“Türkçemizin Başına Gelenler” Derken…

Papağanlaştık mı Ne?!

 

 

Yaygın bir uygulama var, size bir soru mu soruldu, hemen o soruyu birinci şahsa çevirerek kendinize soruyorsunuz. En çok televizyonlarda, radyolarda oluyor. Bir örnek vereyim: izlence konuğuna, kısa bir hoş geldin faslından sonra örneğin, “Özlettin kendini… Nerelerdeydin” gibi bir soru soruluyor, o da bu soruyu “Nerelerdeydiiim” diye yineledikten sonra yanıtlıyor. 

 

Bunları dinlemek çok hoş… Yalnız biraz sakıncalı. İlk başlarda ‘olay’a kafayı takmanız işten bile değil, bu bir; ikincisi, sonra sonra bir de bakıyorsunuz, siz de öyle yapmaktasınız. Bir örnekle açıklayayım: kızım, Haziran’a üç-beş gün kala telefon etti: “Ne zaman gidiyorsunuz?” Artık pek yorucu oluyorsa da, yazları, söylemesi ayıp bir yerlere gidiyoruz, onu soruyor. Ben yanıtı hemen yapıştırdım: “Ne zaman gidiyoruz?” Eşim kendisine soruyorum sanıp “Nereye ne zaman gidiyoruz? Arayan kim” diye beni yanıtlarken “Daha belli değil” deyip noktaladım. İnsanlar artık papağan gibi, duydukları her şeyi kapıveriyorlar… 

*

Vaktiyle, ‘Türkçemizin Başına Gelenler’ anabaşlıklı yazılar yazma hevesine kapılmıştım; dizi hâlinde gidecekti… İşe malzeme toplamakla başladım. Bir zaman geldi, ipin ucunu kaçırıverdim. “Nasıl kaçırıverdin” diye sordunuz değil mi? Nasıl kaçırıverdim? Şöyle:

 

Planlı çalışmayı ilke edinmiş birisiyimdir; bu dilimizin başına gelenler konusunda da işe ‘olay’ı birkaç yönden sınıflandırmakla başladım. Örneğin, türlerine göre dil yanlışları…  Bunlar, aynı ya da ayrı dillerden anlamdaş sözcükleri birlikte kullanmak, çeviri ya da çeviriye kaçan sözler etmek, Türkçe sözcükten, yabancı bir dilden yapım eki kullanarak sözcük türetmek, gereksiz yere kalıplaşmış sözler kullanmak, bir sözü, gerekli olduğu için değil de söylemiş olmak için söylemek, … diye gidiyordu.

 

Bir sınıflandırmam da, dil yanlışı yapanlar açısındandı: seçkinlerin yaptığı dil yanlışları, eğitimcilerin yaptığı dil yanlışları, ders kitaplarındaki dil yanlışları, sade vatandaşın dil yanlışları vb… Kendilerinden hiç umulmayan seçkinlerimizin sergilediği dil yanlışlarını, dil kirletmelerini toplamak pek acı, ama eğlenceliydi. İşin asıl çekilmez yanı, bunların sonu gelecek gibi değildi.

 

Ve yeni yeni sınıflandırmalar… İş geliştikçe gelişiyordu, ama ben yılmıyordum.

 

Yılmıyordum, ama yılmamak da bir yere kadar… Sınıflandırma uzayıp gidiyor, öbekler dalları, dallar altdalları doğuruyor, bu doğurganlık bir türlü tükenmek bilmiyordu. Sözün kısası, ayrıntılar içerisinde boğulup kalmıştım. Soruna, listeme, ‘Bu sınıflandırmaya girmeyen şeyler’ maddesini ekleyerek çözüm bulduysam da bu da yeterli olmadı. Ortaya yeni yeni akıl almaz durumlar çıkıyordu ve ben bunlara yetişemiyordum. En sonunda, büyük harflerle ve bastıra bastıra altını çizerek -çünkü, dili kirletmede gelinen aşamada herkesler bir şeylerin altını çiziyordu ve benim de bu göreneğe uymam gerekiyordu- NOTLAR başlığı altında yeni ve temiz bir sayfa açtım.

 

Artık rahatlamıştım. Şimdi başlıklara geçebilirdim. Geçtim de: anabaşlıklar, başlıklar, altbaşlıklar, arabaşlıklar, yanbaşlıklar, … diyerek gidiyordum. Ben böyle çalışırken birileri de ortalığa yeni yeni inciler saçıyordu ve ben onca iş arasında bunları derlemeyi de aksatmıyordum. Özetle, dur durak bilmiyordum: habire malzeme topluyor, habire sistematiğimi yeniliyordum.

 

Derken dizinin ilk yazısı okurla buluştu. Olumlu geri dönüşler alıyordum ve bu hevesle bütün medyayı taramaya başladım. Basılı, yazılı, çizili hiçbir şeyin gözümden kaçmasına izin vermiyordum: resmi ve özel yerlerdeki duyurular, yönergeler; tabelalar, sokak levhaları; apartman ve site yöneticiliklerinin iletileri; tren, vapur, otobüs tarifeleri, her türlü biletler; internet siteleri, şarkı sözleri, fiyat etiketleri, el ilanları, elektrik direklerine yapıştırılmış ilanlar, taşıtların kaportaları, ambalajlar, poşetler, … Hepsi benim birer çalışma alanımdı artık. Derken işin içine anonslar da girdi. Ve haliyle, benim eski röportaj teybi de yeniden çalışmaya başladı. İyi gidiyordum: beş adet yazı döktürmüştüm.

 

Ne var ki, bu işler, özellikle de listeleme işi beni yormuştu; ayrıca kendimi hırpalanmış hissediyordum. Bir an geldi, durumumun hiç de iyi olmadığının ayırdına vardım. Adını koyamadığım bir şeyler yaşamaya başlamıştım. Neler oluyordu bana? Üst çapraz komşum da bu durumu görmüş olacak ki, “Sen iyi misin” demeye başlamıştı. Komşumun bana olan bu yakın ilgisi, tam da dijital bir teyp alma fikrimi kendisine açtığım gün ortaya çıkmıştı. Artık hemen her karşılaşmamızda bu soruyu soruyordu. Ben de her seferinde Ben iyi miyim diyordum. Bilirsiniz, soruları böyle birinci tekil şahsa çevirip de onu sorana yansıtmak insana zaman kazandırıyor. İşte bu çevirip yansıtmaların birinde bir an olsun kendimi dinleyip yanıtı görüverdim: hayır, iyi değildim; kafayı yemek üzereydim.

 

*

Verilmiş sadakam varmış; tam ben bu durumdayken ülkemizdeki demokratikleşme sürecinde yeniden gaza basıldı da ev halkı bunu fırsat bilip vaziyete müdahale etti. Zaten bizim evde yarım demokrasi günlerinde bile dediğim dedikçilik benim için epey gerilerde kalmıştı. Hele bu müdahaleden sonra, keyfimce özgür olamıyordum; öyle olur olmaz dışarıya bırakmıyorlardı. Ev halkına karşı da gelemiyordum; çünkü her şey oy çokluğuyla yürüyordu. Kuyruğu dik tutmaya kalkışırsam başıma neler geleceğini biliyordum: günümüzde, insanlar televizyonlara gidip en yakınlarını bile yetmiş küsur milyona nasıl da rezil etmekteler…

 

 

Artık, elimde kalem-kâğıt, dil yanlışlarını, dil kirletmelerini not etmek üzere radyoların, televizyon kanallarının başında nöbet tutmama izin verilmiyor. Öyle her gün her gün sokaklara çıkmak da yok. Ben de ne yapıyorum? Ben de ne yapıyorum? Eski notlarımla idare ediyorum: yazılarımın orasına burasına o notlarımdan bir şeyler serpiştiriyorum… Hem, dilde gelinen noktada tek bir şeyi bile kaçırmak olanaksız… Yanlışlıklar, kirletilmişlikler yaşamımızın bir gerçeği oldu:

 

papagan-tevfik-turen-karagozoglu-derinmavibodrum

 

Papağanlaştık…

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 17 Şubat 2005

 

____________

Güncelleme: 7 Haziran 2009

 

© 2009 İK

 

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Dünya Yazman said,

    Haziran 8, 2009 at 14:29

    Dayıcım, sen bir tanesin, papağan değil. Çok içten yazmışsın, güldürdün beni:)

  2. pakiz borteçen said,

    Haziran 20, 2009 at 23:28

    Doğrusu yazınızı çok ilk yayınladığınızda okudum…Ancak malumunuz hayat koşuşturması nedeniyle ancak şu saatte bir yorum yazmak olanağını buldum…Bildiğim kadarı ile ‘papağanlar cinslerine göre yetenekleri değişebilen ‘ kuş cinsleridir…Yazı başlığınıza ve doğal olarak yazınızın içeriğine baktığımda sanırım insanoğluna haksızlık ediyoruz…Zira biz bu insanoğulları bu konuda papağanların çok ötesinde, onlara ‘ tur bindirmiş ‘ durumdayız….Ne dersiniz İnal Beyciğim ?

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.