Başlık Aldatmasın!

‘Gâvur Ali’  

 

‘Pekrik Madam ile Muzaffer Öğretmen’, benden on üç buçuk yaş küçük olan kız kardeşimin bir yazısıydı.¹ Sanırım, okuyanlarının türlü bağlamlarda az ya da çok bir şeyler düşünmesine kapı aralamıştır. Belki bazı anıları da canlandırmıştır… Bende öyle olduydu.

 

İlk delikanlılık çağını geride bırakıp da olguları irdeleme dönemine ayak basar basmaz yaptığım şeylerden biri de, ortak tatlı anılarımız bulunan bu Ermeni ailesinin içinde yer aldığı yurttaşlarımıza ilişkin yeni bigiler edinmek olmuştu. Çıkış noktam, Pekrik Madam’ın kocası ‘Gâvur Ali’nin bir kış gecesi soba başında babamla söyleşirken söylediği sözlerdi: “Çok çekti iki millet de Fikret Beyciğim…” Ailece bize misafirliğe gelmişlerdi. O tarihlerde yalnızca bir kardeşim vardı.

 

Annemlerin ‘Ali Efendi’si, benim ‘Ali Amca’m, tek atlı arabasıyla tanıdığımız bir komşumuzdu… Babam, bir ortaokul öğretmeni… Bu iki insan ne de koyu söyleşilere dalarlardı… Ben? Sonra sonra ortaya çıktı, o söyleşilerden ileride kullanmak üzere  ipuçları toplarmışım.  

 

Herkes gibi bizim de adını karısının ağzından ‘Gâvur Ali’ diye duyduğumuz Ali Amca, sonra sonra öğrendim, o tek atlı yaylı arabasıyla köy köy dolaşır, değiş tokuş yöntemiyle oralardan yumurta, tahıl ve benzeri ürünler toplarmış. Çorap şişi, düğme, iplik, çıtçıt ve benzer şeyler karşılığında…

 

Koca koca kara ev ekmeklerini az yemedik Madam Teyze’nin… Hele de savaş yıllarında… Çarşıda ekmek karneyle… Madam Teyze’nin ekmekleri, Ali Amca’nın, kendisini ‘Gâvur Ali’ diye bilen köylü ‘müşteri’lerinden avuç ölçeğiyle topladığı tahılların unundandı. Konu komşuları da mutlaka yemiştir onlardan… Ve mezzeki sakızlı peksimetlerini, çöreklerini, kurabiyelerini de…

 

Bugün artık çok iyi biliyorum, anlıyorum, tarihleri boyunca sömürgeci olmuş olan yayılmacı devletler, hep bir ‘Türk – Ermeni çatışması’ yaratma çabası içinde de oldular. Temel amaçları, sömürgeciliğe dayanan varlıklarını bu yolla da sürdürmek, o egemen varlıklarını daha da güçlü kılmak. Bu tür yollarla nice nice başarılar sağladıklarının belgeleri tarih sayfalarında…

 

Sömürgecilerin, yayılmacıların, kimi yardakçılarıyla birlikte önce Osmanlı Devleti’ni, sonra da ‘onun mirasçısı’ saydıkları Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘Ermeni soykırımı’yla suçlamaları, parlamentolarında bu soykırım savını tanıma kararları almaları, soykırım anıtları dikmeleri, “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi suç saymaları ve bizim de bu savı kabul etmemizi dayatmaları ise, o temel amaca ulaşmanın ikinci adımından başka bir şey değil. Soykırım suçlamalarını ‘insanlık adına’ yapıyor görünmeleri, kendi geçmişleriyle de çelişen ikiyüzlülükten başka hiçbir anlam taşımıyor.

 

'Ermeni soykırımı' konusunda gördüğüm önemli bir nokta da şu: Bu sorunun, bilinen boyutu ve niteliğiyle bugünlere gelmesinde, bizdeki Batı işbirlikçilerinin bilinçli çabalarının payı büyük. Ve bugün bu çevreler, topluma, ‘Ermeni soykırımı savı’nı kabul etmemiz gerektiği yargısını aşılama noktasına ulaşmış bulunuyor. Böylece, ulusumuzun alnına kara bir leke de sürülmüş olacak… ‘Tarihimizle barışmak’ söylemlerinin başka bir açıklaması yok. 

 

*

Gün geçmez, ağzımıza yeni bir laf dolanır. Bunlardan biri de ‘diyaspora’… ‘Diaspora’ diye söyleyenler de var. Bu laf dilimize ‘Ermeni diyasporası’ sözüyle geldi… Belli çevrelerce belli amaçla ortaya konan bu sözü nasıl da hemencecik benimseyiverdik! Devlet büyüklerimizden başlayıp aşağılara doğru büyük kabul gördü… Hâliyle, Yunancadan gelen ‘diyaspora’ -İngilizcesi Diaspora²- sözcüğü de… Bu iki şey, hele de basın yayın dünyamızda başköşelere kondu. Artık kov kovabilirsen…

 

‘Ermeni diyasporası’ tanımlaması, ‘Ermeni soykırımı’ savı bağlamında dolaşıma sokulmuştu. “Ermeni soykırımı oldu mu olmadı mı” sorusunun kesin yanıtını, eğer yayılmacı sömürgenlerden izin çıkarsa tarihçiler ile bilimadamları arayacak; ama benim bu konuda söyleceklerim var: Bu ‘Ermeni diyasporası’ söylemini ülkemizde ilk kez kim ne zaman kullandı, bilmiyorum, ama, sözlüklerin, ‘diyaspora’ sözcüğü için, “sürgün edilen Yahudiler’in dünyanın her tarafına yayılması” açıklamasında birleştiğini biliyorum. ‘Diyaspora’nın (bu kez, özel ad olarak ‘Diyaspora’nın) İncil’deki anlamı ise, ‘Kudüs’ün dışındaki Yahudi Hıristiyanlar’… Diyeceğim, bu kavramın, dünyanın türlü ülkelerinde yaşamakta olan Ermeniler’le ilgili olarak kullanılması yanlış bir şey. Hele de ‘Ermeni diyasporası’ diye bir tamlama, tanımlama yapmak, olacak iş değil. Ama olmuş işte.

 

‘Ermeni diyasporası’ söylemi, ‘diyaspora’nın Yunancadaki anlamıyla da uyuşmuyor: Osmanlı’nın belli bir tarihte ülke içerisinde Ermeni vatandaşlara uygulamış olduğu işlemin adı, anlamı, niteliği, boyutu, ‘göç ettirme’dir; vaktiyle ‘tehcir’, ‘tehcir etme’ denen işlem… Evet, bu sözcüğün bir anlamı da ‘sürme’; iyi de, ‘Ermenileri göç ettirme’ olgusunu bir ‘sürgün’ olarak tanımlamak, en hafifinden ‘anlam zorlaması’nın dik âlâsı değildir de nedir!?…

 

Peki, o Ermenistan dışında dünyanın türlü ülkelerinde yaşamakta olan Ermeniler için ‘sürgündeki Ermeniler’ tanımlamasını yapabilir miyiz? Hayır. Almanya’da, Belçika’da, Fransa’da, Amerika’da, Kanada’da, Avustralya’da ve daha başka ülkelerde yaşayan, yerleşmiş olan Türkler ya da Türk asıllılar için yapamayacağımız gibi… Şundan ötürü yapamayız: Birincisi, o Ermeniler de Türkler de yaşadıkları bu ülkelere sürgün edilmediler; ikincisi, ‘Ermeni soykırımı’ savını ortaya atanların Osmanlı’yla, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkilendirdikleri bu ‘sürgünde olma’ yakıştırmasındaki tutarsızlık… Tutatsızlık şu: Ermeniler soykırıma uğratıldıysa sürgün edilenler kim? Anlaşılır gibi değil. Şunu da ekleyeyim, ‘sürgündeki Ermeniler’ -ben onlara ‘tuzu kuru Ermeniler’ diyorum- neden ülkelerine dönmezler?!…

 

‘Soykırım’?

 

Bu kavrama geçmezden önce hemen söylemeliyim, genellikle, ‘soykırım’ ile ‘topluca öldürme’ kavramları arasındaki ayrım bilinmez ya da göz ardı edilir (sözlükler, ‘topluca öldürme’ için ‘kırım’ karşılığını da veriyor).

 

Bu iki kavrama daha yakından bakalım: ‘soykırım (Fr. génocide)’, ‘bir insan topluluğunu, ulusal, budunsal, dinsel vb. nedenlerle yok etme’ anlamına geliyor. ‘Topluca öldürme (Ar. katliam)’ ise, hiçbir ek açıklamaya gerek olmadan doğrudan doğruya ‘topluca öldürmek eylemi’. Bu ikinci kavramsal söz kümesi için ille bir açıklama yapmak gerekirse, ‘bir canlı kümesini, topluluğunu topluca öldürme’ denebilir.

 

Öte yandan, hem ‘soykırım’da hem de ‘topluca öldürme’de bir ‘topluca öldürme’ eylemi söz konusu olmakla birlikte, bu eylemler, amaçları, bu amaçların gerçekleştirilme biçimleri ile koşulları ve sonuçları bakımından çok ayrı şeyler. Dolayısıyla, bu ikisinin doğurdukları hukuksal sonuçlar da aynı değil: ‘toplu öldürme’, eylemin yöneldiği hedefe karşı -bu hedef, Sivas Katliamı’nda yaşandığı gibi insanlar olabilir, fillerin başına geldiği gibi hayvanlar olabilir ya da kardelenlerin bilinçsizce talan edilmesinde olduğu gibi bitkiler olabilir vb.- işlenen bir suç; ‘soykırım’ ise, ‘insanlığa karşı’ işlenen bir suç olduğundan, bunlara uygulanacak yaptırımlar da doğal olarak aynı değil.

 

Bir canlıyı öldürme, ne zaman bir suç sayılır oldu? Bu suçu belirleyen öğeler nelerdi? Çağdan çağa, toplumdan topluma, uygarlıktan uygarlığa, kültürden kültüre, inançtan inanca ….. değişen şeyler bunlar… Böyle olması da pek doğal değil mi?  

 

‘Soykırım suçu’na gelince…

 

‘Soykırım eylemi’ diye bir kavramın ne zaman ortaya çıktığı, bu eylemin ne zaman suç sayıldığı çok kesin olarak biliniyor: soykırımın hukuksal bir kavram olarak belgelere geçiş tarihi 9 Aralık 1948. Soykırım, bu tarihten başlayarak, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün ortaya koyduğu ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’de çok açık biçimde tanımlanan ve kınanan bir suçtur. ‘Bir insanlık suçu’… Bu sözleşmeye göre, soykırım suçu, ‘ulusal, budunsal, sosyal ya da dinsel bir bütünü (grubu) topluca ya da bir bölüm olarak yok etmek niyetiyle o bütünün üyelerinin öldürülmesi, fiziksel ya da ussal bütünlüklerinin ağır biçimde zedelenmesi’, ‘o bütünün üyelerinin, bütünün fiziksel varlığının tamamının ya da bir bölümünün yok edilmesi sonucunu doğuracak yaşam koşulları içinde tutulması’, ‘bütün içinde doğumları engelleyecek önlemlerin alınması’ ve ‘bütüne ait çocukların zorla başka bir bütüne geçirilmesi’ eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamaktadır. Ve bir eylemin soykırım sayılabilmesi için, bu eylemin, tasarlanmış bir devlet politikası olarak uygulanmış olması gerekmektedir.

 

Burada hazin olan şey, bu kavramın gündeme, varlıkları soykırım kanlarıyla beslenmiş devletlerin önderliğinde ve onların geçmişlerine sünger çekercesine getirilmiş olmasıdır.

 

Evet, insanlık tarihi boyunca birçok soykırım eylemi uygulandı; sömürgen devletlerin uzak-yakın geçmişine bakın: bu insanlık suçunun kanlı izleri nasıl da derin, nasıl da canlı!…

 

Ve 1948 tarihli ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ de, genel hukuk kuralları uyarınca geriye doğru işlemiyor.

 

Bu arada şunu da not etmek gerekir: 2. Dünya Savaşı’nın yenen devletleri, Almanya’nın bu savaş döneminde Yahudiler’e uygulamış olduğu savlanan yok etme eyleminden sorumlu tuttuklarına, daha sonra bu sözleşmede tanımlanacak olan soykırım suçunu dayatarak kabul ettirmiştir (Nürnberg Mahkemesi, 10 Kasım 1945-1 Kasım 1946).

 

Ve ‘Ermeni soykırımı savı’…

 

Bu sav ortaya yeni atılmadı. Ancak, pek dikkat çekicidir, bugüne dek, “Türkler Ermeniler'e soykırım uyguladı” savıyla uluslararası mahkemelerde Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ne bir Ermeni ne de Ermenistan Devleti dava açmıştır. Bunun nedenini çok iyi bilmek gerekir; çünkü, işin püf noktası burada yatmaktadır: evet, böyle bir dava açılmamıştır; yukarıda belirttiğim gibi, genel hukuk kuralları uyarınca yaptırımlar geriye doğru işlemediği için açılamamıştır. Böyle bir dava, ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin BM Sözleşmesi’ni geriye doğru işletmek genel hukuk kuralları karşısında olanaksız olduğu için açılamaz. Bir eylemin ‘suç’ sayılabilmesi için, o eylemin, gerçekleştiği tarihte suç sayılıyor olması gerekir. Bu bir genel hukuk kuralı.

 

Bu satırları okuyan her Türk yurttaşı pek haklı olarak şunu soracaktır: “Bu da ne demek!? Yani, ‘Biz Ermeniler’e soykırım uyguladıysak, bu pislikten kimi hukuk kurallarına sığınarak kurtulabiliriz’ mi demek istiyorsun?! İşlemediğimizi bildiğimiz bir suçu kabul mü edelim?!…”

Hayır, böyle bir şey demiyorum. Bunu, kimi şeyleri daha kolay anlatabilmek için söylüyorum. Anlatayım:

 

Ermeniler’e bir soykırım uygulamadığımız ortada; Türkiye Cumhuriyeti de, bu soykırım savlarını daha en başta reddetmiştir. Ancak, bu savları reddederken bütün dünyaya özellikle şu gerçeği anımsatmalıydık: “1915’te yaşanmış olan olay bir ‘kırışma’dır; bu olaya bugünkü anlamda bir ‘soykırım’ yakıştırması yapılamaz; yapılsa da, 1948 tarihinde kabul edilmiş olan Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin, ‘varlıkları soykırım kanlarıyla beslenmiş devletlere uygulanması hiç akla getirilmeyen’ hükümleri, bu olay hakkında uygulanmak şöyle dursun, düşünülemez bile.”

 

Sonuç olarak, bu soykırım sorunu, hep ‘Türk – Ermeni çatışması’ yaratma çabasındaki yayılmacı sömürgen devletler ile onlara yaranmaya soyunmuş Batı işbirlikçilerinin işidir. Dertleri, tarihte yaşanmış acıları tek taraflı kullanarak Ermeniler üzerinden kendilerine yeni egemenlik alanları sağlamak…     

 

Soykırım suçu öyle böyle bir suç değil. Onun için de, ‘tarihimizle barışma’ zırvaları, ‘yüce gönüllü büyük bir ulus olma’ gibi soylu sözlerle yaldızlanmak isteniyor. 

 

‘Ermeni soykırımı’ sözünü dillerinden düşürmeyenler, 93 Harbi’nde neler olup bittiğini bilmezler mi? Ve, onca yaşananlardan sonra bile bu iki milletin birlikte yaşamayı sürdürdürmüş olduğunu? Bunları bilmiyorlarsa, öğrenmek istemezler mi?!…

 

Ve ‘Ermeni diyasporası’ tanımlaması, ‘Ermeni soykırımı’ savından çok daha derin, çok daha kapsamlı amaçlara yönelik. ‘Diyaspora’ sözcüğünün albenisine kapılanlar oturup bir düşünmeli.

 

*

Babam, ilk anneler günümüzle gündeme gelmesi üzerine Nene Hatun’a ve onun kahramanlık gösterdiği Aziziye Savunması’na ilişkin bir araştırma yapmış, ardından da çocuklar için ‘Nene Hatun’ adlı bir kitapçık yazmıştı. (Yeri geldiği için belirtmeden geçmeyeyim, benim Aziziye'de Atan Yürek³ adlı radyo oyunu da babamın işte o araştırmalarına dayanıyor.) Bunu şunun için söylüyorum: Babam, bu araştırmalarından sonra hiçbir şekilde Ermeni yurttaşlarımız için tek bir kötü söz etmedi. Aksine, Tokat’ta kalmış ya da İstanbul’a göçmüş Ermeni tanışlarımız, dostlarımız daha değer kazanmıştı onun gönlünde. Tabii, annemin de… Rahmetliler, bizleri de öyle yetiştirdiler.

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 17 Mayıs 2009

 

 

_______________

¹ http://www.ilgilik.com/2009/05/13/bir-sicakligi-yasamak.html/

² Yun. sporos: tohum, döl; diasporos: oraya buraya saçılmış tohum (döl) > (tohum, döl) dağılmışlık, saçılmışlık > bir etnik kimliğin dünya üzerinde oraya buraya dağılmışlığı (dağılmış olma durumu).

³ http://www.ilgilik.com/2009/05/10/karinca-kararinca-bir-armagan.html/

 

© 2009 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.