Bir İşkadını

… Ve Bir Kış Günü Öyküsü

Muzaffer Bilgili

 

Rüzgâr ıhlamur ağaçlarının dallarında ıslık çalıyor, kıyılarda patlayan dalgaların sesi ‘köşk’e kadar ulaşıyordu. Fırtına, zaman zaman yarı taş-yarı ahşap ‘köşk’ün pencerelerini güçlerini ölçmek ister gibi zorluyor, yılların panjurları, rüzgâra sadece gıcırtılı seslerle karşı koyarak onları özene bezene, büyük emekle, sanat eseri gibi yapmış ustalarını mahcup etmiyorlardı. Büyük fikir adamı, dil bilgini, yazar Şemseddin Sâmi’nin Kaamûs-u Türkîyi ve daha birçok eseri yazdığı Erenköy’ün vitraylarla renklendirilmiş Kuleli Köşk’ünün panjurlarıydı bunlar; fırtınaya hemen öyle pabuç bırakırlar mı? Fırtına zorluyor, zorluyor, esiyor, uğulduyor, sonra bir sessizlik sarıyor her yanı…

Karayele dönen fırtına seslerini endişeyle dinleyen genç kadının karnındaki bebek bir tekme atarak onu uyarıyor: “Hadi artık uyu” diyor, “yarın iş var.”

Sabahleyin gözünü açtığında her taraf bembeyaz… Ağaçların dalları yüklendikleri kar yığınlarını zor taşıyorlar. Bağdat Caddesi tümüyle karla kaplanmış. Yolda sağa sola kayarak, patinaj yaparak gitmeye çalışan tek tük araç var ve de dondurucu soğuk… Pencereden karlar altındaki köşklerin, bahçelerin güzelliğini seyrederken nasıl araç bulacağını, işe nasıl gideceğini düşünüp duruyor genç kadın… “Sakın işe gitme, evden çıkma… Ben telefon edip gelemeyeceğini haber veririm’’ tembihleri onu durduramıyor. “Evde telefon yok ki… Nasıl anlatırım ne yapacaklarını; işe gitmemek olur mu hiç? Ödenecek vergiler var; hepsi benim sorumluluğumda. Bugün son gün; cezaya girer sonra” diye haklı nedenler bulmaya çalışarak tembihleri yanıtlıyor, bir yandan da “Hamileydi, kar yağdı da gelemedi, dedirtir miyim hiç” diye içinden geçiriyordu. Ne yapıp edip gidecek…

Kuleli Köşk

Fırtına, zaman zaman büyük fikir adamı, dil bilgini, yazar Şemseddin Sâmi’nin Kaamûs-u Türkî’yi ve daha birçok eseri yazdığı Erenköy’deki o vitraylarla renklendirilmiş yarı taş-yarı ahşap Kuleli Köşk’ünün pencerelerini güçlerini ölçmek ister gibi zorluyor, yılların panjurları, şiddetli rüzgâra sadece gıcırtılı seslerle karşı koyuyor, onları özene bezene, büyük emekle, sanat eseri gibi yapmış olan ustalarını mahcup etmiyorlardı.

Çizmeler, içine çift çoraplar, kalın palto, ağız burun kapalı, Erenköy durağında uzun süre bekleyiş… Kaldırımlar donmuş, kar serpiştiriyor. Görünürde hiçbir araç yok… Derken önünde bir taksi duruyor. Karlar yapışmış her tarafına… Şoför camı açmaya çalışıyor, açılmıyor. Sağdaki ön kapıyı açmaya çalışıyor, açılmıyor. Arkadaki kapılar da öyle… Kapılar donmuş… Şoför genç kadının durumuna şaşkınlıkla bakarak, sıcak sularla açarak bindiği kendi tarafındaki kapısından sesleniyor: “’Kadıköy’e mi? Gel kardeş, bu taraftan binebilirsen götüreyim.” Genç kadın, karnının büyüklüğünü, doğuma çok az zaman kaldığını unutmuş, araç bulduğu için mutlu, tek açık kapıdan binmeye çalışıyor. Direksiyon engelliyor girişini, eğilip bükülerek, zorlukla, usul usul, direksiyona değmemeye çalışarak, şoför mahallinin yanına geçip oturuyor. O soğukta, sıfırın altında yanaklarından alev fışkırıyor. Babacan şoför şaşkınlık içinde ama saygılı yerine geçip oturuyor. “Bu havada, bu durumda nasıl çıktın” bile diyemiyor.

1967 yılının taksi çalıştırıcısı, bu örnek insan taksi şoförü bu yılki kışın şiddetinden filan bahsederek genç kadının ona ısrarla vermek istediği taksi parası yerine sadece tek kişilik dolmuş parası alarak müşterisini Kadıköy vapurunun hemen yakınına bırakıyor. Kadıköy-Karaköy vapur seferinde yaptığının doğru olup olmadığını, yakınlarının ne diyeceğini kendi kendine sorgulayan genç kadın yine de bebeğinden güç aldığını düşünerek sorumluluk duygusuna, görev anlayışına toz kondurmuyor.

Karaköy’deki Harbiye dolmuş durağında uzun kuyruklar oluşmuş… Tek tük gelen arabalara doluşuyor insanlar… Bindiği dolmuşta müdürü de var. Kendisine şaşkın şaşkın bakıyor müdür; ama hiçbir şey söylemiyor. Dolmuş Harbiye’ye çıkarken yokuşta kayıyor, tekerleğin jant kapağı fırlıyor, çevredeki dükkânlarda çalışanlar dolmuşu iteleyerek, kaymasını engellemek için taşlar koyarak yardımcı olmaya çalışıyorlar. Maceralı ve çok sıkıntılı bir yolculuktan sonra müdür ve genç kadın Harbiye Halaskârgazi Caddesi’ndeki şirkete ulaşıyorlar. Kapıdaki görevliler Refik ile Mehmet Efendi ona yardıma koşuyorlar, departman arkadaşları bu havada birçok kişinin işe gelemediğini, onun çıkmasının da çok sakıncalı olduğunu vurguluyorlar; ancak kendilerine kalacak işleri yapmaya geldiği için de seviniyorlar. Şirketin çay servisini yapan Annik Örnek Hanım ona hemen sıcacık limonlu çay getirip müşfik ve tatlı sözlerle yorgunluğunu almaya çalışıyor.

Ödenecek tüm vergiler masasında daha önceden hazırlanmış durumda… Çekler düzenlenip, imzalar alınıp ödenecek. Sorun, yangın sigorta poliçelerinden alınan itfaiye resminde… Tüm Türkiye’nin en ücra köşelerindeki yüzlerce belediyeye ödenmek üzere sigortalılardan alınan bir tür vergidir bu… Çoğu küçük  küçük meblağlar… Havale masrafları bile ödenecek miktardan daha yüksek olabilir. Yanlış isimlere gönderilir, benzer isimlere gönderilir ya da gerek gönderenler gerek ulaştırma görevlileri yanlışlıklar  yaparlar, meblağlar geri gelir. Hesaplar karmakarışık olur. İçinden çıkılmaz hâle  gelir. Zaman alıcı gereksiz yazışmalara neden olur. Sigorta şirketi, PTT, banka havale memurları, belediyeler birbirlerine girerler. Cezalar gündeme gelir. Mutabakat sağlamakta zorlanılır. Günün teknolojisi de yetersizdir… Ancak, tüm önerilere karşın yasa koyucu ve ilgili kurumlarca -nedense- bir türlü pratik bir çözüm bulunamaz. Üretime katkı sağlamayan, boşuna zaman kaybına neden olan çalışmalardır bunlar… İşte genç kadın, yılların yanlış, karmakarışık olan hesaplarını düzeltmeye kalkmış, günlerce çalışmış, hesapları doğru ve düzgün hâle getirmiştir. Bunları yaparken de fakültede okuduğu, anlamak için satırların altlarını çizerek kafa yorduğu, iktisatın babaları Adam Smith’in, Keynes’in ve diğerlerinin teorilerini, milli gelir, arz-talep, para-faiz ve istihdam gibi ekonomiyi etkileyen temel taşları hatırlayıp, “Neden? Nedendi o uğraşmalarım madem bunları yapacaktım?” diye isyan ettiği çok olmuştur. Ama yaptığı işi küçümseyecek de olsa, çok emek ve zaman vererek düzgün hâle getirdiği hesapların ödemelerini yine de kimselere emanet edememiş, işinin başında olmak için yollara düşmüştü. Sıradan bir işte bile yapılacak en ufak bir yanlışlığa izin vermemişti. Çalıştığı, emek verdiği kurumu büyük de olsa ufacık da olsa zarara sokmamıştı. Mutluydu. Taksiye binerken sıkışan, sıkıntı çeken bebeğinin de mutlu olduğunu düşünüyor ve gelecekte onun da böyle olacağına inanıyordu. Çalışan kadınları, hele de üniversite okumuş kadınları küçümseyen tavrı vardı ya müdürünün.. ve, kendisini bu hâliyle karlar arasında gördüğünde yüzünde beliren ifade ve şaşkın bakışlar… O yeterdi işte bütün bunlara.

Akşama doğru kar tipi hâlinde tekrar yağmaya başlamıştı. Olsun, sorumluluk duygusu, en küçük işte bile en iyiyi yapma isteği başarıları zincirle çekecek ve o gelecekte şirket emekçilerinin evlerinden işlerine, işlerinden evlerine rahat ulaşmaları için servis arabası isteyenlerin yanında yer alacak, şirket yönetimini razı etmek için aylarca emek verecek, doğacak problemlerin sorumluluğunu -görev dağılımında olmadığı halde- üstüne alarak arkadaşlarına tüm kolaylığı sağlamak için konu sorunsuz hâle gelinceye kadar yine aylarca uğraşacaktı.

Akşam geç vakit Erenköy’e vardığında bahçeler, yollar sakin sakin yağan karlar altında bembeyazdı; ağaçlarsa kristal gibi parlıyordu… Seyrine doyulmaz bir görüntüydü bu… Birden polis Mustafa Efendi’nin neşeli sesini duydu: Ethem Efendi Caddesi’nin sonunda, caminin köşesinde nöbet tuttuğu kulübesinden ona sesleniyor, “Sen bu havada nasıl işe gittin haa!… Ya kayıp düşseydin…’’ diye takılıyordu… O ise sobasında duman tüten, Şemseddin Sâmi’nin hayatının sonuna kadar yaşadığı ‘köşk’e bakıp birçok eserin, lügatlerin ve Kaamûs-u Türkî’nin yazıldığı kulenin karlar altındaki masalsı görüntüsünü seyrederek “Ben de onun gibi daha ne fırtınalara göğüs gereceğim kim bilir” diye düşünüyordu.

 

Güllük, 7 Ekim 2010

_____________________

Yazarın İLGİLİK’te yayımlanan öbür yazıları:

Merdivenin İlk Basamağında -28 Mar. 2010  

“Ben Büyüyünce Babam Gibi Olacağım” -21 Haz. 2009

Pünhan Necef oğlu Abdullayev -30 May. 2009

Küresel Fırtına -20 Haz. 2008

 

Yazarın genelağdaki yeri: Muzaffer Bilgili Com

 

Şemseddin Sâmi ve Kaamûs-u Türkî dolayısıyla meraklısına: Sözlüklerle Aramız Ne Kadar İyi?

 

© 2010 MB.ilgilik

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. İnal Karagözoğlu said,

    Şubat 23, 2011 at 13:12

    Şemseddin Sâmi’ye, bu arada Kuleli Köşk’e ilişkin bir şeyler okumak isteyenlere önerebileceğim iki adres var:
    http://www.yazarmezar.com/mezar-sayfa-54.html ,
    http://www.2de1.com/kim.kimdir/4917-semsettin.sami.fraseri.html .
    Geçmişe daha da uzanmak isteyenler gidecekleri yolu elbette kendileri bulacaklardır. (İK, 14 Ara. 2010)

  2. Oya Özdemir said,

    Mart 8, 2011 at 20:31

    Sayın Bilgili,

    'İÇSELLEŞTİRMEK' kolay değil ama, bir kez böyle bir yolculuğa çıkıldı mı, önü alınamıyor. Yolcunun kendine pek çok zararı var ama,  yaptığı işe, ilişkilerine kısaca dokunduğu her şeyde izi kalıyor.

    Yıllar sonra, 'Bugün olsa, aynısı yapardım' duygusunun yerini de hiçbir şey tutmuyor.

    Güzel betimlemeleriniz ve içten duygularınızla kaleme aldığınız yazınızı keyifle ve gözümde canlandırarak okudum.

    Teşekkürler,
    Saygı ve sevgilerimle,

    Oya Özdemir 

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.