Nereye Kadar?

 

‘Örtü’ Sayesinde ‘Mağduriyet’ Edebiyatı ve…

 

 

“– Sizin sayenizde efendim…”

 

Bu sözün muhatabı alçakgönüllüyse ya da kibarsa, en azından bir “estağfurullah” çeker. Değilse, bulunduğu konuma göre daha da kurumlanır.

 

‘Saye’ aslında ‘gölge’ demek; ama ona ‘koruma, yardım’ anlamlarını da yüklemişiz. Her dönemde birilerinin sayesinde geçinip gidenler olur; şöyle ya da böyle… Tersinden söylersem, her dönemde birileri birilerini koruyup kollar, yardımını üzerlerinden eksik etmez. Aslında bu, karşılıklı alış-veriştir: ne kadar verirsen o kadar alırsın, ne kadar alırsan o kadar verirsin…

 

İşte bu yüzden, ‘sayenizde’ lafı, yüklenen anlamlarıyla dillerden hiç düşmez. Ama bu sözcükten türetilmiş olan ‘sayeban’ı kullananımız neredeyse hiç yoktur; ‘gölgelik’ deriz, olur biter. ‘Gölgelik’, hem gölge altında bulunan yerlere hem de gölgesinde oturulan tente, çardak gibi şeylere verdiğimiz ad. Apartman katlarına sıkışmış hemen her evin kendine göre bir gölgeliği var oldu artık. Kendilerine doğal bir ortam bulabilenler bile bu yapay şeylere sığınıyorlar…

 

Tabii, bir de Anadolulu düşünür Diyojen’in “Gölge etme başka ihsan istemem” sözü var.

 

‘Söz’ deyince, ‘söz vermek’teki ‘söz’ sözcüğüne gidiyor aklım. Gidişat mı desem yoksa kader mi, ana muhalefet partisinin liderliğine aday oluveren siyasetçimiz, “Ne ben zenginleşeceğim ne çocuklarım zenginleşecek; her zaman hesap vereceğim; bunun için halkıma söz veriyorum ” demiş.

 

Evet, bir şeyi elde etmek için işe söz vermekle başlarsın; bu bir yöntemdir.

 

Ya da birisiyle bir konuda anlaşırsın ve işi sağlama bağlamak için sorarsın:

Söz mü?

Söz.

 

Şimdi, madem köklü bir partimizin söz sahipleri partilerini iktidara yürütme yolunda bir şeyler yapma niyetindeler, en azından gerçek bir ‘ana muhalefet’ konumuna erişmek istiyorlar, o zaman, ilk iş olarak ‘mağduriyet edebiyatı’nın sığındığı ‘gölge’yi kaldırmalılar. Cesaretle ortaya çıkıp o ‘örtü’yü siyaset aracı olmaktan kurtarmalılar… Bıraksınlar yanlış anlaşılmaya pek elverişli olan ‘havuzlu villa edebiyatı’nı…

 

Ve belki bir işe yarar diye, insanlarımızın siyasallaştırılmış olan ‘örtü’sünü ‘türbanlık’tan arındırıp asıl işlevine döndürmek için vaktiyle ortaya koymuş olduğum öneriyi işte bir kere daha özetliyorum:

 

• 7 Kasım 1982 tarih ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 12’nci maddesine,

“- Kişi temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayıcı eylemlere verilecek cezalar kanunla düzenlenir.

- Yukarıda belirtilen kanun düzenlemesi, bu kanunun yayımını izleyen 6 (altı) ay içerisinde tamamlanır.

- Kişi temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayıcı eylemlere verilecek cezalar hiçbir şekilde af kapsamına alınamaz”

diye üç fıkracık eklenir;

• Ve bu değişiklik, sözü edilen ceza düzenlemesinin yürürlük kazanmasıyla yürürlüğe girer.

 

*

Bugün, bu önerimi yinelemenin tam günüydü sanıyorum.

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 22 Mayıs 2010

 

© 2011 İK

© 2010 ilgilik

 

Not: Daha önce 22.5.2010 tarihinde yayımlanmış olan bu yazı yeniden eklenmiştir.

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.