözcüğün eski dildeki karşılığı, malum, ‘erkân-ı harbiye’dir. Ne diyor Nusret Bey yazısının sonunda? «Son günlerde dilden dile gezen bir söz var: “Türk insanı kâğıt para gibidir, ışığa tutulduğunda içinde Atatürk yoksa sahtedir.” Kaldıraçlı kimlikler tanınmak istenirse, o kadar çaba bile gösterilmeden anlaşılır…» Yani, Atatürk’ün gücü, şu basit durumda bile kendini belli ediyor: basın-yayınımızın ağzı laf yapan mensuplarının bu yıldızlı haberlerinde, “Başbakan erkân-ı harbiyesiyle bir araya geldi” benzeri bir cümleye rastlanmıyor.

 

Ve yine bu arada, kurmaylı haberlerin sadece iktidar partisine ilişkin olmadığını, muhalefetçilerin de sık sık kurmaylı işler yaptıklarını bilmezden gelmemeli.

 

Noktayı koymazdan önce bir de itirafım olacak: bizim evde de kurmaylar var, ama bir farkla: kurmaylarım kendi aralarında toplanıp kararlarını veriyorlar, bana da o kararları yerine getirmek düşüyor.

 


İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 7 Temmuz 2010

 

 

____________________

Not: Bu yazı daha önce 7.7.2010 tarihinde yayımlanmıştı. İlgilik’in sunucusunda 27 Ocak 2011 tarihinde meydana gelen aksaklık sonucunda silinmiş olan yazıyı yeniden ekledim. İK

 

© 2011 İK

© 2010 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.