Sayılar da Önemli, Değil mi?

 

CANIM SAYILARIM

 

Seda ARUN*

1998 Bodrum

 

 

OTURDUĞUM evin sahibi, güneşli bir bahar sabahı kahve içmeye geldi. Koltuğa oturuşundaki eğretilikten çok önemli bir sorunu olduğunu hemen anlamıştım. Kallâvi fincanda yaptığım kahvesini höpürdeterek iki yudumda içtikten sonra: 

 

“Oğlum beş ay sonra askerden geliyor. Hemen evlendireceğim. Kendine bir an önce ev bulsan da çıksan, diyecektim.  Eve tadilât falan da koyacağımız için oğlan gelene kadar anca bitiririz. Senden memnundum, çıkmanı istemezdim ama…” dedi.

 

Ertesi günden itibaren ev aramaya başlayacağımı, onları zorda bırakmayacağımı öyledim.

 

İstediğim gibi bir evi ancak üç ay sonra bulabildim. Bodrum’un beyaz boyalı iki katlı tipik evlerinden. Altta salon, açık mutfak, üstte yatak odaları, banyo. Çok sevimli, sıcacık bir yuva. Üstelik hiç oturulmamış, yepyeni. İlk kiracı ben olacaktım.

 

Bana göre, yaşanılan yerlerde öncelikli olarak telefon bulunması zorunludur. Ev sahibimle kontrat yapar yapmaz telefon için hemen müracaat edecektim. Kontratı yaptığım gün, hatta telefon müracaatında bile bulunmamışken, telefonu nereye koyacağımı düşünmeye başladım. Alt kata koysam, yukarıda olduğum zaman telefon çaldığında yetişebilmek için telâş edecek, koşacak belki de düşecektim. Yukarı koysam…  Hiç gereği yoktu bu kadar düşünmenin.  Üç tane telefon cihazım vardı. Evin her köşesine birer tane koyarak bu işi halletmiş olacaktım.  Bu önemli sorunu bu kadar kolay çözdüğüm için rahatlamıştım. Ancak kendimi rahatsız etme konusunda inanılamayacak derecede başarılı olduğumdan, bu rahatımı hemen bozmam gerekiyordu. Yeni telefon numaramın ne olacağını aklıma getirerek, sıkıntıya düşmek için ilk adımı attım.

 

Benim sayılarla özel bir ilişkim olmuştur her zaman. Kimileri bu özel ilgim için takıntı deseler de ben sayıları, rakam ya da numara olarak görmedim hiç bir zaman. Onlarla ilişki kurdum yıllardır.

 

Sayıları esas sayılar, yardımcı sayılar olarak ikiye ayırırım.  Esas sayılar 1, 2, 3, 4, 5 olup tek sayılardır. Yardımcı sayılar 6, 7, 8, 9, 0 olup çift sayılardır. Tek sayılar zarif, çift sayılar kabadır.

 

telefon

 

 

Benim en çok sevdiğim esas sayılardır. Esas sayıların en önemli özelliği kendilerine verilen isimlerin sadece adet belirtmek için kullanılmalarıdır. Başka anlamlar yüklenemez. Yazılışları da söylenişleri de zariftir. Söylenirken ağızda hoş bir açılım yaratırlar. Her ne kadar 3′teki “ü” ile 4’teki “ö” ağzı biraz öne doğru uzatsa da arkasından gelen 5, dudakları, ilk sayı olan 1’deki konuma getirir.

 

Yardımcı sayılara gelince.. Onları daha az severim. Hem yazılışları hem söylenişleri kabadır. 7 hariç, diğerleri yuvarlak yazılırlar. Cümle içinde kullanıldıklarında değişik anlamlarla karşımıza çıkarlar. 6’yı ele alırsak, madem altı var, üstü’ye de bir sayı bulmamız gerekir. 7 ise, “yedi-yemedi”, “yedi-içti” diye kullanılır çoğu zaman. 8, sayıların 0’dan sonra en şişmanı olup anlamı varmış da yanlış söyleniyormuş gibi bir duygu yaratır. Sekerek iz bırakmış, ama izi silinmiş, hatırasına saygı göstermek için de “sekiiizz, sekiiizz” diye iz’i özellikle uzatarak onu anarız. Buna benzer bir duygu, 9 için de geçerlidir. Yardımcı sayılar arasında en kaba olanı 9’dur. 

 

“Dok musunuz?”

 

“Evet, dok-uz.”

 

Hem anlamsızlığı hem de “o” ile “u”nun ortaya çıkardığı kalın söyleniş biçimi nedeniyle dudakları boru durumuna getirmesi bana çok acı verir. Ben 9’un da kendi için üzüldüğüne eminim. Onun bu hüznüne ben de bütün yüreğimle katılıyorum. 0’ı söz konusu bile etmeyeceğim.

 

Sayılarla ilgili ilk duygularım çocukluğuma dayanır. O zamanlar onları kalabalık halde tanıyıp sevmiştim. Babamın okul numarası 54, annemin okul numarası 2121, benim okul numaralarım 213, 222. arabamın plakası 125.

 

Okul numaraları, kapı numaraları, telefon numaraları, araba plakalarının numaraları hepsi de esas sayılardan oluşuyordu. Yaşamıma çocukluğumda giren bazı numaralar yıllar sonra bir iki yer değişikliği ile karşıma çıktılar hep. Onları tanıyor olmam ne kadar güzel.

 

Sigorta emekli numaram, annemin ev telefon numarasının ikinci sayısıyla dördüncü sayısının yer değiştirmişi, cep telefon numaram İstanbul’daki ev telefon numaramın son sayısıyla birinci sayısının yer değiştirmişi.

 

İstanbul’daki ev telefon numaramla ilgili bir anım var:

 

Her zamanki gibi esas sayıların uyum içinde olduğu iki telefon numaram vardı. Büyük kızım evlenince bir tanesini kızıma verdim. Yıllarca kullandı. Sonra yurtdışına gitti, yerleşti. Telefon da bana kaldı. Yeniden iki telefonum olmuştu. İkisini de çok seviyordum.

 

Tam o günlerde bir arkadaşımla dükkân açacaktım. Tabiî ki telefon gerekiyordu. Ancak o tarihlerde telefon, şimdi olduğu gibi hemen alınamıyordu. Bir kaç yıl, bazı semtlerde daha da fazla bekleniyordu. Telefon müdürlüğündeki araştırmalarım sonucunda, kızımın yıllarca kullanarak bana bırakıp gittiği telefonumu yeni açacağım dükkâna nakledersem bir hafta içinde bağlanacağını öğrendim. Hemen nakil dilekçesi verdim. Bir hafta içinde kızımın telefonu, numarası değişmiş olarak dükkânıma bağlandı. Yeni numara da çok güzeldi. Esas sayılardan oluşmuştu. Kızımı aradım. Onun telefonunu dükkâna bağlattığımı, yeni telefon numarasını vermek istediğimi söyleyecektim, ama olmadı. Heyecanla başladığım cümlemi henüz kurmuştum ki, hattın öbür ucundan:

 

“Anneeeee, bunu nasıl yaptın?” diye bir inleme geldi.

 

“Sen buraya dönmeyeceksin ki güzel kızım, eğer dönersen yeni bir telefon alırız.” dedim.

 

İnlemesi, “Ama anneeeee, ben o numarayı çok seviyordum”a dönüştü. 

 

Eyvah! Demek ki bu kalıtımsal bir durumdu.

 

“Sen merak etme, madem ki o numarayı çok seviyordun ben bir çaresine bakarım.” dedim.

 

Konuşmamızdan sonraki ilk iş günü telefon müdürlüğüne gittim. O kadar erken gitmiştim ki memurlar henüz gelmemişti. Sokak kapısında bekledim. Müdürlük açıldı. Mesai başladı. Şefe çıktım. Durumu anlattım. Bu durumun ailemiz için çok önemli olduğunu, geçen hafta naklini yaptıkları eski telefon numaramı başkasına vermemişlerse aynı numarayı yeniden almak istediğimi bütün heyecanımla bir çırpıda anlattım. Bana yol göstermelerini istedim. Ne yapmam gerektiğini sordum. Tam boş olmasa bile hiç de dolu sayılmayacak bakışlarla bana baktı. Bakışlarını doldurmak için, “Ben ettim, siz etmeyin!” dedim. Bu duyarlılığımı anlamadığından, beni bir an önce başından savmak isteyen bir tavırla, yandaki camekânın içinde oturan memura numaranın başkasına verilip verilmediğini sordu. Söylediği benim numaramdı. Ama numaramı öyle bir saygısızlık içinde söylemişti ki, içim ürperdi. Sessizce özür diledim eski telefon numaramdan. Çok kızmıştım şefin kayıtsızlığına. Ben ailemizin dirliği, düzeni, selâmeti, kızımla bundan sonraki hayatımızın güzellikler içinde geçmesi için bu denli özveride bulunurken, bir telefon şefi bana normal müracaatta bulunan bir abone muamelesi yapıyordu. Abone, telefon kullanıcılarının genel adıdır. Ben de aboneydim, ama sıradan bir abone değildim. Ne kadar aşağılanıyordum. Gözlerim buğulu, camekândan gelecek cevabı bekliyordum.

 

“Boşşşşşş.” diye bir hışırtı geldi kulağıma.

 

Eğer ş’leri bu kadar hışırdatmasaydı üzüntümden hüngür hüngür ağlayacaktım. O an bütün gücümü toplayıp camekândaki memurun masasına kadar gittim. Dizlerim titriyordu. Belli etmemeye çalışarak tek elimle masasına dayandım. Heyecanımdan, destek almadan ayakta duramadığımı fark ettim. Bedenimin belden yukarısı neredeyse masaya paralel hale geliyordu ki, bir hamle yapıp kendimi doğrulttum. Gözlerim buğulanmış, kaşlarım aşağı düşmüştü. Dudaklarım titreyerek:

 

“Duyduğum doğru mu? Numaram duruyor mu?” diyebildim.

 

Ama çıkan ses benim değildi sanki. Aynı soruyu soran bir başkası mı var diye arkama baktım. Camekânın içinde ikimizden başka kimse yoktu. O titrek, tanıyamadığım yabancı ses benden çıkıyordu. Memur başını önündeki listelerden kaldırmadan:

 

“Bir dilekçe yazıp yeni müracaatta bulunun, tahakkuk peşinatını vezneye yatırın, dilekçeniz bana geldiğinde eğer o güne kadar o numarayı başkasına vermemişsem, size veririm.” dedi. 

 

“Ne demek o numarayı başkasına vermemişsem. O numarayı başkasına veremezsin.” diyemedim.  Ama eğer diyebilseydim o an telefon santralındaki bütün numaralar baş kaldırırdı. Çünkü sayıların hepsi benden yanaydı. Bu duyguyu bütün benliğimle hissediyordum.

 

Yeni müracaat için dilekçemi yazarken bütün sayılar beni alkışlıyordu. Dilekçem işleme konurken alkış sesleri giderek çoğaldı. Bis almış virtüöz edasıyla, başım havada telefon müdürlüğünden çıkarken alkış sesleri dinmiyordu. Ben önde sayılar arkamda, eve geldim.

 

O günden sonraki hafta boyunca her sabah memurlardan önce müdürlüğe gidip camekândaki memurun beni görebileceği yerde durup beklemeye başladım. Mutlu an on gün sonra geldi. Ben, elimde uğruna savaş verdiğim eski telefon numaramın yeni mukavelesiyle eve döndüm.

 

İşte cep telefon numarama ilham kaynağı olan ev telefon numaramın öyküsü. Eğer ısrarlı olmasaydım bana kırılmış bir telefon numaram olacaktı. Onu ne kadar çok sevdiğimi bildiğinden, küçük bir değişiklikle yıllar sonra bana cep telefon numarası olarak geri geldiğine eminim. Esas sayılar, yardımcı sayılardan daha çok sevmişlerdir beni.

 

Bodrum’da taşınacağım yeni evimdeki telefon numaramın ne olacağını aklıma getirerek sıkıntı için ilk adımı atmış oldum derken, yardımcı sayılı bir telefon numarasıyla yaşamak istemiyordum. Ama içimde bir ses, "Hazır ol!" diyordu.

 

Yeni telefon numaramın, tabiî ki esas sayılardan olmasını istiyordum. Eğer esas sayılar yardımcı sayılarla birlikte olacaklarsa, onların da kendi aralarında bir müzikalitesi olması gerekiyordu.

 

O geceyi sıkıntılı geçirdim. Ertesi gün telefon müdürlüğünde çalışan bir arkadaşıma gittim. Telefon müracaatında bulunacağımı, her ne kadar onun çalıştığı servis farklıysa da numara konusunda bana yardımcı olmasını istedim.

 

“Tam zamanında başvuruyorsun; yeni dağıtım başladı zaten… 313 77’ler veriliyor.” dedi.

 

Çok güzel, diye geçirdim içimden, 3’ler 7’lerle bir anlam kazanıyordu.

 

“Olabilir, ancak sonu 89 ya da 98 olmasın.” dedim.

 

“Sen merak etme, ben hallederim.” deyince içim rahat eve geldim.

 

Baktım ki içim rahat, nasıl rahatsızlandırabilirim diye düşünüp ertesi gün tekrar müdürlüğe gittim. Arkadaşım yerinde yoktu. Numara dağıtım listelerinin hazırlandığı ikinci kattaki büroya çıktım. Bir şef hanımla üç memure harıl harıl çalışıyorlardı. Yerler toz içindeydi. Dosyalar, kâğıtlar masaların üzerine dağılmıştı. Camlardaki kurumuş yağmur damlalarının lekeleri odaya kasvetli bir hava veriyordu. Köşelerdeki saksılarda kurumaya yüz tutmuş çiçekler vardı. Onlar da odaya uyum sağlamak için toz gibiydiler. Memurelerin giysileri de toz rengiydi. Aaaa, çalışanlar da toz rengiydi. Şef, aralarında tavus kuşu gibi duruyordu. Çünkü hardal rengi bir etek, üzerine de toprak rengi bir kazak giymiş, koyu kahverengi saçlarını omuzlarına bırakmıştı. Alnındaki perçemi, gözlüklerinin hemen üstünde bitiyordu. Bir şefe yaraşır biçimde kâğıtlara gömülmüş çalışıyordu. Yavaşça yaklaşarak numaraların durumunu sordum. Sahte bir gülümsemeyle, dağıtım yaptığını, hafta başında mukavele yapmak için gelmemi söyledi.

 

“Numaralar belli mi?” diyecektim ki, ‘numara’da sözümü kesti.

 

Yaptığı işten alıkonulduğu için huzursuz, ama bunu belli etmemeye çalışarak, başını yavaş yavaş önündeki kâğıtlardan kaldırdı, gözlerini gözlüklerinin üstünden yarım yamalak bana kaydırarak, ince dudaklarını daha da incelterek aynı sahte gülümsemeyle:

 

“Görüyorsunuz işte, dağıtımı bitirmeye çalışıyoruz.” dedi.

 

Sonra da kaydırak gözlerini aynı eda ile önündeki kâğıtlara indirdi. Ben ona yaptığı işin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya uğraşıyordum ama, o bunun farkında bile değildi. O telefon şefiyse, ben de sayıların şefiydim. Bu duygumu kimseye belli etmeden teşekkür ederek dışarı çıktım.

 

Arkadaşımın odasının önünden geçerken gelmiş olduğunu görerek içeri girdim. Bana verilecek numara ile ilgilenmesini istedim. Başını önündeki kâğıtlardan kaldırarak yüzüme baktı. Duygusuzca, isteksizce, “Tamaaaam, sen merak etme.” diye beni başından savdı.

 

Eve dönerken içimde büyük bir huzursuzluk vardı. Hafta sonunu sıkıntı içinde geçirdim.

 

Hafta başı mukavele yapmak için müdürlüğe gittim. Gözlerimde en sevimli, en saygılı, en kibar, en anlayışlı bakışlar, dudaklarımda saraylı gülümsemesiyle servise girdim. Hangi masaya sorsam diye düşünürken, “Adınız neydi?” sesiyle yana döndüm.

 

Toz hanımlardan biri tozlu tozlu bana bakıyordu. Gözlerimle dudaklarımdaki o muhteşem ifadeyi bozmadan cevap verecektim ki, şef hanımın arkamdan gelen sesiyle irkildim:

 

“313 7798 onun numarası.” dedi.

 

Gözlerimden kıvılcımlar, dudaklarımdan alevler, kulaklarımdan dumanlar çıkıyordu. Yanıyordum. Yangını söndürmek için bütün bedenim ter içinde kalmıştı. Sayılar, tozlar galeyana gelmişti. Göz gözü görmüyordu. Toz bulutunun içinde bana, benim gibi sıradan olmayan bir aboneye, hiç sıkılmadan 313 7798 diyen şefe doğru gidip son gayretimle masasına dayandım.

 

“Ama ben arkadaşıma..” diye başladığım cümlem tam da şeflere yaraşır bir tonlama ile, “Biz burada herkese istediği numarayı veremeyiz, arkadaşınızdan bize ne, alın numaranızı gidin.” emriyle kesildi.

 

Şefin masasının üstünde kalakalmıştım.

 

“Ama benim numara takıntım var, üstelik 313 7798 ya da 313 7789 olmasın diye arkadaşımdan rica etmiştim.” dedim.

 

Yüzüme bile bakmadan, “Bu numarayı vereceğimizi nereden biliyordunuz ki?” diye sordu kızgınlıkla. 

 

Boğazımdaki son titreşimler “Hissetmiştim.” kelimesi olarak çıktı dudaklarımdan. Oradan hemen ayrılmak istiyordum.

 

“Bizi daha fazla meşgul etmeyin, alın numaranızı gidin, görüyorsunuz işimiz var.” dedi, sanki o ana kadar söyledikleri yetmezmiş gibi.

 

Yüzümü kapıya doğru döndüğümde her yer karanlıktı. Gözlerim yoktu. Ellerimle.. aaa… onlar da yoktu. Dizlerim vardı, ama  titredikleri için beni taşıyamıyorlardı. Yavaş yavaş eriyordum. Zorlukla kapı koluna tutunmuştum ki şef, “Mukavele yapacak mısınız?” diye sorarak hâlâ ısrar ediyor, takıntım geçici mi kalıcı mı diye beni deniyordu.

 

Yaptıkları işin özünün numaralar olmasına karşın onlarla hiç ilişki kuramayan, onlara kâğıt üzerine çizilmiş şekil muamelesi yapan bu insanlara anlatacak çok şeyim vardı, ama sesim çıkmıyordu. Beni bir anda 7, 8, 9’la karşı karşıya bırakan, sanki onları hiç mi hiç sevmiyormuşum durumuna düşüren bu toz kadınlara ne yapmalıydım? Acaba onlara sayılarla ilgili duygularımı anlatsa mıydım?  Anlayamazlardı ki.  Ben buradan dışarı çıkınca 7’nin, 8’in, 9’un yüzüne nasıl bakacaktım. Onları asla dışlamadım, ama içlemedim de. Önümde kara bir boşluk oluşmuştu. Ne yapacağımı düşünmem için hemen eve gitmem gerekiyordu. Nasıl geldiğimi hatırlamıyorum, ama evdeydim. Vakit geçirmeden düşünmeye başladım.

 

313 7798. Kâbus gibi bir numara. 313 demek için dudaklar öne doğru uzatılıyor. Bu güzel. Ondan sonrası bir kâbus. 77 demek için ağız, çeneye ağırlık vererek iki yana açılıyor, üst dudak üst dişleri kapatırken dil alt dişlere iki kere temas ediyor, sonra dudaklar aralanarak yanakları zorlayan anlamsız bir ifadeyle öylece duruyor. Bu yetmezmiş gibi, arkasından 98 sekiz demek için, anlamsız kalan dudaklar boru gibi öne doğru uzayıp “dok…” diyor, “san” demek için tekrar yayvanlaşıyor. Dudak, bana ne yapıyorlar demeye fırsat bulamadan aynı yayvanlıkla “sekiiiizzz” diyor. Dudaklar, z’nin rezonansı bitene kadar bir süre bekliyor, eski haline gelebilmek için yeni bir hareketle yavaşça aşağıya doğru iniyor. Gereksiz, yorucu bir uğraş. Bu numarayı söylerken yüzümün ne hale geldiğini düşünmek bile istemiyorum. Ayrıca, bu numarayı kimseye söyleyemem ki. Utanırım.

 

Yıllardır sayılarla hiç bir sürtüşme olmadan yaşarken birdenbire üç dört toz kadın onlarla arama girip ilişkimizi bozmaya çalışıyorlardı. Buna izin veremezdim.

 

Aklıma, telefonu satmak geldi. Önce sayıların, sonra da satacağım kişinin bu duygularımı fark etmemesi gerekiyordu. Sanki fazla telefonum varmış da satıyormuşum gibi davranmam lâzımdı. Sayılar, hiç değilse gittikleri yerde rahat etmeliydiler. Bir arkadaşıma gidip, “Senin evinde telefon yok, sana bir telefon vereyim mi?” dedim.

 

Cevap vermedi. Kötü niyetimi anladığını sandım önce.

 

“Oluuuuuur.” dedi.

 

Yer olsaydı da kulağımda izi kalan bu u’ları daha da uzatabilseydim. Durumu anlamadığı u’lardan belliydi çünkü. Sonuç olarak, telefonumu arkadaşıma sattım. Numaranın çok mutlu olduğunu uzaktan da olsa biliyorum.

 

Sonra, bir arkadaşıma yıllar önce geçici olarak vermiş olduğum telefonumu geri aldım. Tabiî ki esas sayılardan oluşuyor. Arada bir sıfır var ama o, numaralar arasındaki vurgu bakımından çok anlamlı duruyor. Çünkü başındaki 1’den dolayı 10 olarak okunuyor. Böylece müzikaliteyi de sağlamış oluyor. Sayıların da benim de keyfim yerinde.

 

 

 

© 2009 sarun-İLGİLİK

 

_______________

* bkz.

 

 

 

İLGİLİK’in notu: Öykünün üstbaşlığı, bu alana özgü olarak Yöneticimiz tarafından konmuştur. 

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.