Senaryo

s e n a r y o

ya da bir sevdayı resmetmek

 

bir anlatı denemesi

 

 

inal karagözoğlu

 

 

sinemaseverlere…

 

 

ÖNSÖZ

 

 

Her şeyden önce şunu söylemeliyim, adına bakmayın siz, bu bir senaryo değil. Olamaz da… Adı üstünde, o yalnızca bir ‘Senaryo’. Ben de senaryocu değilim zaten.

 

*

“Ankara’da Sinemalar Vardı…” kitabını¹ yazıp bitirdiğimde, içimde, sanki bir şeylerin eksik kaldığı duygusu belirmişti. Beni sıkan bu duygunun kaynağı şuydu: kitapta anılarını öykülediğim kişiyi o denli yakından tanıyor olmuştum ve onun anlattığı ‘sinemadışı’ şeyler bende öyle yer etmişti ki, kafamda birtakım olaylar örgüsü oluşmuştu ve onlar, satırlara dökülmek istiyordu. Benim için, hemen oturup bu isteği yerine getirmekten başka çıkar yol yoktu. Böylece ortaya bu anlatı çıktı. Neden sinemasal bir şey? Sanıyorum, beni etkileyen o kişinin kişiliğine böyle bir biçim yakışıyordu…  

 

* * *

Şimdi de, tanımayanlar için, kısaca Ankara'da Sinemalar Vardı…’nın başkişisinden, Behiç Köksal’dan söz edeyim:

Behiç Abi (ben ona böyle diyorum), Kebanlı bir ailenin üçüncü çocuğu. 1933’te Ankara’ya göçmüşler. Behiç Abi, şimdi 75 yaşında. Sinemaya gönül vermiş birisi… Yedi yaşında ‘sinemacı’ olmuş. İnanılır gibi değil, ama olmuş. Ama bu sevdası, ona biraz pahalıya oturmuş: liseyi bitirdiği zaman 23 yaşındaymış! Hem çalışıyormuş hem de okuyormuş.

 

Babasının, “Okumak şart… Ancak, hayata hayatı yaşayarak hazırlanmak gerek” sözü tam da ona uygun bir söz olmalı, Behiç Abi’nin yaşamı yalnızca sinema makinistliğiyle geçmemiş, -çoğu bu ana işiyle birlikte olmak üzere- sinema afişçiliği ve sinema programı yazıcılığı, seyyar sinemacılık, ressamlık, maketçilik, dekoratörlük, yayımcılık da yapmış. Tutkun olduğu öbür şeylerin başında ise Fransız filmleri, çizgi film, çizgi roman, Fransızca ve tren geliyor.

 

*

Behiç Abi’nin Ankara’da bir yazlık sinemada başlayan sinemacılık yaşamı, hep makine dairelerinde geçmiş denebilir. Ankara sinemalarında… Sakarya Açık Hava, Ulus, Sümer, Yeni ve Büyük… Sakarya, küçük Behiç’in çocuk kalbinde sinemaların o arılığı ve yalınlığıyla koca bir taht kurmuş, Büyük ise, bütün görkemi ve üstün nitelikleriyle Behiç Bey’in anılarında silinmez izler bırakmış…

    

Behiç Abi, sinemacılığının resmi yanını neredeyse yarım yüzyıl önce noktalamış, ama o, hep sinemanın içinde/yanında/yakınında olmuş. Sözün kısası, sinema onun yaşamı…

 

* * *

Behiç Abi’yle, sinemanın kıyılarında dolaşmak, hadi olmadı, anılar denizine açılmak, ara sıra da o uçsuz bucaksız denizde rotaları kesişen bağımsız yolculuklara çıkmak… Beni ‘Senaryo’cu yapan işte bunlar… Bir de, sinema, ‘zamanın üzerinde tahakküm kurma sanatı’² olduğu için. Ben bu tahakkümü, Behiç Abi’den dinlediklerimin de yardımıyla kendi iç dünyamdaki ‘zamanlar’ üzerinde çoktan kurmuş bulunmaktayım.

 

*

Bu anlatı, Behiç Abi’nin anılarından süzülüp gönlüme düşen damlaların, içimdeki denizde yarattığı halkalardan birkaçı…

 

 

Yarımca, 19 Mayıs 2004

 

_________________

 

¹ Bileşim Yayınevi, 2004, İstanbul

 

² Semir Aslanyürek, Senaryo Kuramı (55. s.), 2. basım, Pan Yayıncılık, Nisan 2004, İstanbul

 

-0-0-0-

 

 Sinemada

 

K İ Ş İ L E R

(Anlatıda yer alış sırasıyla)

 

 

Birinci Yolcu

Arkadaş

İkinci Yolcu

Genç Erkek

Genç Kız

Anlatıcı (Fikret)

Yaşlı Adam (Sedat)

Piyangocu

Kontrolör

Sedat (21 yaşındaki)

Kâinat

Anna

Madam Marika

Nazire (11-12 yaşındaki)

Macit (9-10 yaşında)

Makinist (Galip)

Sedat (6-7 yaşındaki)

Çocuk (11-12 yaşında)

Orta Yaşlı Erkek Yolcu

Hacı

Sedat (7-8 yaşındaki)

Nazire (12-13 yaşındaki)

Yaşlı Kadın (Leyla)

Hemşire (Yasemin)

Leyla (35 yaşındaki)

Başhemşire

Sedat (30 yaşındaki)

Stajyer Hemşire (Gülten)

Yaşar

Selçuk

Sinemanın Sahibi (Zekâi)

Haşmet

Yaşlı Adam (79 yaşındaki)

Yaşlı Adam (74 yaşındaki)

Yılmaz

 

 

 

 

 

İlk jenerik.

 

BAŞLANGIÇ

 

İLK GÖRÜNTÜLER: Filme ışık tutan anamüzik (İngiliz besteci Ralph Vaughan Williams’ın “Fantasia on ‘Greensleeves’” adlı yapıtı) eşliğindeki tanıtma yazısından (jenerik) sonra ilk görüntüler (canlı bir özel müzikle): Öyküde adı geçen filmlere ilişkin görüntülerden oluşan bir kolaj.

 

ÖNDEYİŞ

 

SES (ilk görüntüler üzerine): Beyazcamdan önce günlerimizi o aydınlatırdı… Düşlerimizi, hayallerimizi o süslerdi… Masumdu… Ve temizdi: daha kirletilmemişti…

Kararma.

 

İSTANBUL. BİR SİNEMA SALONU. İÇ.

2001 yılı. Görkemli bir sinema salonundan bölünerek oluşturulduğu ışıklar yandığında anlaşılacak olan küçük ve ruhsuz bir sinema salonu. Perdede, son günlerin filmlerinden biri… Kendisini filme veremediği anlaşılan “yaşlı bir adam”, salonun ön orta sıralarında, sıra ucunda tek başına filmi seyretmeye çalışıyor. İleride adının “Sedat” olduğunu öğreneceğimiz yetmiş yaşlarında, normal kiloda, saçları ağarmış, düzgün ama mütevazı giyimli, kravatlı, gözlüklü birisi olan Yaşlı Adam’ın yüzünde, gönül üzgünlüğü, şaşkınlık, sıkıntı karışımı bir görünüm. Perdedeki film ile Yaşlı Adam’ın dönüşümlü çarpıcı görüntüleri. Öbür sinema izleyicilerinin, salonun, makine dairesinin (içten/dıştan), makine dairesinin küçük penceresinin (içten/dıştan), projeksiyon makinesinden çıkıp perdeye ulaşan ışık demetinin, perdedeki görüntüler arasına serpiştirilen türlü açılardan genel/yarı genel/çarpıcı görüntüleri…

 

ANLATICI’NIN SESİ (kimden söz ettiği belli olacak yeterlilikte Yaşlı Adam’ın çarpıcı görüntüleri eşliğinde sevgi ve saygı yüklü, ağır tempolu olgun bir sesle): Onunla ilk ne zaman tanıştım? Yok, hayır, olmadı; onunla ne zaman karşılaştım? Bu soru daha doğru… Sedat Abi’yle karşılaşmamın üzerinden neredeyse bir kırk yıl geçti. Cumhuriyet Bayramı arifesiydi. Bir kutlama kartı almıştım: Cumhuriyet Bayramım’ı kutluyordu… Şaşkınlıklar içindeydim… Neden? Önce, böyle bir şey hayatımda ilk kez oluyordu: bilmez miydik, bu kartlar sadece ramazan bayramlarında, kurban bayramlarında yollanmaz mıydı? Üstelik, göndereni tanımıyordum; ad bana yabancıydı… Bu şaşkınlıklar yetmemişti; birden ayırdına varmıştım: önümde duran, bir el yapması karttı!.. Her şeyiyle… Ama nasıl? Anlatamam… Sanki birinci sınıf matbaa işiydi… Onu yapan, değme grafikçilere, hattatlara taş çıkartırdı… Asıl şaşkınlığım işte bundandı. Noktayı bu koyuyordu. İmza: Sedat Saraç. (Yaşlı Adam’ın çarpıcı görüntüsü)

Onunla ilk kez işte böyle, bir bayram kutlama kartı aracılığıyla tanıştım.

Sedat Bey’in kim olduğunu, nasıl birisi olduğunu kısa bir süre sonra öğrenecektim: o yıllarda Yarımca’da düzenlenen kiraz şenlikleri sırasında…

Film arası. Anlatıcı’nın Sesi’nden anlatma sürmektedir. Yaşlı Adam yerinden kalkar, sol elinde küçük bir evrak çantası, sağ kolunda montu, ağır adımlarla çıkışa doğru yürümeye başlar. Yaşlı Adam’ın türlü çekimlerle türlü açılardan görüntüleri: yüzündeki gönül üzgünlüğü, şaşkınlık ve sıkıntı karışımı görünüm artmıştır.

 

ANLATICI’NIN SESİ (anlatma sürmektedir): İkimiz de Şenlik Kurulu’ndaydık. Arı gibi çalışarak devasa işler çıkaran pire gibi bir adamdı… Davetiye yazımından afiş hazırlamaya, türlü süsleme işlerinden sahne düzenlemesine elinden gelmeyen hiçbir şey yoktu…

Yaşlı Adam, sinema salonun çıkış kapısına gelmiştir; arkasına dönüp birkaç saniye süreyle salonu her yönüyle gözden geçirdikten sonra dışarıya çıkar. (Sinemanın, yaşlı adamın dönüşümlü görüntüleri, ortamın havasını tamamlayan sesler.)

Kararma.

(s ü r e c e k)

© 2004 İK

© 2010 ilgilik

 

Bölümler için tıklayınız: 

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 | 32

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.