Senaryo -32-

s e n a r y o

ya da bir sevdayı resmetmek

 

bir anlatı denemesi

 

 

inal karagözoğlu

 

 

-32-

 

 sinemada...

 

 

 

31 | 30 | 29 | 28 | 27 | 26 | 25 | 24 | 23 | 22 | 21 | 20 | 19 | 18 | 17 | 16 | 15 | 14 | 13 | 11 | 12 | 10 | 9 | 8 | 7 | 6 | 5 | 4 | 3 | 2 | 1

 

YARIMCA. DIŞ. GECE. KIŞ.

Çevre karlar altındadır. Kar serpiştirmekte. Sokak lambalarından yayılan ışıklar… Bu ışıklar altında daha da belirginleşen kar tanecikleri.

Sokakta köpekler… Tek tük araba geçmekte.

Binaların pek azında bir-iki pencerede ışık var.

İleride bir tren geçer.

Uzakta, tek bir penceresinde ışık görünen bir binanın yaklaşan görüntüsü.

O tek ışık gelen pencerenin yaklaşan görüntüsü. Ve pencereden içeriye bakış: Yetmiş beş yaşlarındaki Anlatıcı, bir koltuğa oturmuş bir şeyler okumaktadır. Gözlüğü, hemen yanı başındaki bir sehpanın üzerindedir.

Görüntüleri tamamlayan müzik ve çevresel sesler…

ANLATICI’NIN EVİ. ÇALIŞMA ODASI. GECE.

Anlatıcı, ağır ve dikkatli adımlarla yürüyerek elinde büyük bir fincanla içeriye girmektedir.

Anlatıcı, bir yandan fincanını yudumlamakta bir yandan da okumasını sürdürmektedir.

DIŞ. GECE. KIŞ.

Kar yağışı artmıştır. Sokak lambalarından yayılan ışıklar…

Sokakta köpekler… Tek tük araba geçmekte: zincirli, zincirsiz arabalar… Kaymış arabalar… Kaymış bir arabayı yol kıyısına itmeye çalışan birkaç kişi… Siren çalarak hızla geçen bir cankurtaran.

Binaların pek azında ancak bir-iki pencerede ışık var.

Anlatıcı’nın evinin penceresindeki ışık söner.

Sokak havasını tamamlayan sesler.

ANLATICI’NIN EVİ. OTURMA ODASI. GÜNDÜZ.

Anlatıcı, telefonla konuşmaktadır; yüzü allak bullak olmuştur. TV’nin sesi Anlatıcı’nın sesini bastırmaktadır. Anlatıcı saatine bakar; saat “10:52”yi göstermektedir. Anlatıcı oda kapısına doğru yürümeye başlar.

ANLATICI’NIN EVİ. ÇALIŞMA ODASI. GÜNDÜZ.

Anlatıcı, çalışma masasının başında üzüntülü ve düşünceli bir şekilde oturmaktadır. Masanın üzerindeki masa takvimi ‘18 Şubat 2009’u göstermektedir. Anlatıcı, biraz sonra bilgisayarını açar, bir belge çağırır. Açılan pencerede ‘S E N A R Y O’ başlığı görülür. Anlatıcı, kaydırma çubuğunu kullanarak belgenin sonuna gelir, son satırları okumaya başlar.

……….

Anlatıcı bilgisayarının başında düşünceye dalmıştır.

……….

Anlatıcı, son satırların birkaçını seçip kesip atar.

……….

Anlatıcı, açtığı belgenin üzerinde çalışmaya başlamıştır; bilgisayarın ekranında, “Öyküde adı geçen filmlere ilişkin görüntüler ile filmin görüntülerinden oluşan ve öğeleri git gide çoğalan bir kolaj” sözleri okunmaktadır.

Öyküde adı geçen filmlere ilişkin görüntüler ile filmin görüntülerinden oluşan ve öğeleri git gide çoğalan bir kolaj…

YAŞLI ADAM’IN EVİ. İÇ. SABAHA KARŞI.

(Renkli olarak başlayacak olan görüntüler yavaş yavaş siyah-beyaza dönüşecektir.)

Yaşlı Adam, Eastman 25’in yanına çekilmiş küçük koltukta, üzerindeki çocuk battaniyesini elleriyle sıkı sıkıya kavramış, uyuklar gibidir. Film bitmiş, makine boşa çalışmaktadır.

Dijital saat/takvim, “04:42” ve “18 Şubat 2009”u göstermektedir.

İki tarafı camlı para çerçevesi, yere düşmüş, kırılan camlar etrafa saçılmış, bozuk paralar, cam kırıklarının arasında durmaktadır.

Pencereden, solgun ışıklar altında kalın bir kar tabakasının ışıldadığı görülmektedir. Kar durmuştur.

Uzaktan sabah ezanı duyulur. (Birçok olağan ve çarpıcı görüntü… Evdeki havayı tamamlayan sesler…)

ANLATICI’NIN EVİ. ÇALIŞMA ODASI. GÜNDÜZ.

Anlatıcı, “Senaryo”sunu yazmayı sürdürmektedir; bilgisayarının ekranında, “Bu görüntüler, sekiz-on saniye sürüp yavaş yavaş silinir” sözleri okunmaktadır.

Kolaj görüntüleri sekiz-on saniye sürüp yavaş yavaş silinir.

Görüntüleri tamamlayan sesler ve müzik…

YAŞLI ADAM’IN EVİ. İÇ. SABAH.

(Görüntüler siyah-beyaz.)

Salon. Dijital saat/takvim “18 Şubat 2009”,  saat “10:34”ü göstermektedir. Eastman 25 durdurulmuş, yerdeki cam kırıkları kaldırılmış, bozuk paralar ile çerçeve, Eastman 25’in yanına gelişigüzel konmuştur.

Pencerenin gittikçe yaklaşan görüntüleri… Orta yaşlı bakımsız bir kadın eli pencereyi açar. Perdelerde hafifçe uçuşmalar… 

Görüntüleri tamamlayan sesler ve müzik…

Dış. Kar durmuştur. Gökte pırıl pırıl bir güneş… Yeni bir gün olanca canlılığıyla akıp gitmektedir. Çatılarda, ağaçlarda, eriyen karların oluşturduğu damlalar… Oradan oraya uçuşan, birbirini kovalayıp oynaşan kuşlar…

Görüntüleri tamamlayan sesler…

Mutfak. Duvalarda, raflarda ve öteki yerlerde anı ve aile fotoğrafları; duvarlarda, aralarında, “2007” tarihli bir resmin de bulunduğu “Sedat” imzalı birkaç resim; Yaşlı Adam’ın masası, bu masa üzerinde birkaç kitap, degi ve gazete, Fransızca bir çizgi roman, kalem ve kâğıtlar… Yaşlı Kadın’ın köşesi… Sessizliğin sesi.

Salon. Pencerenin ve dışarıdaki yaşamın gittikce uzaklaşan görüntüleri. Salondaki ses ve görüntü aygıtları ile Eastman 25’in ve bozuk paraların değişimli görüntüleri… Bir süre sonra, bu değişimli görüntülere, bozuk para çerçevesinin duvarda bıraktığı temiz iz de katılır.

Değişimli görüntüler dizisi, bir süre daha devam eder ve duvardaki izde donarak sona erer.

Görüntüleri tamamlayan sesler ve müzik… Bu sesleri ara ara bozan mutlak sessizlikler…

ANLATICI’NIN EVİ. ÇALIŞMA ODASI.

(Renkli olarak başlayacak olan görüntüler, yavaş yavaş siyah-beyaza dönüşecek, akan görüntülerden itibaren de siyah-beyaz olacaktır.)

Anlatıcı, ‘Senaryo’sunu yazmayı sürdürmektedir; bilgisayarının ekranında, «“Ardından da bir şiirin yavaş yavaş akan görüntüleri gelir” yazıları okunmaya başlar» sözleri görülür. Görüntüleri tamamlayan sesler ve müzik…

Bir şiirin mutlak bir sessizlik içinde yavaş yavaş akan görüntüleri:

 

A N I M S I Y O R U M

 

Biliyorum, biliyorum, biliyorum:

Elli yaşına gelmiş bir adamın

Elleri hep temizdir…

Ve ben, günde iki-üç kez

Yıkarım ellerimi.

 

Ve yalnız ellerimi görünce kirli,

Anımsıyorum

Çocuk olduğum günleri…

 

Federico FELLINI

 

……….

Mutlak sessizlik, yerini, yavaş yavaş yükselen anamüziğe bırakır.

Anlatıcı, “Senaryo”sunu yazmayı sürdürmektedir; birkaç saniye sonra son vuruşu yapıp geriye çekilir; üzüntülü ve yorgundur. Bir-iki saniye sonra anlatıcının görüntüsü de donar.

Bilgisayarın ekranında, “ve SON yazısının görüntüleri” sözleri okunmaktadır.

“SON” yazısının gittikçe yaklaşıp donan görüntüsü.

Görüntüleri tamamlayan sesler…

……….

Son jenerik akmaya başlar.

 

 Film bitti...

 

 

 süs

 

SONSÖZ

 

 

Böyle bir seslenişe gerek var mıydı? Bence yoktu.

 

Öyleyse?

 

Benim bu öykü denemesine giriştiğimi bilen bir ahbabım, çok iyi kalemi vardır, işi yarıladığımı sandığım günlerdeydi, bir telefon konuşmamızda sordu: “Yürüyor mu?” Ben de, iyi gidiyor, dedim ve yazdıklarımın “başarılı” olduğunu sandığım yerlerinden bir derleme yapıp postaladım. Laf olsun diye sormamış olacak ki, ahbabım görüşünü hemen bildirdi: “İyi güzel de, bundan senaryo olmaz!..”

 

İyi, olmasın.

 

Üç-beş gün geçti, baktım, içten içe düşünüyorum: Ben, “bu öykü senaryolaştırılmaya uygun mu değil mi” diye sormamıştım ki… Öyleyse, bu hatun niye böyle bir şey dedi?

 

Kafam soru çengeli durumunda, birkaç gün daha geçti. Bir de baktım, telefona sarılmışım:

 

- Sen niye öyle bir şey dedin ki?

 

- Ne demişim?

 

- “Bundan senaryo olmaz!..”

 

“Ha, o mu” deyip anlatmaya başladı. Özeti şu: Bu ahbabımın yazar bir ahbabı varmış. Tanınmış bir kadın yazarımız… Senaryolar da yazan bu hanıma günün birinde bir senaryo yazma önerisi geliyor. O sıralar elinde çok iş varmış; benim ahbabın kalemi iyi ya, diyor ki ona, “Şunu sen yazsana”. Becerebilir miyim? Ne var beceremeyecek? Uzatmayayım, bizimki, bu ilk fason işini büyük bir heyecanla yapıp istenen zamanda yerine teslim etmiş. Etmiş etmesine de, kolunun kanadının iki yanına düşmesi geçikmemiş:

 

“- Çok çok güzel yazmışsın, ama bu çekilemez.

 

- !?

 

- Yani bizim memlekette çekilemez.

 

- ?!..

 

- Şundan dolayı çekilemez: bunu çekmek çok para ister. Sen, pahalıya mal olacak şeyler yazmışsın. Mesela, şu bölümü çekmek kaç paraya çıkar, bilir misin? Şöyle özetleyeyim sana: Bu kız ile o çocuk bir akşam bir yerde buluşup bir şey mi içecekler, şatoda değil, salaş bir kır kahvesinde buluşsunlar; oraya Mercedes arabayla değil, bir Murat 124’le gitsinler; şampanya içmelerine de gerek kalmamış olacağından çay içsinler; kızın başını şampanyadan döndürüp oğlanın kollarına düşürmekten vazgeç, bırak, çocuk kızın çayına ilaç atsın… Vb. vb….”

 

Bunları anlattıktan sonra da ahbabım ekledi: “Belki bir gün kitabını senaryolaştırırsın diye söylemiştim. Hani, öyle bir niyetin varsa, batağa girmemen için.”

 

Yanıtı almıştım. Teşekkür ettim. Senaryo menaryo yazma niyetim yoktu; dolayısıyla, varsın öyküm sonuca bildiği yoldan ulaşsındı. Bu durum benim için dert değildi.

 

* * *

Benim için bizdeki bu senaryo işleri de dert değildi. Ama oldu. Buna sebebiyet veren de, arkadaş bildiğim Celal Bey’dir. Celal Çelik… Eski mekânımdaki yeni dostum… Sigorta Dünyası’ndaki köşesinde dokunmuş*:

 

“Ülkemizde kimi şeyler ne kadar büyük bir hızla değişiyor. Sinemacılarımız, konusu çok uzak tarihte değil, yetmişli-seksenli yıllarda geçen bir film çekmek istediklerinde uygun bir mekân bulamıyorlar örneğin. Kolay kolay kimse doğduğu evde yaşamıyor; bırakın yaşamayı, ziyaret etmek istese o evi yerinde bulamıyor. …..”

 

*

Celal Bey’in dediklerini okuyunca yine bir düşüncedir aldı beni. Bu kez bambaşka şeyler düşünmeye başlamıştım. Bu arada, iki gün önce, Star televizyonunda akşam vakti gözüme ilişti: beş boyutlu sinemadan söz ediliyordu, “sinema ve gerçek artık birbirine daha yakın” deniyordu. Ama o “sinema” da “gerçek bir sinema” mıydı ki? Bu soruyu “evet” diye yanıtlamaya hakkımız var mıydı? “Sinemanın, zamanın üzerinde tahakküm kurma sanatı olduğu gerçeği”ni ne yapacaktık?!.. Ya sinemanın büyülü dünyası? Vaz mı geçecektik o güzelim dünyadan?

 

* * *

Günümüzde sinema denince, akla yepyeni bir boyut geliyor. Teknoloji mi sinemayı etkiliyor, sinema mı teknolojiyi tetikliyor, bilemem; ama görünen o ki, sinema ile teknoloji atbaşı gidiyor.

 

Korkarım, bu gidişle günün birinde gelecek de tükenmiş olacak.

 

Geçmişe dönüş?

 

İşte o çok zor olacak.

 

Geçmişe dönüş çok zor olacak. En azından ilk ağızda… Öyküden, senaryodan söz ederken geldim ya ben buralara, örneği de, beni düşüncelere salmış bulunan “bir öykünün senaryolaştırılması” sorunu çerçevesinde vereyim:

 

Diyelim, bir zaman geldi de, bugünkü aklımızla hayal bile edemeyeceğimiz üstün teknolojiler gerektiren “megaüstüyapımlar”dan vazgeçti sinemacılar ve ilkel şeylere yöneldiler… Bir senaryocu da kalktı, bu benim naiflik örneği öyküleri senaryolaştırmak istedi. Arkadaş o Ankara’yı nerede bulacak? Hadi buldu, diyelim, peki o Sakarya Sineması’nı? Ya Sedat’ı? Bu sorular bitmez. Yani? Hazret, yine teknolojiye sığınıp sanal şeylerle idare edecek.

 

* * *

Senaryolar da yazan tanınmış hanım yazarımızın salık verdiği salaş kır kahvesi, Murat 124 vb. şeylerden vazgeçtim, pek yakında şato ve Mercedes bile bulabilecek mi bakalım “sinemacılar”?

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 19 Mayıs 2004

 

 

 

__________________

 

* Değişememek, Mayıs 2004 (517. s., 34. s.)

 

 

© 2004 İK

© 2010 ilgilik

 

 kısa ara çizgisi

   

 

Bölümler için tıklayınız:

 

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31

 

Sinema sayfaları topluca şurada: Sinema

 

e t k t l.

 

 16 mm’lik Federico Fellini | ‘Kır Kahvesi’ –Bedri Rahmi | kış | Mercedes-Benz | Murat 124 | para | şato | Yarımca

 

 

 kısa ara çizgisi

 

Güncel: Anayasa’da Değişiklik Konuşulurken…Benim Oyum da …Bütün Mesele…Anayasa Değişikliği Paketi’nin DiliAnayasa: Temel KuruluşHalkoylaması Nedir Ne Değildir?

 

 

Öneri: Duyurular sayfası.

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.