Seçkinci Kolaycılığına Karşı

Aydının Sorumluluğu

 

 

Bilmem, genelağda yer almayan gazete kaldı mı? Öte yandan, işi habercilik olan ne de çok kuruluş barınmakta burada… Tiryakileri mutlaka okumuş olmalı, müzikçi, film yönetmeni, düşün insanı, yazar, politikacı Zülfü Livaneli, geçen haftaki yazılarından birinde, işte bu haber sitelerinde çıkan bazı okur yorumlarından yakınıyor, o yorumların kendisini dehşete düşürdüğünü belirtiyordu.

 

Öte yanda, o yorumların sahipleri, adlarını oralarda görmekten ne büyük mutluluk duymaktadırlar… Koskoca bir evrende adı okunmak az şey midir?

 

Bu yorumcular mutlulukla kanatlanadursunlar, yazarımız, nasıl bir toplumda yaşadığımızı sorgulayıp hükmünü veriyor: “Bu ülkede ne yazık ki duygu ve düşünce ortaklığı kalmamış.”

 

Nereden anlıyor bunun böyle olduğunu? Bu yorumlara bakınca, ayrı ayrı yetmiş iki milyon fikir olduğunu görmüş de ondan… Nüfus başına bir adet fikir.

 

Fikir insanı, çoksesli müzik ustamız, “Her kafadan bir ses çıkıyor ve genellikle cahil kesim kendi fikrine bayılıyor” diyor. Ne kadar da doğru bir saptama… Örneğin, benim kafa tın tın, dolayısıyla vurdun mu ses verir ve ben kendi fikirlerime pek bayılırım.
 

Çok yönlü ve hâliyle çok dinleyenli, çok izleyenli, çok okurlu siyasetçimizin bu duruma ilişkin önemli bir yargısı da şu: “‘Common sense’ denilen ortak sağduyudan eser yok ortalıkta.”

 

Doğru söze ne denir?

 

Ve altları kırmızı kalemle kalın kalın çizilesi daha nice saptama, yargı… Hepsi de âdeta birer hikmet!

 

İşte, ‘kanaat önderleri, âkil insanlar’ dediğin de böyle olmalı.

 

Yazarımız, bu hikmetlerine dayanak olarak iki örnek veriyor. Birincisi, namus meselesi yüzünden kız kardeşini öldüren Türk gencine arka çıkan bir yorum, ikincisi de, kendisinin karıştığı bir vaka. ‘Ütücü berber vakası’ diye adlandırabileceğim bu olayda, çok yönlü sanatçımızı tıraş eden çocuk, -çocuk dediysem de yirmi yaşındaki kazık, sadece işini yapacağı yerde laf tıraşı da yapıyor, durmadan kafa ütülüyormuş. Kafa ütülerken de bir yığın saçmalık yapıyor, bu saçmalamaları arasında en çok da Avrupa Birliği konusunda bilip bilmeden ahkâm yürütüyormuş.

 

Bu durumda ne yapılır? Bu gibi insanlar ikaz edilir. Sanatçı yazarımız da bizzat içinde yer aldığı durumdan vazife çıkarıp işte bunu yapacak olmuş. Hayat dersi vericiliği yani…

 

Bilenler biliyordur, yazarımızın, bir düşün insanı olarak ‘Hayata Dair’ ortak başlığı altında kaleme aldığı yazıları da var; ilkini okurlarının önüne geçen yılın 10 Ekimi’nde koyduğu bu yazılar, benim şu satırları karalamakta olduğum 15 Eylül 2009 tarihinde otuz dörde ulaşmış bulunuyor. Diyeceğim, düşün insanı yazarımızın, hiç yurt dışına çıkmamış, bir yabancı dil bile bilmediği gibi kitap okumanın yanına da hiç uğramamış olan, hâliyle berber koltuğunda ütü yapmanın dışında elinden bir şey gelmeyen bir çocuğa hayat dersi vermek istemesinden doğal ne olabilir? Hem, bir aydın kişinin ödevi değil midir bu? 

 

Ama heyhat!… 

 

“Senin üç katı yaşındayım” diyerek söze başlayan yazarımız, Avrupa Birliği konusunda ‘akla sığmaz komplo teorilerini ardı ardına sıralamayı marifet sanan’ çocuğa, önce kendisinin Avrupa Konseyi’nde görev yapan bir kişi olduğunu söylemiş. Ama bakmış, çocuktan ‘bu konularda sen ne düşünüyorsun’ diye soru gelmiyor, “Durmadan kendi fikirlerini anlatıyorsun” deyip, kendisinin, bu konuda onun kadar cesur konuşamayacağını eklemiş.

 

Bunun üzerine, “Yook abi” demiş çocuk, “Ben biliyorum. Hem herkesin fikri ayrı.”

Eçhel-i cühelanın bu yanıtı karşısında kolu kanadı kırılan yazarımız, sondan bir önceki koca noktayı şu tümceyle koymuş: “O zaman anladım ki bunun gibi çocuklarda hayır yok.” Bu yargısını dayandırdığı saptamaları da şunlar: “AB, din, milliyetçilik, edebiyat, felsefe, uluslararası politika vs. gibi her alanda kesin fikirleri var ve kendilerine hayranlar. Sonsuz bir özgüvenle konuşuyorlar, internete yorumlar yazıyorlar; şiddeti, ilkelliği övüyor ve durmadan saçmalıyorlar.”

Ve doğal olarak şu soruyu soruyor yazarımız: “Demokrasi bu mu acaba?” 

Müzik ustası yazarımız, son darbesini indirmezden önce bir aranağmeyle süslüyor yazısını: “Bu arada ne dediğini bilen, dünyanın farkında olan ve çok ilginç fikirler öne süren yorumcular da var elbette. Ama Türkiye’deki her güzel ve doğru şey gibi onlar da bir cahil kalabalığı içinde boğulup gidiyorlar.”

Ve çok yönlü sanatçımız, öldürücü darbesini Ataol Behramoğlu’ndan iki dizenin gölgesinde vuruyor: “Zalimin elinde tutsak / Cahile kurban olarak.”

 

*

Evet, ben bile anladım, Avrupa Birliği’nden her türlü açılıma kadar bir dizi konuda aydın-cahil hepimizin kesin fikirleri var ve kendimize hayranız. Çoğumuz sonsuz bir özgüvenle konuşuyor, genelağa babamızın evi muamelesi çekiyor, uluorta yorumlar döktürüyor, şiddeti, ilkelliği övüyor, saçmalayıp duruyoruz. İyi de, bu durumun bir sebeb-i aslisi yok mu?

 

Sanıyorum, çok yönlü yazarımız Livaneli, ‘Hayata Dair’ dizisinin bir bölümünü bu sorunun yanıtına ayıracaktır. Ve onun, günümüzün seçkincileri gibi Voltaire’in “Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, ahmakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır” sözüne sığınmayacağını umuyorum. Aydın sorumluluğu bunu gerektirir.

 

Ben karalamamı, Zülfü Livaneli’nin bu ayın dokuzunda Vatan gazetesinde çıkan “‘Bu da benim fikrim’ hastalığı” başlıklı yazısına Behramoğlu’nun ‘Bu Yangın Yerinde’sinden “İşte durum bu” diyerek aldığı o dizeleri, üstündeki iki, altındaki altı dizeyle birlikte vererek bitireyim, diyorum:

 

“Yaşamak bu yangın yerinde / Her gün yeniden ölerek / Zalimin elinde tutsak / Cahile kurban olarak / Yalanla kirlenmiş havada / Güçlükle soluk alarak / Savunmak gerçeği, çoğu kez / Yalnızlığını bilerek / Korkağı, döneği, suskunu / Görüp de öfkeyle dolarak”.

 

Bilmem, aydının sorumluluğu ne demektir, onu da özetlemiş olabildim mi bu dizelerin yardımıyla?

 

 

İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 15 Eylül2009

 

© 2009 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.