Çok Başlıklı Düşünceler

İsveç, Norveç, Danimarka / Belçika, Felemenk, Hollanda…

 

 

Ne aymış be… Olaylar olaylar üstüne. Liste zengindi… Her birinden tadımlık birer çimdik alsam karnım doyar, diyordum; ama iş öyle kolay değildi: sofradaki her şey mide bozucuydu. Günlerdir bu yüzden yanına yanaşamıyordum; hele bir kokusunu sindireyim de, sonra düşünürüm, dediydim. Durumu toparlamamın bugüne sarkması bundandır.

 

Önce G 20…

 

‘G-20’ ya da ‘G20’ denen Yirmiler Grubu (The Group of Twenty), -ben sırf laf olsun diye ‘G 20’ diyeceğim ona- bu yıl, ortaya çıktığı 1999’dan bu yana en parıltılı, en görkemli, en ‘hüzün’ verici buluşmasını yaptı.

 

 g20-ulkeleri

G 20 haritası. (Fotoğ. www.l20.org/about.php kaynağından)

 

 

Dünyanın para pul piyasalarına yön verenlerin bu yılki doruklanma yeri Londra’ydı. G 20 buluşmaları her ne kadar maliye bakanlarını, merkez bankalarını yönetenleri bir araya getiriyor diye bilinse de, devletlerin başyöneticileri onları öyle kendi hallerine bırakmıyor… G 20’li her ülke, her seferinde olduğu gibi, işte bu yüzleriyle de Londra’daydı.

 

g20-the-london-summit-2009 

Dünyanın para pul piyasalarına yön veren Yirmiler Grubu’nun bu yılki doruklanma yeri Londra’ydı. (Fotoğ. http://www.g20.org/ kaynağından)

 

 

2 Nisan’daki bu bir günlük buluşmada işi görkemli kılan da, ona parıltılı bir görünüm kazandıran da, Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünyaya ‘umut’ olduğu yolunda bir hava basılan çiçeği burnunda başkanıydı.

 

Ne acı, bu göz kamaştırıcı görünümün ardından Doruk’a ‘hüzün’ bulutları çökecekti… Bu ağlanası durum, dünyaya Barack Obama’nın ülkesinden yayılan parasal bunalımın ülkeleri soktuğu darbağazdan kaynaklanıyordu. Olağanüstü bir çelişkisellik örneği… “‘G 20 Sonuç Bildirgesi’ diye bir belgenin daha zirve toplanmazdan beş-altı gün önce basına sızdırıldığı” dedikodusunun yol açtığı şaşkınlık da cabası.

 

g-20-ailesi-fotog-wwwflickrcom-kaynagindan 

G 20 Ailesi. (Fotoğ. www.flickr.com kaynağından)

 

 

Yirmiler Grubu’nun gerçek sonuç bildirgesi ise, beklendiği gibi, toplantının sona ermesiyle birlikte açıklandı. Bildirgede özetle, küresel bunalımın, küresel çözüm gerektirdiği belirtildikten sonra, bu bunalıma, mali kesimlerdeki, mali düzenler ile bunları denetleyen düzenlemelerdeki/yöntemlerdeki ağır yetersizliklerin yol açtığı kaydedilerek daha güçlü, daha tutarlı olan, ayarlamaya yönelik çerçevesi bulunan, denetleyici kurumlara sahip bir mali kesimin gerekliliği vurgulanıyordu. Sözcükler bunlar olmasa da, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” savsözünün tarihe karışmış olduğu, bunun yerine, “Bırakınız denetlensin”in egemen olacağı ‘yeni’ bir döneme geçildiği tescil ediliyordu.

 

Öte Yanda NATO…

 

 nato

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü. Şimdilik 28 üyesi var…

 

 

NATO dedin mi duracaksın. 1949 doğumlu bu örgüt, en fiyakalı adıyla ‘Gladio’nun, genel adıyla da, İngilizler’in ‘Özel Harekât Servisi (SOE, Special Operation Service)’ dedikleri örgütlerin başmimarı… Bir yanda Avrupa, öte yanda ABD, bu iki ucun çıkar çatışmalarının/işbirliğinin simgesi olan NATO, bu bilek güreşleri-sırt sıvazlamaları arasında her fırsatta defterine kara sayfalar ekleye ekleye 60’ıncı yılına ulaştı… Şimdilik 28 üyesi var.

 

İleride ‘NATO Strasbourg-Kehl Doruğu’ diye anılacağını sandığım 60’ıncı yıl buluşmasının gündeminde, başta, yanıtı önceden belirlenmiş “örgütün başına kim gelecek” sorusu vardı. Bir de, Afganistan’daki duruma ilişkin bir bildiri yayımlanması…

 

 natonun-60inci-yili-fotog-wwwnatoint-kaynagindan

NATO'nun 60'ıncı Yıl buluşması Strasgourg/Kehl’de oldu.

(Fotoğ. www.nato.int kaynağından)

 

 

Bu dorukta, üye ülkelerin devlet başkanları ile hükümet başkanlarının buluşma noktası, AB köprüsünü bize kapatmada birbirleriyle yarışan Almanya ile Fransa arasındaki Kehl’i Strasbourg’a bağlayan Ren üzerindeki Avrupa Köprüsü’nün orta yeriydi. Burada anı fotoğrafları çektirilip toplantı kenti Strasbourg’a gidilecekti. Öyle de oldu. Ve ben, AB’nin üstpatronlarını bağlayan şu köprüye astpatronlar Danimarka ile Avusturya’dan bir bağlantı verilemez miydi, diye düşünmeden edemedim.

 

 natonun-60-yili-_avrupa-koprusu

NATO'lu önderler Avrupa Köprüsü'nde buluştular, 4 Nisan 2009.

(Fotoğ. yenisafak.com.tr kaynağından)

 

 

NATO’da gelinen son noktada, ülkemizden, 1981’dekine benzer bir iyilik istenmekte; o yıllarda  NATO’nun Avrupa’daki güçlerinin komutanı olan ünlü Rogers Planı’nın mimarı General Bernard Rogers’ın söz vermelerine kanarak yaptığımıza benzer bir iyilik… Tıpkı Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına geri dönmesinin önünü açışımız gibi, bu kez de ‘Sarkozy Fransası’nın savunma giderlerini azaltabilmesine olanak sağlamak üzere bu ülkenin de -öteden beri işine geldiği biçimde yalnızca kendine özel ilişkiler içinde olduğu- NATO’nun askeri kanadına geri dönmesine ‘peki’ dememiz isteniyor… İşte, bir de, NATO Genel Sekreterliği’ne Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in getirilmesine eyvallah dememiz… Ben yazımı yazıncaya kadar, bu sonuncusuna ‘Hüseyin Kardeşimiz’in verdiği ‘garanti’ üzerine bize “OK” demek düştüğünü öğrenmiş bulunuyorum. Öbürü de olmak üzeredir, sanırım.

  

Beri Yanda Medeniyetler İttifakı…

 

NATO’cuların 3 Nisan’da başlayan bu iki günlük etkinliği sırasında Ankara, iki şey için son hazırlıklarını gözden geçirmekteydi. 5 Nisan’da Amerikan Başkanı gelecekti, 6-7 Nisan 2009 günlerinde de ‘2010’un Avrupa kültür başkenti olmaya hazırlanan’ İstanbul’da Birleşmiş Milletler’in, benim ‘uygarlıkların uzlaşması’ diye anladığım ‘Medeniyetler İttifakı’ adlı girişiminin ikinci toplu tartışma toplantısı olacaktı. Ankara’nın verdiği resmi adıyla ‘Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı İkinci Forumu’…

 

Dünyadaki gidişe bakıldığında pek iddialı olan ‘medeniyetler ittifakı’ düşüncesi, ilk kez, Akdeniz’in birer ucunda yer alan, halklarının tamama yakını iki farklı dini inanca sahip, ayrılıkçılığa dayanan benzer sorunlar yaşayan iki ülkenin başbakanlarınca ortaya konmuştu. İngilizce adıyla The Alliance of Civilizations (AoC), dört yıl önce İspanya’nın Palma de Mallorca beldesinde Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ile İspanya Krallığı Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero tarafından başlatılan, daha sonra da Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin koruyuculuğunda geliştirilerek bir BM tasarısı niteliği kazanmış olan bir birlik anlayışı…  



 medeniyetler-ittifaki-wwwmedeniyetlerittifakigovtrittifaki

‘Medeniyetler ittifakı’ düşüncesi, ilk kez 2005 yılında, Akdeniz’in birer ucunda yer alan iki ülkenin başbakanlarınca, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ile İspanya Krallığı Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero tarafından ortaya konmuştu. Halklarının tamama yakını iki farklı dini inanca sahip bu iki ülkenin ayrılıkçılığa dayanan benzer sorunlar yaşaması bir rastlantı mı? (Fotoğ. www.medeniyetlerittifaki.gov.tr kaynağından)

 

 

‘Medeniyetler arasında ittifak oluşturmak’ için çıkılan yolun İstanbul durağında arabaya ilk taşı bir soydaşımız koydu. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türkiye-Ermenistan sınırının açılacağı yönündeki girişimler yüzünden bu toplantıya katılmaktan caymıştı. Hem ne demişti Dışişleri Bakanımız Ali Babacan Forum’un ardından düzenlenen basın toplantısında? “Üçüncü ülkeler, Ermenistan’la yürüttüğümüz görüşmelere hassasiyetle yaklaşmalı.” Azerbaycan da öyle yapıyordu işte… Ve bu da, Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı İkinci Forumu’nun çelişkiselliğiydi. Bu olaya tuz biber ekecek olan güçlü olasılık ise, Mayıs’taki Örovizyon Şarkı Yarışması’nda Azeriler’in bizi yok sayması…

 

Amerikan Başkanı’nın, İstanbul’da olmasına karşın beklendiğinin tersine, Medeniyetler İttifakı yemeğine katılmayışı da ayrı bir ‘durum’ yarattı. Amerikan diplomasi kaynaklarından, “Başkan’ın bu yemeğe katılabileceği yönünde bir program yapmamıştık. Medeniyetler İttifakı projesi ABD’nin projesi değil ve bunun bu şekilde adlandırılması rahatsız ediyor. Medeniyetler İttifakı’ndaki ülkeler arasında ABD yok. Türkiye ziyareti tamamen ikili ilişkiler çerçevesinde gerçekleşiyor” biçiminde bir açıklama gelmişti.

 

Ve Obama

 

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama’nın ülkemizi ziyaret edişini nasıl toparlayacağımı bilemiyorum. Ama hemen söylemeliyim, yurt dışına yaptığı ilk ziyaretinin anadurağı diye de duyurulan bu ziyarete eşsiz gelmesinin hayal kırıklıklarına yol açmış olduğu kesin. Örneğin, Haydi Gel Bizimle Ol’cuların ne kadar üzülmüş olduğunu tahmin edebiliyorum.

 

‘Türkiye Üzerinden 40 Saatte Devr-i Dünya’ adlı bir diziye konu olabilecek denli yoğun geçen Obama ziyaretinin doruk noktası, bence, yeni bir azınlığımızın daha olduğunu Obama’nın ağzından öğrendiğimiz an olmalı. Ben basının yalancısıyım, Amerikan Başkanı Obama, ülkemizdeki son saatlerini gençlere ayırmıştı ve Tophane-i Amire’deki bu birliktelikte bir gencin sorusuna verdiği yanıtta, “Türkiye’deki Kürt azınlık eşit fırsatlara sahip olarak bu toplumda özgürce ilerlerse sorunun çözüleceğine inanıyorum” demişti. Bu sözlerin devamında da şu nasihatte bulunmuştu: “Etnik ve dini azınlıklar toplumun bir parçası olmalı.”

 

Bense, işte bu özelliğimizle, hangi kökenden, hangi dinden olursak olalım, hepimizin toplumun bir parçası olduğuyla övündüğümüzü bilirdim; onun için de ben, atalarım arasında hangi milletten, hangi dinden birileri var, bugüne kadar merak etmiş değilim; demek, yanılmışım, araştırmalıymışım!… 

 

 amerikan-disisleri-bakani-bayan-clinton-haydi-gel-bizimle-ol-izlencesinine-konuk-olmustu-832009

Amerikan Başkanı, ‘Türkiye Üzerinden 40 Saatte Devr-i Dünya’ diye bir diziye konu olabilecek denli yoğun geçen bu ilk yurtdışı yolculuğuna eşsiz çıkmıştı. Bu durumun, pek çok kimseyi ne kadar hayal kırıklığına uğratmış olduğunu tahmin edebiliyorum. Pek doğal, Haydi Gel Bizimle Ol’cuları da… Örneğin, Amerikan Dışişleri Bakanı Bayan Clinton onları seçmiş, 8.3.2009 günü özel konukları olmuştu… (Fotoğ. www.radikal.com.tr kaynağından)

“Demek, yanılmışım, araştırmalıymışım!…” Böyle diyorum, ama doğrusu, ‘azınlık’ sözcüğü bağlamında Amerikan başkanlarından böyle sözler duymamak da olmaz hani… Açıklamaya çalışayım: örneğin, Obama, ülkemize geldiği ilk gün bir Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak Anıtkabir Özel Defteri’ne, “… Atatürk'ün, halkına umut veren modern ve müreffeh bir demokrasi olarak Türkiye vizyonunu desteklemeyi ve ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini gerçekleştirmeyi sabırsızlıkla bekliyorum” diye yazmamış mıydı? Evet, ABD’nin 44’üncü başkanı bunları yazmıştı. Ve zaten Türkiye ile Amerika arasındaki ‘iyi ilişkiler’ de ancak 30’uncu başkan John Calvin Coolidge, Jr. döneminde, o da bir ‘modus vivendi’yle kurulabilmişti.

 

Peki, bu Latince modus vivendi’ de neydi?

 

17 Şubat 1927 günü yürürlüğe girmiş olan geçici bir anlaşmanın, bir ara sözleşmenin adı/niteliği… Emekli Büyükelçi Dr. Bilal N. Şimşir’in Ermeni Araştırmaları Enstitüsü’nce yayımlanan “Amerika’da Ermeni Lobisi ve Lozan Antlaşması Kavgası” adlı makalesinden sürdüreyim:

 

«Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye ile savaşmamış, Sèvres Antlaşmasını imza etmemişti. Bu nedenle Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında 24 Temmuz 1923 günü Lozan’da imzalanan barış antlaşmasına taraf değildi. Ama, ABD ile Türkiye arasında, yine Lozan’da, 6 Ağustos günü ayrı bir Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla iki ülke arasında dostluk ilişkilerin kurulması, normal diplomatik ve konsolosluk ilişkilerinin yeniden başlatılması da öngörüldü. ….. bu ikili antlaşma da Lozan barış sisteminin bir parçası sayılmakta idi. Amerika’daki Ermeni lobisi, Türk – Amerikan Lozan Antlaşmasına saldırırken aynı zamanda Lozan barış sistemini de hedef almıştı.
…..

Profesörler raporunda Ermeniler konusunda da özetle şunlar söyleniyordu: “… Ermenilere karşı gerçek dostluk, onları Türklere yaklaştırmak olacaktır. Bu da barış içinde gerçekleştirilebilir. Yapılacak iş, Türk – Amerikan Antlaşmasını onaylayarak Lozan barışına moral, güç kazandırmak olmalıdır. Amerika’nın Yakın Doğu’ya en büyük hizmeti, eski yaraları sarmak, ırk ve din çatışmalarını yatıştırmak olabilir; yoksa insanları suçlamak ve çatışmaları körüklemek değil.”

…..

Lozan Antlaşması, Amerika’da iç politika malzemesi yapılmıştı. Kavga sürerken, Başkan Calvin Coolidge yönetimi Antlaşmanın Senatoya sunulmasını geciktirdi ve bekledi.

 

Sonunda karar günü gelip çattı. Antlaşmaya “hayır” diyenlerle “evet” diyenler söyleyeceklerini söylemişler, söz sırası Senatoya gelmişti. Amerika’ya yeni atanan T. C. New York Başkonsolosu Celâl Bey, gelişmeleri izliyor ve 13 Ocak 1927 günü, “Amerikan Âyanında (Senatosunda) muahedemizin müzakeresi hafi (gizli) surette cereyan etmek üzere vakt-i âhire tâlik olundu (ertelendi). Şimdilik vaziyet lehimizdedir” diyordu. Antlaşmanın Senatoda onaylanacağı umuluyordu.

Ama umut boşa çıktı. Amerikan Senatosu, 18 Ocak 1927 günü Lozan Antlaşmasını reddetti. …..

 
Senato kararı üzerine, Türkiye’nin tepkisini önlemek, Türk Hükümetini yatıştırmak amacıyla Amiral Bristol hemen İstanbul’dan Ankara’ya gönderildi. Kararın, Amerikan iç politika çekişmelerinin bir sonucu olduğunu, Amerikan kamuoyunun ve Hükümetinin görüşlerini yansıtmadığını Türk yetkililerine anlattı. ….. 
 

Antlaşmanın yeniden Senatoya sunulmasını isteyenler ve bekleyenler vardı. ….. Ama, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Lozan Antlaşmasını Senatodan geçirmek için yeni bir denemeye kalkışmadı; buna karşılık, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzenlenmesi amacıyla bir modus vivendi yapılması için Amiral Bristol’ e yetki verdi. ….. Modus Vivendi yapılması daha uygun görüldü. Bunun Senatoya sunulmasına gerek olmayacaktı.

….. Sonunda, 17 Şubat 1927 günü, notalar imzalanıp değiş-tokuş edildi. Böylece, on yıllık aradan sonra, Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini sağlayan bir antlaşma yapılabilmiş oldu.
…..»

 

Kim Okur, Kim Dinler…

 

Ve ne yaman çelişki: bir yandan 44’üncü Amerikan Başkanı Obama’nın “… Atatürk'ün, halkına umut veren modern ve müreffeh bir demokrasi olarak Türkiye vizyonunu desteklemeyi ve ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesini gerçekleştirmeyi sabırsızlıkla bekliyorum” sözleri Anıtkabir Özel Defteri’nde yerini almakta, öte yanda Batılı ‘dostlarımız’, yok olmanın karanlığındaTürkiye Cumhuriyeti’ diye yepyeni aydınlık bir devlet kurmayı başaranları tu kaka ilan etme yolunda birbirleriyle yarışmaktalar, Atatürk’ün fotoğraflarına kadar el uzatmaya kalkışmaktalar…

 

Bir de, hiç ilgisi yokken, dünyaya ‘umut’ olan Obama, yürürlüğe gireli dört yılı geçmiş olan Kyoto Protokolü’nü imzalayarak küresel ısınma ve iklim değişikliği konusundaki savaşıma ülkesinin de ‘karınca kararınca’ katkıda bulunmasını sağlayabilir mi, diye aklıma bir soru takılmıyor değil.

 

 seal-of-the-president-of-the-unites-states-of-america-trwikipediaorg

Seal Of The President Of The Unites States.

Amerika epeydir hemen her yere damgasını vuruyor…

(Fotpğ. tr.wikipedia.org kaynağından)

 

 

Her neyse… Bu arabaşlığı, zorunlu bir notla noktalayayım istiyorum, o kadar: basın-yayın dünyamızın anlı şanlıları, her nedense ‘Barack Hussein Obama’ kalıbını pek tuttular.

 

İsveç, Norveç, Danimarka / Belçika, Felemenk, Hollanda…

 

Obama faslını bitirip de rahata erince, nedendir bilmiyorum, çocukluğumdan bir tekerleme dökülüverdi ortaya: “İsveç, Norveç, Danimarka / Belçika, Felemenk, Hollanda…” Ne zaman bu tekerlemedeki yanlışlığın farkına vardım, tam hatırlamıyorum; ilkokul dörtte falan olabilir. Ya da Felemenk denen ülkede geçen bir öyküyü okurken… Ya da annem daha önce davranıp Felemenk ile Hollanda’nın aynı şey olduğunu söylemiş olabilir. Öyküde, iki Hollandalı çocuk, denizden toprak kazanmak için yapılan bir setteki sızıntıyı fark ederler, çocuklardan birisi suyun geldiği yer genişleyip de set yıkılmasın diye parmağını o deliğe sokar, öbürü durumu haber vermek için ilgililere koşar, ama onarıcılar gelinceye kadar fedakâr çocuğun parmağı Kuzey Denizi’nin soğuğunda donar, sonunda da, oluşan kangrenin ilerlememesi için kesilir… Böyle bir şeydi işte.

 

Ve Danimarka. İsveç’i, Norveç’i, Belçika’yı geçiyorum; bir girersem çıkamam…  Bu ülkeyle pek alış-verişim olmamıştı. Avrupalar’a çıkacak halim olmadığından olacak, Hıncal Uluç’unki gibi 1969’da falan değil yani. Onunki, okunmalara seza!… Sabah’ta çıkan bir yazısından öğrenmiştim, Uluç, seks fuarı münasebetiyle gitmiş oraya… İki arkadaş Almanya’dan geçivermişler. Kendi anlatımıyla, ‘serde gençlik olduğundan ve gazetecilik merakı’ yüzünden… Uluç bugün de delikanlı ama, o tarihte otuzunda bir delikanlı…

 

Ben o tarihte otuz dördünde bir öğretmen olarak ne yapıyorum? “ABD Ankara Büyükelçisi Robert Commer’in otomobili dün (6 Ocak 1969) ODTÜ Rektörlüğü önünde bir kısım öğrenci tarafından yakılmıştır” haberiyle doruğa çıkan gelişmeleri kaygıyla izlemeye çalışıyorum. 12 Mart’a koşar adım gidiyoruz; eşimin, birçok evde olduğu gibi kitaplarla termosifonda su ısıtmasına 2 var…

 

Bu ülkeyle pek alış-verişim olmamıştı, dediydim; peki, ne zamana kadar?

 

Her ne kadar Kopenhag Büyükelçiliğimiz’in genelağdaki yerindeTürkiye – Danimarka İlişkileri’ başlığı altında “Türkiye – Danimarka ilişkileri sorunsuzdur. Her iki ülkenin de NATO, Avrupa Konseyi, AGİT gibi çok taraflı bölgesel örgütlere üye olmaları, buna ilaveten siyasi ve ekonomik sistemlerinin farklılıktan çok benzerlik göstermesi iki ülke ilişkilerinin muntazam yürümesini sağlamaktadır.
Ülkemizin son yıllardaki en önemli siyasi projesi niteliğindeki AB’ye üyelik sürecimizde Danimarka halkının ve makamlarının sağladığı desteğin arttırılması Büyükelçiliğimizin en önemli hedefleri arasındadır” deniyorsa da, ülkeme karşı yurt dışındaki ayrılıkçı/bölücü oluşumlara kucak açışında kadar… Karikatür bunalımı? O, tüy dikti.

 

Artık Yeter!…

 

Ama böyle demekle olmuyor, işin içinden kolayına sıyrılınmıyor. En iyisi, bir fıkrayla soluklanmak.

 

Hoca Nasrettin’in eşine emr-i hak vaki olmuş. Az biraz zaman geçmiş, mahalleli Hoca’ya seni everelim, demeye başlamış. Ama Hoca rahmetliyi pek severmiş, yeni bir evliliğe bir türlü evet demiyormuş. Ancak, mahalleli kararlıymış: o vakitler teve falan yok, dolayısıyla izdivaç izlencesi diye bir şey de yok, Hoca’yı bu işe razı edebilmek için oraya buraya sorulup ölen eşe tıpa tıp benzeyen bir hatun bulunmuş ve hemen Hoca’nın hatırını kıramayacağı birkaç komşusu durumu kendisine bildirmeye yollanmış. Hoca, hatır belası yumuşar gibi olup adını soracak olmuş bulunan hanımın… ‘Gülsüm’ demişler. Hoca ellerini açıp bir güzel dua etmiş: “Gitti Gülsüm, geldi Gülsüm, Azrail ettiğinden bulsun!”

 

Ben de o hesap, gitti Rasmussen, geldi Rasmussen, Azrail bulsun ettiğinden, diyorum.

 

Bu arada hemen söyleyeyim, eskiler, hani, yapılacak benzetmeden alınılmamasını baştan dilemek için “teşbihte hata olmaz” derlermiş ya, -“benzetmede yanlış olmaz” yani- ben bu Rasmussen’ler dolayısıyla bu lafı etmeyeceğim, adamlar karikatürleriyle ünlü, bu benzetme onlara dokunmaz.

 

Oh be!…

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 12 Nisan 2009

 

© 2009 İK

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. p.b said,

    Nisan 12, 2009 at 16:13

    gitti gidiyor derken geldi geliyor demek gerekli… bir de alıştık alışıyoruz daha bir …her şeye olduğu gibi, ağır ağır… ağrısız sızısız…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.