Hiç mi Kusursuz Bir İşiniz Olmayacak!

 

Açık Lise Sınavlarından Örneklerle

 

 

S u n u m

 

Bu sayfalarda 3 Nisan 2009 günü yer alan Milli Eğitim Bakanı’na Açık Emektup başlıklı yazım ilgiyle karşılandı; okurlarıma teşekkür ediyorum, sağ olsunlar. Sayın  Bakan’a mektubumda da belirttiğim gibi, bu yazının ortaya konmasını sağlayan, Nazım Mutlu’nun Çağdaş Türk Dili dergisinde çıkan ‘Açık Lise Sınavlarından Örneklerle… _ Hiç mi Kusursuz Bir İşiniz Olmayacak!’ başlıklı yazısı olmuştu: Sayın Mutlu’nun verdiği örnekler, MEB’e hiç yakışmayan kusurlarla dolu sınavlardan biri dolayısıyla 3 Şubat 2006 günü yazdığım bir yazımı aklıma düşürmüştü…

 

Öğretmen yazar Sayın Mutlu’nun Çağdaş Türk Dili dergisinin Mart 2009 tarihli 253’üncü sayısında yayımlanan o yazısını aşağıda sunarken, belge niteliğindeki bu yazının alanımda yer almasına izin verdikleri için yazarına ve Dil Derneği’ne açık teşekkürlerimi sunuyorum.

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 cagdas-turk-dili-dergisi

 

Hiç mi Kusursuz Bir İşiniz Olmayacak!

 

Nazım Mutlu

 

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, hemen her uygulamasında, onca olanaklara karşın en sıradan, en basit işlerde bile yanlışlarla dolu bir tablo çizmesi, ister istemez önemli bir gerçeği su yüzüne çıkarıyor. O da şu:

 

Öyle anlaşılıyor ki kadrolaşma aşkıyla yürütülen işlerde görülen -halk deyimiyle- “benim adamım olsun, çamurdan olsun” anlayışı, belli noktalara yerleştirilen personelde bilimsel, akademik, kültürel niteliklerin büsbütün bir kenara konduğunu gösteriyor.

 

Bir insanın san’ı (unvanı), bilimsel yeterliliği (kariyeri), onun mesleğinde, alanında yeterli olduğunu göstermiyor ne yazık ki. Hele belli dönemlerde, belli dünya görüşüne sahip olmanın dışında, hangi ölçütlerle verildiği hep merak konusu olan akademik sanların ne ölçüde yerinde olduğu, aynı kişilerce yapılan işlerde kendini gösteriyor.

 

Yaşanan sayısız uygulama örneği gösteriyor ki, MEB’nin birçok işinde, alan ve meslek yeterliliği tartışılır kişilerce kamuyla doğrudan bağlantılı işler yapılmaktadır.

 

Diyelim ki kadrolaşmayı anladık, kabul ettik; ama o yapı içinde de, hiç mi başka ölçüler gözetilmez!

 

Bakanlık, ne yazık ki ciddi bir nitelik aşınması içindedir.

 

Hem de, bu kadarı da olmaz dedirtecek kadar açık bir nitelik aşınması bu.

 

Buna, birkaç gün önce, 24-25 Ocak günlerinde yapılan dört oturumluk açık lise sınavlarından birkaç örnek verip ne demek istediğimi daha somut söylemiş olayım:

           

1. 24 Ocak günü yapılan Açık Lise Sınavı’nın birinci oturumundaki Dil ve Anlatım 5 dersinin 9. sorusu:

           

Aşağıdakilerin hangisinde ses türemesi yoktur? 

 

A) Hüküm                

B) Affetmek             

C) Işık           

D) Nakil

 

Sorunun doğru yanıtı, C seçeneğidir. Ancak, A ve D seçeneklerindeki sözcüklerin Arapça kökenli olduğunu, asıllarının hükm ve nakl biçiminde olduğunu, bırakalım liseyi açıktan bitirmeye çalışan bir öğrenciyi, okulda okuyan kaç lise öğrencisi ya da eğer Osmanlıca ile bağlantılı bir bölümde okumuyorsa, kaç üniversite öğrencisi bilebilir?

 

Burada yapılacak şey, tıpkı ışık sözcüğü gibi köküyle, ekiyle Türkçe sözcüklerden oluşan ve içinde ses düşmesinin olduğu seçeneklere (örneğin, ilerilemek/ilerlemek, devirim/devrim, yumurtalamak/yumurtlamak gibi) yer vermektir. Açık lise öğrencisi, Arapçanın dil kurallarını bilmek zorunda değildir.

 

2. Aynı oturumdaki Türk Edebiyatı 1 dersinin 5. sorusundaki soru kökünde şöyle bir anlatım yer alıyor:

 

Söylemek istenen düşüncenin herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmasına ne denir?”

 

İlk sözcükle ikinci sözcük arasındaki çatı uyuşmazlığı için, sıradan bir gözden kaçırma, dizgi yanlışını görmeme durumu, -koca bir kurum söz konusu olunca- normal karşılanacak bir iş değildir. Çünkü bu soruların her yönüyle kim bilir kaç uzmanın elinden geçmesi gerekmez mi?!..

 

3. Yine aynı oturumdaki aynı dersin 6. sorusu:

 

“Kişinin hissettiği ancak tanımlayamadığı duyguları tanıması…” diye süren cümlede, “ancak” bağlacından önce noktalı virgül (;) getirtilmesi gereği, ilköğretim öğrencilerine noktalama işaretleri anlatılırken öğretilir. Yazım ve noktalamada, kimi zaman kişisel tercihlerin rol oynayabileceğini, yani yazarın isterse kimi noktalama işaretlerini kullanmama ya da özel amaçlara bağlı olarak kuralın dışında kullanma gibi, yazı özgünlüğü (ya da özgürlüğü) bağlamında esnek yaklaşımlar elbette vardır. Ancak bu soru örneğindeki eksikliği, öyle bir anlayış içinde değerlendiremeyiz. Çünkü bu yanlış, dilde bilinen ortak kurallara bağlı kalmayı gerektiren bir sınav sorusunda yapılmaktadır ve öğrenciye örnek olması bakımından da önemlidir.

 

4. 25 Ocak tarihinde yapılan Türk Edebiyatı 5 dersinin 16. sorusu şöyledir:

 

Aşağıdakilerden hangisi Recaizade Mahmut Ekrem’e ait bir eserdir?

 

A) Takdir-i Elhan

B) Talim-i Edebiyat

C) Nijat Ekrem

D) Macera-yı Aşk

 

Belli ki yine sıradan bir gözden kaçırma (!) durumu var: Çünkü, D seçeneğindeki yapıt, dönemin diğer yazar ve şairlerinden Abdülhak Hâmit’indir, diğer üç yapıt da Recaizade Mahmut Ekrem’indir. Dolayısıyla sorunun üç tane doğru yanıtı vardır. En azından bu sorunun iptal edildiğine ilişkin bir haber yer alacak mı, diye sınav sonrası günlerde gazeteleri kolladım, öyle bir habere rastlamadım. Bu sorudan dolayı bir tek öğrenci bile başarısız olmamış mıdır? Olduysa hesabı kim(ler)den sorulacaktır?

 

5. Aynı gün ve oturumdaki Dil ve Anlatım 4 dersinin 5. sorusu:

 

Hikâye etmede temel amaç aşağıdakilerden hangisidir?

 

A) Okuyucuyu duygulandırma 

B) Bir yöreyi tanıtma

C) Toplumu yönlendirme

D) Fikirleri karşılaştırma

 

Bu satırların yazarı, 25 yıllık Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenidir, emekliliği gelmiştir; ama bu sorunun yanıtını bilememiştir. Çünkü o, öykülemede temel amacı, okuyucuyu (ya da dinleyiciyi) “bir olay ya da durum içinde yaşatmak” olarak bilmiş ve öğrencilerine de öyle öğretmiştir. Yanlış öğrenmiş ve yanlış öğretmiş olabilir mi? Öyleyse yukarıdaki seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu, konuyu bilen birinden öğrenebilir mi?

 

6. Milli Eğitim Bakanımız, geçmiş yıllarda bir genelge yayımlamıştı; dildeki yerli-yabancı kökenli sözcüklerin tümünün artık bizden olduğunu ve tümünü de kullanmakta bir sakınca olmadığını bildiriyordu. Bunda, salt günlük konuşma dili bağlamında karşı çıkmayı gerektirecek bir durum olmasa bile, yazı diline gelince, aynı önerinin doğruluğu çok su götürür. Çünkü, genel olarak ister sözlü ister yazılı anlatımda “dilde tutarlılık” diye bir ilke vardır. Ama bu ilke, yazı dili söz konusu olunca daha da önem kazanır. Günlük kullanımda, doğru olmamakla birlikte,  bir cümlede sözcük, başka bir cümlede kelime diyebilir insan. Fakat aynı tutumu yazı dilinde de sürdürmek ve bunu da “yaşayan Türkçe” gibi bir gerekçeye yaslamak, yazıyla az çok işi olan insana göre değildir.

 

Aynı sınavda gördük ki, bir soruda “sözcük” geçmişse, diğerinde bu “kelime”ye dönüşmüştür. Hem de tüm sorularda… Bir “sözcük”, bir “kelime”; bir “sözcük”, bir “kelime”

 

Yakışanı, bunlardan birini seçmektir. İş mi şimdi bu!

 

7. Soru kitapçıklarının kapağından da bir örnek:

 

“Başlayınız denilmeden soru kitapçığını açmayınız.”

 

“Denilmeden” gibi, eylem köklü bir sözcüğe iki ayrı edilgenlik eki getirmenin gereği var mı? “Denmeden” demek yetmiyor mu?

 

8. Aynı sınavlarda görev alanlara, içinde sınav sorularının yer aldığı torbalarla birlikte “Ölçme Değerlendirme ve Açık Öğretim Kurumları Daire Başkanlığı” imzalı birer yönerge de verildi. Sınavda uyulacak kurallar, yapılacak işlerle ilgili…

 

Son örnek de o yönergenin son cümlesinden olsun:

 

“… idari ve hukuki olarak Bakanlık tarafından muhatap siz kabul edileceksiniz.”

 

Milli Eğitim Bakanlığı, kendi var oluş nedenlerinden biri olan Türkçeyi böyle mi kullanmalı?

 

İlköğretim ve ortaöğretim okullarında beş yıldır okutulan ders kitaplarının nasıl yanlışlarla dolu olduğu, birçok kez gündeme geldi. Aynı konu, Öğretmen Dünyası dergisinde de kaç kez işlendi.

 

Bunca eleştiriye, uyarıya kulak tıkayıp sırtüstü yatmak da bir marifet ürünü olmalı.

 

Diyelim kimseyi duymuyorsunuz, dinlemiyorsunuz; ama bir kitap, milyonlarca öğrencinin temel başvuru kaynağı olan bir kitap, adı üstünde, “ders kitabı”, ders kitapları, en azından kendi yazarlarınca, yazıldıktan sonra hiç mi elden geçirilmez, hiç mi üzerinde düzeltme yapılmaz! Bu ne pişkinliktir böyle!

 

Geçenlerde İstanbul’dan bir meslektaşımız, yine açıköğretim liseleri için bu öğretim yılında hazırlanan Türk Edebiyatı ile Dil ve Anlatım ders kitaplarında bulduğu yüzlerce bilgi, dil ve anlatım, yazım ve noktalama yanlışlarını sıralıyordu bir televizyon kanalında. Kimi gazetelerde aynı konuyla ilgili haber de yer aldı.

 

Bakanlıkta her şey bu denli başıboş mudur?

           

Oralarda hiç mi kusursuz bir iş yapılmayacak?

 

Bu nasıl gidiştir böyle?..

 

_______________

 

Yazar Hakkında

 

Nazım Mutlu, 1960’ta Amasya’da (Tatlıpınar, Taşova) doğdu. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitiren Mutlu, bir devlet kuruluşunda işçi olarak başladığı çalışma yaşamını 1985’ten bu yana öğretmen olarak sürdürüyor.

 

Mutlu, yazınsal uğraşılarının başında şiir gelen bir öğretmen yazar. İlk şiir kitabı Geceyi Kuşatır Elyazıları’nı 1993’te yayımladı, bunu, 2003’te çıkanYaşadığım  izledi. Değişik dergilerde şiirleri ile deneme ve araştırma-inceleme türünde yazıları yayımlanan Mutlu, 1998 yılından beri de Öğretmen Dünyası dergisinin (Ankara) yazı kurulu üyesi. Bu derginin yazı işleri müdürlüğünü de üslenmiş olan yazarımız, Aykırısanat dergisinin (Adana) 2000 yılı şiir yarışmasında 3’üncülük, Bartın Belediyesi’nin 2001’de düzenlediği Hasan Bayrı Şiir Yarışması’nda 2’ncilik, Ş. Avni Ölez Şiir Yarışması’nda da 2006 yılı 1’incilik ödüllerini aldı.

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.