Ha Gayret!…

Kuru Söğütten Düdük Çıkarmaya Benzer Bir Şey

                 

 

“Ama olsun” dedi Eyüp, “memleketin ekonomisine bir ufacık oda feda etmişim çok mu?”

 

Bu kez, arkadaşı o güne kadar hiç olmadığı ölçüde şaşkınlık içindeydi. “Anlaşılan, Eyüp gönlünü iyiden iyiye bu işe kaptırmış” diye geçirdi içinden.

 

Dilaver ile Eyüp taa çişlerini söylemeye başladıkları günlerden beri arkadaştılar. Bu arkadaşlıkları zamanla dostluğa dönüşmüştü. Arkadaşı Eyüp’ü çok iyi tanırdı: inatçının tekiydi. Birlikte sünnet olmaları da zaten bu yüzden değil miydi? Eyüp, “İlle bu yaz sünnet olacağım; hem de Dilaver’le birlikte” diye tutturmuş, zavallı Dilaver de durup dururken kendisini sünnetçinin önünde bulmuştu. Onun bu hallerine dair hiç unutamadığı şey ise, Eyüp’ün, o olaylı kestirilmelerinden bir hafta kadar sonra, pantol giymeye daha yeni yeni başladıkları günlerden birinde, Dilaverler’in bahçesindeki bardakeriği ağacının dibinde durup dört adım ötedeki söğüt ağacına işemeye kalkmasıydı. Bu işi başarmıştı başarmasına da kasık ağrısından üç gün yürüyemez olmuştu.

 

Dilaver bunları anımsayıp sesli sesli güldü.

 

Arkadaşının gülmesi Eyüp’ü kızdırdı: “Ne gülüyorsun? Kıç kadar bir odayı ben feda etmezsem, sen feda etmezsen ne olur bu memleketin ekonomisi” diye gürledi. Dilaver neye güldüğünü anlatmak için ağzını açacak oldu, ama nafile; Eyüp erken davranıp eliyle ağzını kapattı arkadaşının: “Anlamıyorsun, anlamıyorsunuz… Zaten siz sosyalistler hep böylesinizdir… Burada memleket ekonomik darboğaza girmiş, nasıl edelim de çıkaralım diye millet kafa patlatıp ortaya bir proje koyuyor, sen gülüyorsun! Bu kadar ciddi bir memleket meselesi karşısında bile… Yazık…”

 

Sözcükler büyük bir acıyla saçıldı ortalığa. İki kadim dost on beş nefes boyu susup durdular.

 

Sonunda Eyüp konuşmaya başladı. Sözcükler ağzından acıyla dökülüyordu. Bir ilkmektep çocuğuna ders verir gibi tane tane anlatıyordu:

 

“Bak oğlum, ‘Kriz varsa çare de var’ dediler, tüyün bile seyirmedi; bir günden bir güne ‘nedir o çare’ diye merak bile etmedin. Bildik sol bir davranış… Dostumsun diye ses etmedim. Şimdi de koca koca insanlar, ‘Alın verin ekonomiye can verin’ diyorlar, bu sefer de gülüyorsun. Ne demişler, ‘Almadan vermek Allah’a mahsus’… E bunlar ne diyorlar? ‘Alın verin ekonomiye can verin…’  Yani, onlara birkaç kuruş vereceksin, onlar da sana bir şeyler verecek… Bu durumda n’olacak? Ekonomimizdeki kriz sakinleşecek… Pekiii, ekonomimizdeki kriz sakinleşince n’olacak? Efendim? Söylesene birader!”

 

Dilaver’in gülmemek için kendisini ne kadar çok zorladığı belliydi. Ancak, Eyüp bunu fark edecek durumda değildi; ekonomimizin hâline derman olma ateşiyle kaptırmış gidiyordu. Sorusuna yanıt gelmeyince sesini yükselterek yineledi: “Alooo!… Ekonomimizdeki kriz sakinleşince n’olacak, dedim!?… Söylesene birader, çatlatma adamı!…”

 

Dilaver susuyordu. Biraz da, ya gülersem, diye endişeliydi. Dostunu hepten azdırmaktan korkuyordu. Bir iki defa yutkundu, kurumuş bir sesle fısıldadı: “Ne olur?!…”

 

Eyüp’ün sabrı taştı: “Baba öldürürsünüz siz komünisler adamı…”

 

Bu söz karşısında Dilaver bağırmak zorunda hissetti kensini:”Komünist değil, toplumsalcı!…”

 

Eyüp, bu hiç beklemediği çıkış üzerine dişlerinin arasından “Ha komünist ha toplumsalcı, her ne boksanız” diye alçak perdeden bir küfür savurduktan sonra yine bir öğretmen edasıyla anlatmaya başladı; güler yüzlü, sakin, inandırıcı, güven verici, öğretici bir role bürünmüştü: “Yüzler gülecek evladım, yüzler… O koca koca insanlar yalan mı söylüyor? Bak, bugün ayın kaçı? Altısı. Şurada on günün bile kalmamış… On beş dedi mi tamam. Elini çabuk tut. Verdin verdin, aldın aldın… Bak, memleketin cümle reklamcıları kolları sıvamış, odaların, borsaların ileri gelenleri bu yola baş koymuş, ekonomimizin yöneticileri işe destek vermiş: istersen sakız al, istersen simit, istersen çiçek,  istersen oyuncak ya da başka bir şeyler… Bunlar alınıp satıldıkça n’olacak? Bunları yapanlar, satanlar ekmek parası kazanacak… Sadece onlar mı? Haayııır… Ekmekçi de, uncu da, buğdaycı da… Tabii buğdayı eken de, değirmenci de kazanacak. Buna mümasil, memleket evlatları sıram sıram kazanacak… Bütün bu millet kazanınca da evlerin ocağı tütecek, sonuçta memleket kazanacak… Veee, ‘kriz kriz’ denen şeyden eser kalmayacak. Ben bu saadet zincirine inandım arkadaş. İşte, gördüğün gibi, o sandık odasını bu alışveriş işinde depo olarak kullanmaya karar verdim. Yalnız bir mesele var: mezzeki sakız bulamıyorum, simitlerin tadı yok, çiçekler kokusuz, tahta oyuncak bulmak zor, bulsan da veletler yüzüne bakmıyor onların, az bir parayla alınabilenler de ihtiva ettikleri kimyevi maddeler yüzünden çocuklara zarar veriyormuş; pahalılarını almaya da benim kese elvermiyor. Zaten, sakız, çiçek, oyuncak, simit vesaire ala ala gırtlağımızdan doğru dürüst bir şeyler geçmesinin mümkünatı kalmadı…”

 

Eyüp lafının burasında sustu. Az bir zaman sonra, gözleri buğulu, içten gelen yumuşak bir sesle konuşmaya başladı. Bir masal anlatıyor gibiydi: “Hatırlar mısın birader, hani sünnet olmuştuk da sidik yarışı yapıyorduk ya, sizin bahçedeki koca erik ağacının dibinden ilerideki söğüt ağacına işemeye kalkmıştım, işte o söğütten ne düdükler çıkarırdık… Bir keresinde de yaz günü düdük çıkaracağız diye bir yığın dalı heder etmiştik.”

 

Söz buraya gelince, Dilaver arkadaşının lafını kesti: “Etmiştik değil, etmiştin. Ulan ne inatçı hergeleydin be…”

                                                                                    

Eyüp, “Ne demezsin” diye arkadaşını tasdik etti, bir an durup sözlerini kaldığı yerden sürdürdü: “Ne diyordum, düdük çıkaracağım diye suyu çekilmiş söğüt dallarını heder etmiştim. Bir söz vardır, ‘kuru söğütten düdük çıkarmak’ diye… Şimdi benim yaptığım da ona benzer bir şey… Olacak iş mi? Ulan, benim gibi, senin gibi çarığı kavrukların alıp vermesiyle ekonomi düze çıkar mı hiç… Benimkisi inat işte…”

 

İki dost da için için ağlıyordu.

 

 

İnal Karagözoğlu

Yalıkavak, 6 Eylül 2009

 

© 2009 İK

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.