Hemşireler Haftası ve …

İlk hemşiremiz Safiye Hüseyin Hanım, 1881-1964

 

Unutulmuş Gibi Duran Bir Ad: Safiye Hüseyin

 

 

Ne de çok ‘hafta’mız, ‘gün’ümüz, ‘yıl’ımız var… Son anda şahlanan telaşlanmalarımızla içlerini doldurmaya çalışıyor, birkaç ‘etkinlik’le savuşturduktan sonra da bir sonraki vakte kadar bir kenara atıveriyoruz.

 

Çoktandır, bir anım dolayısıyla hemşireliğin bizdeki geçmişi konusunda bilgi toplamaya çalışıyorum. İddialı bir araştırma değil benimkisi; böyle bir çalışmayı ortaya koymak sağlıkçılarımızın işi olmalı. Ancak, bir konunun kıyısından da geçecek olsa, insan şöyle dört başı mamur bir kaynağa ulaşmak istiyor. İşte hemşireliğimizin tarihçesi de, pek çok alanda olduğu gibi yarım yamalak yazılmış. Hemşireler Haftası’ndayız* ve bu yarım yamalaklık bir kez daha derinden vuruyor beni…

 

*

Anneler Günü dolayısıyla yazdığım yazıda konuyu dağıtmak istememiş, “İnsana ‘işin şeyi çıktı’ dedirtecek kadar alıp başını giden bu durum çerçevesinde sanat da nasibini alıyor. Vaktiyle, -vaktiyle dediysem daha birkaç yıl öncesine kadar- ‘cıngıl’ denen reklam müziği vardı; İngilizcenin ‘jingle’ı… Bu işte ustalaşan müzikçilerimiz de olmuştu… Şimdilerde bakıyorum, ‘hit’ olmuş parçalara meze muamelesi çekiliyor. Ya da, eski sandıklar karıştırılıp ‘nostaljik’ takılınıyor” demekle yetinmiştim; işte sırası geldi, açık açık söylüyorum: malının reklamını yapmak için bir sanat yapıtını kullanmaya karar veriyorsun.. yapıtta, hedef kitleye yönelik değişikliği, düzenlemeyi falan yaptırıyorsun -herhalde (bu sözcüğü, ‘büyük bir olasılıkla’ anlamında kullanıyorum) onu dilediğin gibi kullanma hakkını makkını da almışsındır-.. bu ‘malzeme’yle reklamını hazırlatıyorsun.. derken ‘zamanı’ geliyor, başlıyor reklamın tv’lerde dönmeye.. ‘hedef kitleye özel gün’ün, Anneler Günü’nün arifesinde de o ‘malzeme’yi gazetelerde tam sayfa reklam olarak yayımlatıyorsun… Ama, o ticari ‘malzeme’ye dönüştürdüğün sanat yapıtına ilişkin tek bir açıklama, tek bir not yok! Bu tuhaf durum o sanat yapıtını kullanma hakkının bir parçası mı? Eğer öyleyse çok yazık; değilse çok ayıp, büyük saygısızlık…

 

Sözünü ettiğim yapıt, Muhlis Sabahattin Bey’in (Ezgi) ‘Çok Yaşa Sen Ayşe’ şarkısı. ‘Ayşe’ operetinin final parçası: “Çok yaşa sen Ayşe, köyün yıldızısın / Biricik kızısın, dayının kuzususun / Bahtın açılsın, tali¹ saçılsın / Gönlün şen olsun, kendini üzme sakın (Hey) / Vur patlasın, çal oynasın / Bu hayat böyle geçer.” Bu sözler TRT arşivinden; daha pek çok türlemesi var… Ve korkarım, bundan sonra millet özgün metin diye o reklamdakini bilecek…

 

Beni bu korktuğum düşünceye getiren ne? Geçen yaz benim ufak toruna “Süt içmeyi, peynir yemeyi seviyor musun” diye soracak oldumdu, annesi sözün nereye varacağını anlamış olacak, “Nelerde kalsiyum var, söyle dedene” deyince, oğlan başladı birtakım süt, peynir, büyütücü ek besin markalarını sıralamaya… Hele bir hayvancılığımızın köküne kibrit suyu² ekmeyi sürdürelim, ineği kendi memleketinde görenimiz kalmayacak. Mandayı tanımayan Kandıralılar var bugün… 

 

Bu konular daha çoook söz kaldırır; iyisi mi, ben içinde bulunduğumuz haftaya döneyim:

 

Hemşireler Haftası ufukta belirince, bir umut, bir kez daha orada burada yeni bilgiler aramaya başladım: acaba, geçen yıllardan bu yana hemşireliğimizin tarihçesine yeni bilgiler eklenmiş olabilir mi? Ve olmadığını görüp bir kez daha hayal kırıklığına uğradım…

 

Bizim hemşirelik geçmişimize bakma isteğim, aslında, bir adın izini arayıştan kaynaklanıyor. “Bir anım dolayısıyla” deyişimin özünde o ad var. 1964 yılı… İzmit’in bir köyünde, Maşukiye’de öğretmenim… Oraya yerleşmiş bir ailenin evinde kiracıyım… Ev sahiplerim iki muhterem kişi: Nesime Hanım Teyze ile kocası Mukadder Bey Amca. Nesime Hanım yetmişinde, Mukadder Bey de yanlış anımsamıyorsam yetmiş altı yaşında…

 

Nesime Hanım Teyze’nin yetmiş yaşında olduğunu kesin olarak biliyorum. Çünkü, ilk hemşiremiz sayılan Safiye Hüseyin hayata o yılın Temmuz’unda veda ediyor.. çünkü, bir rastlantı, hemen o günlerde ev sahiplerimi ziyarete gidiyorum ve böyle bir büyüğümüz olduğunu Nesime Hanım Teyze’den işte bu gidişimde duyuyorum: aramızdan 83 yaşında ayrılmış olduğunu da öğrendiğim Safiye Hüseyin, ondan on üç yaş büyük olan ablasıdır. Ve Nesime Hanım Teyze, bir ara kalkıp yandaki odaya gidiyor, elinde küçükçe bir kutuyla dönüyor; kutuda anı değeri olduğu anlaşılan şeyler var… O şeylere ilişkin anılarını, o anılara bağlı olarak da ablasını anlatıyor… Ortak anılarını… Sözlerinin sonunda da kutudan madalya biçiminde bir Kızılay rozeti alıp onu bana armağan etmek istiyor. Hiç ummadığım bir durum… Şaşkınlıklar icindeyim… Böyle bir armağanı geri çevirmek olabilir miydi!? Alıyorum. Bu parçanın asıl sahibi kimdi? Nesime Hanım Teyze mi, ablası mı? O heyecan içinde zihnimde yer eden, Safiye Hanım’a verilmiş bir rozet oluşu… 

 

Ama ne oluyor? Yeni bir Hemşireler Haftası dolayısıyla yinelediğim araştırma sırasında hemşireliğimizin tarihçesi konusunda yeni bir bilgiye rastlamıyorum ama benim için büyük bir sürprizle karşılaşıyorum: Nesime Hanım da bir tarihte gönüllü hemşirelik yapmış. Bunu, torunu Emre Dölen’in,Sağlık Alanında Türk Kadını’ adlı kitapta yer alan ‘Balkan Savaşı’nda bir hemşire: Nesime Ahmed (Dölen) Hanım (1894-1976)’ başlıklı yazısından öğreniyorum. Yani, o rozetin Nesime Hanım Teyze’ye ait olma olasılığı ağır basıyor şimdi…

 

Neden böyle bir armağana değer görüldüğümü hep düşünmüşümdür. Evet, beni çok severdi Nesime Hanım Teyze; ama bu yeterli mi? Acaba böyle bir yazı mıydı onun gönlündeki?… Bilinmez. Nesime Hanım Teyze’yi yitireli otuz altı yıl oluyor, nur içinde yatsın!

 

*

Safiye Hüseyin (Elbi), bir Osmanlı paşasının kızı. İngiltere’de Deniz Ateşeliği görevinde, Haliç Tersanesi yöneticiliğinde bulunan Ahmed Paşa, kızını Avrupa’da okutuyor. Ve onun, gönüllü hemşireliğin yolunu açmasını istiyor ülkemizde…

 

Bizde hemşirelik mesleği konusunda ilk adımı Balkan Savaşı sırasında Kızılay, o zamanki adıyla Hilal-i Ahmer Cemiyeti atmış. Bu, İstanbul’da Kadırga’daki bir hastanede 6 ay süreli gönüllü hastabakıcılık kursudur. Burada ilk dersi de Besim Ömer Bey (Prof. Dr. Akalın) vermiş… 1913-1914 yıllarında Dr. Besim Ömer Bey’in öncülüğünde Dar-ül Fünun’da da (Darülfünun, İstanbul Üniversitesi) çok sayıda hanım öğrencinin katıldığı hasta ve yaralı bakımı kursları düzenlenmiş. Ve Türk kadınları da artık gönüllü hastabakıcı olarak, gönüllü hemşire olarak savaş yaralılarına bakmaya, hastanelerde çalışmaya başlamışlar. İşte Safiye Hüseyin, onların öncüsü… Ardından da Balkan ve Çanakkale Savaşları’nda gönüllü hemşire.

 

Hilal-i Ahmer çadırı Soluk bir fotoğraf… Bir Hilal-i Ahmer çadırı. Kim bilir hangi cepheden?

 

Bu ilk gönüllü hemşiremiz, bir Osmanlı hemşiresi olarak yurt dışında düzenlenen uluslararası kongrelere de katıldı, ulusumuzu bu alanda temsil eden ilk kişi oldu. Yabancı devletlerden övünç ve onur nişanları aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra da hayır kurumlarında, derneklerde üstün bir özveriyle çalışan Safiye Hüseyin Elbi, son nefesine kadar mesleğinin tutkusu içinde yaşadı: pek çok konferans verdi, pek çok yazıya imza attı.

 

*

Çağcıl hemşireliği, ‘Kırım Savaşı’ denen 1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı sırasında 33 yaşında Floransalı bir İngiliz hanımı olan Florence Nightingale’in kurduğu kabul ediliyor. Bu genç hanım, Kırım Savaşı’nda yaralanan askerlere bakmak üzere rahibelerden ve hastabakıcılardan oluşan bir kafileyle 1854’te İstanbul’a geliyor ve Selimiye Kışlası’nda kurulan geçici hastanede görev yapıyor. ‘Florence Nightingale’ adına kurulmuş sağlık kuruluşlarımız var.

 

Ama…

 

‘Başhemşiremiz’ unvanına değer yararlıkları olan Safiye Hüseyin Elbi’nin adının verildiği bir sağlık kuruluşumuz yok. Pek ‘doğal’ olarak, adları Kerime, Münire, Nesime, … olan nice Safiye Hüseyin’lerin anılarına dikilmiş kuru bir ağacımız da!

 

*

Adları bugünlere kadar gelebilmiş hanım müzikçilerimizden biri de Mehveş Hanım. Yalnızca adı, bir tek de şarkısı biliniyor. Geçenlerde o şarkı dolandı gönlüme: “Kaçsam bırakıp senden uzak yollara gitsem / Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem” diye başlıyor, “Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem” sözleriyle sona eriyor. Tam da içinde bulunduğum bu amansız durumu anlatıyor… Nihaventten…

 

Bu işler neden böyle bizde?

 

Geçen yıl Birgün gazetesinde bir röportaj okumuştum, Fırat İlim’in şarkıcı Sema’yla yaptığı bir röportaj…

 

İlim soruyor: “… şarkıcılardan birçoğu hakikaten ilginç hikâyelere sahip. Fakat Eftalya Hanım, yine Eftalya Hanım’ın zamanında seslendirdiği ‘Kaçsam Bırakıp’ın bestecisi Mehveş Hanım’ın hikâyeleri bir yerden sonra siliniyor. Onlarla ilgili çok az şeye rastlıyoruz. Bu isimler sizce neden bu kadar geri planda kaldı? Dönemin yönetiminin bu konuda bir hatası oldu mu sizce, yoksa başka bir nedeni mi vardı?”


Sema şu yanıtı veriyor: “Evet, o dönem ve dönemin karakterleri hakikaten ilginç. Özellikle 1940’lara kadar çok aşama katedilmiş. Fakat 40’lardan sonra burjuva ve bürokrasi ile başka bir yere gelmiş Türkiye. Bir bürokratlar ülkesi haline gelmiş. En bildiğimiz, hâlâ askeri geçitlerde, etkinliklerde türlü marşlardan, örneğin Onuncu Yıl Marşı’ndan gurur duyuyoruz. Halbuki zaman geçiyor ve o vakitlerden sonra çok daha sağlam adımlar atılmalıydı kültürel olarak. Bu adımlar da biraz sekteye uğramış. Ben bunu hem yönetimlere, hem dünyadan kopuk olmaya bağlıyorum.”

 

Röportajın başlığı “Kültürümüzü çöplük gibi kullanıyoruz”du…

 

Ne acı!

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 14 Mayıs 2010

 

________________

* Hemşirelik mesleğinin kurucusu sayılan Florence Nightingale’in (1820-1910) doğum günü olan 12 Mayıs’la başlayan hafta. ‘Uluslararası Hemşireler Haftası’ adıyla da 6-12 Mayıs tarihlerinde kutlanan bu etkinliğin temelinde, Uluslararası Hemşireler Meclisi’nin 12 Mayıs’ı 1965 yılından beri ‘Hemşireler Günü’ olarak kutluyor olması var.

 

Çağcıl hemşireliği, ‘Kırım Savaşı’ denen 1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı sırasında 33 yaşında Floransalı bir İngiliz hanımı olan Florence Nightingale’in kurduğu kabul ediliyor. Bu genç hanım, Kırım Savaşı’nda yaralanan askerlere bakmak üzere rahibelerden ve hastabakıcılardan oluşan bir kafileyle 1854 yılında İstanbul’a geliyor ve Selimiye Kışlası’nda kurulan geçici hastanede görev yapıyor. ‘Florence Nightingale’ adına kurulmuş sağlık kuruluşlarımız var.

 

¹ tali (ta:li): Talih, baht, felek, şans.

² kibrit suyu: Sülfürik asit (kibrit: Kükürt).

 

Kaynaklar:

- http://www.bilimtarihi.org/kitaplik/028.htm

- http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1253446018&year=2009&month=09&day=20     

- http://tr.wikipedia.org/wiki/Ay%C5%9Fe_(operet)   

- http://arsiv.kultur.sabah.com.tr/dosya/dosya-1863.html

- http://ozer-rayman.blogspot.com/2009/03/canakkale-kahraman-ilk-turk-hemsiresi.html

- http://www.yorumkat.com/genel-kultur/53796-ilk-turk-hemsiresi-safiye-huseyin-elbi.html

 

 

 

 

© 2010 İK

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.