“Su Mahkemesi Kaçınılmazdı”

 

 

S u n u m

 

Dün bu sayfalarda yer alan Dünyamız Kururken başlıklı yazımı bitirirken, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Bürosu’nca düzenlenen ‘İstanbul Su Mahkemesi’ etkinliğinin kapanış konuşmasını bu kuruluşun yöneticisi Dr. Ulrike Dufner’nın yaptığını belirterek bu konuşmayı ayrı bir sayfada vereceğimi söylemiştim. Aşağıda, Dr. Dufner’nın bu konuşmasını sunuyorum. İK

 

 

İstanbul Su Mahkemesi Kapanış Konuşması

 

Dr. Ulrike Dufner

Tütün Deposu, İstanbul, 14 Mart 2009

 

 

Saygın Jüri Başkanı, Sayın Jüri Üyeleri, Sayın Davacılar,

 

 

Su Mahkemesi bugün, baktığı davalarla ilgili verdiği kararları açıkladı. Bu kararlar konusunda Jüri Başkanı Sayın Pelin Batu size bilgi verecek. Bense bu duruşmalarda yargılama usulleri ve su sorunuyla ilgili birkaç noktaya değinmek istiyorum:

 

Bağımsız jüri üyelerinden oluşan Su Mahkemesi, yargılama usulleri açısından uluslararası geçerliliği olan standartları ve yürürlükteki yasaları uyguladı.

 

Hukuk kurumları çoğu kez yetersiz kaldığı ve ulusal ve uluslararası hukuk ihlal edildiği ya da görmezden gelindiği için Su Mahkemesi’ni gerçekleştirmek bizim açımızdan kaçınılmazdı. Çünkü açılan yasal davaların içinde boğulmuş olan yöre halkları, bu uzun ve yorucu süreçlerin sonunda haklarına kavuşamıyorlar. Halk, uluslararası konsorsiyumlar, şirketler ve hükümetler karşısında çoğu kez âciz ve çaresiz durumda. Temel yaşam koşullarının yok edilmesine seyirci kalmak zorundalar. Yerlerini, yurtlarını, evlerini bir eşya gibi terk etmek ya da değiştirmek zorunda kalıyorlar. Yasaların kendi taraflarında olduğunu bilmelerine rağmen, bu yasaların uygulanmasını sağlayamıyorlar.

 

Su Mahkemesi’nin davalıları olan Çevre Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Başbakan ve DSİ, bu mahkemeyi görmezden geldi. Biz 19 Şubat 2009 tarihinde Türkiye’den dava edilen tüm kişi ve kurumlara mahkemeyle ilgili bilgi gönderdik ve görüş bildirmelerini istedik. Bu kişi ve kuruluşlar haklarındaki suçlamalar karşısında sessiz kalmayı tercih ettiler. Çevre Bakanlığı’na mahkeme başlamadan kısa bir süre önce, 6 Mart tarihinde telefonla ulaştığımızda ise, bizi ikna etmeyen bir davranışla karşılaştık. Bakanlık’tan, baraj projelerinden kendilerinin sorumlu olmadıkları, DSİ’yle irtibata geçilmesi gerektiği yanıtını aldık. Bizzat DSİ Genel Müdürü’nün bizi yönlendirdiği barajlardan sorumlu kişiye ise, tahmin edilebileceği gibi, telefonla ulaşmak mümkün olmadı.

 

Sergilenen böyle bir tavır tepkisiz kalamaz: Uluslararası bir mahkemenin yetkililere ulaşamadığı bir durumda, yurttaşların hukuka ve seçtikleri temsilcilerinin meşruiyetine güven duymaları nasıl beklenebilir ki? Böyle bir durumda sıradan bir yurttaş ne yapabilir?

 

Aynı şekilde uluslararası kurumlar ve hükümet temsilcileri de sorumluluklarını yerine getirmedi. Sadece İsviçre, Almanya ve Avusturya için kredi teminatı veren kurumlar 5 Mart 2009 tarihinde Ilısu Barajı davasıyla ilgili ortak bir yazıyla görüş bildirdiler. Bu yazıda Türkiye Hükümeti öngörülen uluslarası kriterleri yerine getirmek için gerekli adımları atana kadar Ilısu Barajı inşaatının erteleneceği söyleniyordu. Bu kurumların yanıt vermiş olmaları bile kayda değer bir gelişme olsa da, bu yanıt bizim için tatmin edici değil. Çünkü, söz konusu kriterler yıllardır yerine getirilememiş olduğundan, inşaatı başlamış bulunan Ilısu Barajı’nın çevreye verdiği ilk zararlar ortada. Neden bu kadar uzun sürdü inşaatın durdurulması? Kredi kuruluşlarının bu kez kriterlere uygunluğu denetleyeceğinin garantisini kim verebilir? Bu kuruluşların bu kez kriterleri gerçekten ciddiye aldıklarına nasıl inanacağız?

 

Türkiye hükümetleri galiba bir baraj fetişizmine girmiştir. Birbiri ardına baraj inşa etmek gibi ekonomik, sosyal ve ekolojik açıdan anlamsız olan bu politikayı akılla açıklamak mümkün değil. Türkiye şu anda var olan sayısız baraj projesiyle dünya sıralamasında en yukarılarda yer alıyor. Ama bu, övünülecek bir durum değildir! Bütün hesaplar ve fizibilite raporları, baraj projelerinin ekonomik açıdan anlamsız olduğunu gösteriyor. Planlanan barajları enerji politikası açısından açıklamak da imkânsız. Türkiye Hükümeti bu projelere bütçeden milyonlarca euro harcıyor, milyonlarca euroyu sokağa atıyor. Bu durumda sorulması gereken soru: Türkiye Hükümeti’nin gerçek niyeti nedir acaba? Kısa süreli istihdam sağlayacak, ama bir yandan da gelecek nesillerin ekolojik, kültürel ve sosyal koşullarını riske atacak bir modernleşme fetişizmi mi demek lazım buna acaba?

 

Bir hükümet olağanüstü büyük sosyoekonomik sorunlara ve korkunç ekonomik duruma rağmen nasıl bu tür projelere karar verebilir? Yoksa hükümetin tek niyeti belli şirketlerin kısa sürede büyük kazançlar elde etmesinin sağlanması mıdır?

 

Türkiye’de su kıtlığı uzun süredir giderek artıyor. Su kaynakları giderek azalıyor. Büyük göller neredeyse tamamen kurumuş durumda. Tarım üretimi daha şimdiden su kıtlığından nasibini almış.

 

Çiftçiler ne yapacakları şaşırmış durumda kurumuş topraklarında bir şeyler ekmeye çalışıyor. Ama toprak kuraklık yüzünden ekin vermiyor. Her yıl giderek daha fazla çiftçi topraklarını terk edip tarım yapabilecekleri, geçinebilecekleri yerlere gidiyor ya da iş bulmak üzere İstanbul gibi büyük kentlere göç ediyor. Yakında, planlanan barajlar başka nehirleri de kurutacak ve yeni tarım alanlarının tuzlanmasına neden olacak. Acaba Hükümet Avrupa Birliği yolunda tarım ürünlerinde kendi payına düşen azaltmayı mı gerçekleştirmek istiyor böylece? Tarımla geçinenleri böylesine insanlık dışı bir yöntemle topraklarını ve işletmelerini terk etmeye mi zorluyor acaba?

 

Meksika örneği bize, ekonominin liberalleşmesinin ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) tarım sektörüne nasıl zarar verdiğini, kırsal bölgelerden göç eden halkın 22 milyonluk Mexico City gibi kentler için nasıl bir yük oluşturduğunu ve halkı yoksulluğa ittiğini gösterdi. Türkiye ve Meksika’daki durum arasındaki paralellikler gerçekten ürkütücü. Bu iki ülkenin sosyal adalet, çevre ve ekonomi alanlarında anlamlı politikalar üretmelerini ve gelecek nesillere karşı sorumluluklarını yerine getirmelerini umuyoruz.

 

Suyun özelleştirilmesi, bilhassa yoksul halkın suya ulaşımını zorlaştırıyor. Temel bir ihtiyaç olan suyun kâr amaçlı kullanımı gibi bir tehdit oluşturuyor. İstanbul’un kimi semtlerinde kullanılacak suyun ücretinin önceden ödenmesi gibi bir uygulama başladı bile. Bu önödemeyi yapamayanların suyu kesilecek. Yoksul halk zaten şu anda temiz içme suyu satın alamıyor. Şimdi yapılmak istenen ise, musluklardan akan temiz olmayan suyun da kesilmesi.

 

Tüm bu bilgiler ışığında hükümetleri, uluslararası şirketleri ve firmaları su hakkını ihlal etmemeye, gelecek nesillerin su kaynaklarını yok etmeyen, ekolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan halkı mağdur etmeyen politikalar üretmeye davet ediyoruz.

 

 

_________________

 

Kaynak: http://www.boell-tr.org/images/cust_files/090316161513.pdf

 

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.