“Ispaha Olmadan Alaybeyi Olunmaz!…”

  

Bir Öykü

 

 

İki Nokta Yan Yana.. yazısını yazarken eski bir öykümü anımsadım. 21.6.2004 tarihli öykü şu:

 

“Ispaha Olmadan Alaybeyi Olunmaz!…”  

 

 

Geçen yüzyılın son çeyreğinde 12 Eylül’e bir kala, orta boy bir kasabada dar gelirli bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Orada büyümüş, ilk ve ortaokulu başarılı bir öğrenci olarak orada bitirmişti.

 

Murad’ın başarılı bir öğrenci oluşu birilerinin dikkatini çekmişti; ve gizli bir el, liseyi çok çok özel bir okulda okumasını sağlamıştı. Aynı gizli el, cebine harçlık da koyarak ona yükseköğretimin kapılarını da açmıştı. İletişim okuması istenmişti; bu dalda yetişmiş gençlere ihtiyacı vardı o birilerinin. Emir yüksek yerden geliyordu; o da, aynı tezgâhta dokunmakta olan birçok okuldaşı gibi bu isteğe boyun eğmek zorunda kalmıştı.

 

*

 

İletişimci diplomasını aldığı gün, artık bir yol ayrımında olduğunun bilincindeydi: ya o birilerinin göstereceği işlere sarılıp artık çok iyi tanıdığı bir ‘makine’nin herhangi bir parçası olacaktı ya da diplomalı işsizler ordusuna katılıp bir an önce askere alınmayı bekleyecekti. Bundan bir adım ötesine ilişkin bir öngörüde bulunamıyordu. Belki de ileriyi düşünmekten korkuyordu. Lise ve üniversite yıllarında, üst gelir grubundan pek çok tanıdığı olmuştu. Ve onlar için bir ‘öteki’ olmaktan başka bir anlam taşımadığını görmekte gecikmemişti. Çok iyi biliyordu, madem ‘berikiler’ makinenin sahipleriydi, o, yalnızca ve yalnızca bu düzenin her an değiştirilebilir bir parçası olabilecekti. İleriyi düşünmekten korkması bundandı.

 

Düşündü ve kararını verdi: bir makine parçası olmayacaktı!

 

*

 

İstanbul’da yayımlanan anlı şanlı bir günlük gazetede bir günlüğüne köşe sahibi olmuş bir kalem erbabının günlüğünden¹:

……

 

Çumra; 27 haziran 2002

Günler geçmek bilmiyor.. Çok canım sıkılıyor. havalarda iyi ısındı.

…..

13.07.02 – Çumra; 

Tahadan bu gün mektup aldım. gazetede efendi hazretlerini yakinen tanıyan bir zâtlan tanışmış. Hergün görüyormuş. Vaziyetimi bu muhtereme arzetmiş. Adamda; ben ona iyi bir iş bulurum demiş.

…..

Çumra.. 31 Temmus 2002

Tâhâ telefon etti. Cepten etti. Çalıştığı gazeteden vermişler. O zât; bir pazarlama şirketinde bana iş bulmuş. Şimdilik getir götür işlerine bakacakmışım. Parası iyi imiş. İş; Istanbul’da imiş. Tâhâ; gel dedi. Senin için iyi olur dedi. Ben; düşünmek için 1 hafta mühlet istedim. Havalarda ziyâdesiyle ısındı. 

…..

Çumra; 02 avustos 2002

İş meselesini anneme söyledim. Uzağa mürvetini görmeden göndermem dedi. Helâl süt emmiş bir kız var dedi. Onunla evlen dedi. Annemden kurtulmak mümkin değil. Cevâbımı hemen istedi. Bir görmek lâzım dedim. Annem; peki dedi. Kızın adı; Müyesser.

…..

04 ağustos.. 

Dayımın kızı bize geldi. Müyesseri’de bize getirdi. Halı tezgâhlarını göstermek bahânesiylen getirdi. Beyendim. Babamda kızı beyenmiş. Annem çok beyeniyor. Bende biran önce isteyin dedim.

…..

6 Ağusdos

Annemler bu gün bana kıs istemiye gittiler

….. 

6 Ağusdos

Tâhâ’ya telefon ettim. Müyesser mes’elesini anlattım. Pazarlama işini unutalım dedim. Dedimkine; o kadar okuduk dirsek çürüttük. Kendi mesleğimi yapmak istiyorum. Dayımında gazeteci olduğnu söyledim. Gastede banada iş bulmak mümkin imiş. rada; me’zun olduğumuz mektepten bir çok insan çalışıyor imiş. Bir çok tanıdıklar var imiş. Tâhâ; o zâta mes’eleyi anlatırım dedi.

…..

11 ağustos; 2002

Tahâ telefon etti. İş olacakmış. Bende evlenme işlerini anlattım. Burdan bayramdan sonra kurtulabileceyimi anlattım.. İşi ona göre ayarlarız dedi. Tâhâ; evlenme hâdisesini duyunca çok memnun oldu.

…..

12 ekim 2002.. Çumra;

Nikah için gün aldık. İki bayram arasına tesâdüf etmemek için annemler acele ediyor. Buna ben de sevindim, biran önce işe başlıycam. Sâlim hocayada söylendi. Annemler; Istanbul işi olana kadar birarada otururuz diyor.. kız tarafına söylemiş bizim için farketmez demişler. Müyesser’de birşey demedi.

…..

22 ekim

Haftaya çarşamba gününe evleniyoruz. 1 hafta sonrada ramazan. Istanbul işine çok seviniyorum. Müyesser’de seviniyor.. bayramdan sonra gidiyoruz. Tâha ev işinide ayarlayacak.

…..

istanbul. 10 ocak 2003;

Bu gün cumadan sonra yazı işleri bizi topladı. Bâzı arkadaşlara muhabirlik yaptıracaklar imiş. Bir forum doldurttular.. forumda; alâka duyduğumuz sâhaları işâret etmeyi de isteniliyordu. ben; makâle yazısı ve sinamaylan televizyonu işâretledim..

…..

gazete; 30 nisan 03

Ben sinemayı çok seviyorum.. çok filim sey ediyorum.. yeşil çam deniliyormuş. türk sineması son tahlilde entüstiriyeleşememiş bir hobidir.. Lâkin; azımsanılınmayacak bie mekçi gurubuda meydâna gelmişdir. Yeşil çamın peryodu belli olamayan iyi safkasında bu emekcilerin karınları doymuşdu.. bunlar; daha soraki devirlerde hayatlarının büyük kısımlarını san’atden çok ekmek derdinnen geçirmişlerdir. Bu güne bakar isek; Türk insanı hususî televizyonu keşvettiği içinbu insanların yüzü gülmekdedir ki yerli dizi sektörü; senede 80 ilâ 100 âdet gibi akılalmayan rakkam yakaladığı için; günümüzdeki pisasada nerde ise işsiz emekci kalmadığı görülmekdedir.. Bu mevzuuyu araşdırmak ve bu mevzuudabir ayzı yazmak istiyorum..

…..

 

*

 

Son dönem medya mensubunun günlüğü sürüp gidiyor…

 

*   *   *

 

Sonra ne mi oldu? Bu arkadaş birden köşe yazarı oluverdi. 10 Ocak 2003 Cuma günü doldurduğu formda, ilgi alanının sinema, televizyon ve köşe yazıları olduğunu belirtmemiş miydi? Azimli bir gençti; gazeteye kapılandığından beri kendisini yetiştirmek, iyi bir gazeteci yazar olmak için günde yirmi-yirmi beş makale deviriyordu. Ne bulursa…

 

Adı ‘Murad’dı ve orta boy bir kasabada 12 Eylül çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan bu genç, sonunda muradına erip ilk yazısını patlattı. Takvimler, 16 Haziran 2004’ü gösteriyordu. Tahmin edileceği gibi, yazının konusu Yeşilçam, sinema emekçileri ve televizyon yayınlarıydı. Arkadaş, sinemacılığımızın durumuna iyiden iyiye takmıştı; televizyon yayınlarına da… Yazısını hazırlamada, günlüğünün 30 Nisan 2003 tarihli sayfasındaki notlarından da yararlanmıştı. Bu ilk köşe yazısında, çok güncel bir noktaya da parmak basmış, televizyonların artık bir işkenceye dönüşmüş olan reklam çılgınlığına veryansın etmişti. Biraz paldır küldür gitmişti, ama olsundu. 

 

Ve bir şey daha oldu: bu ilk yazısının çıktığı gün, tam da arkadaşlarının kutlamalarıyla kendinden geçmek üzereydi, Çukurova’nın yerel gazetelerinden birine ömrünü vermiş olan dayısından bir eposta aldı Murad; ileti iki tümcecikti:

 

“Yeğenim, bizim buralarda bir söz vardır: Ispaha olmadan alay beyi olunmaz!… Geçen yılın Basın Fotoğrafı Ödülü’nü kazanan karelere bir bak, ne demek istediğimi anlayacaksın.”²

 

*

 

Murad, dayısından gelen ileti üzerine bir kez daha düşündü ve kararını verdi: ham bir yazar olma uğruna bir makinenin parçası olmayacaktı! O anlı şanlı işi bırakıp bağımsız bir gazetenin Beyoğlu muhabirliğine geçti. Şimdi, kendisini yetiştirmek için büyük bir çaba içinde ve yakında baba olacak³.  

 

_________________ 

 

¹ Bu bölüm, yanlışıyla doğrusuyla ‘kalem erbabı’nın kaleminden çıktığı gibidir. 

 

²Adana yöresinde çok söylenen bir atasözü (ıspaha: Adana yöresi ağzında sipahi [sipahi: Osmanlılar’da tımar sahibi olan atlı asker sınıfı; tımar: Anadolu Selçukluları ile Osmanlılar’da, belirli görev ve hizmet karşılığında kişilere verilen, yıllık geliri 3-20 bin akçe olan toprak; alaybeyi: Albay rütbesinde jandarma alay komutanı]).

 

³ ‘Kalem erbabı’ ile onunla ilgili kişi, yer ve olaylar hayal ürünüdür; ‘basın fotoğrafı ödülü’ denen ödül ise, evet, Foto Muhabirleri Derneği, her yıl böyle bir ödül vermektedir.

 

    

İnal Karagözoğlu 

Yarımca, 26 Ocak 2009 

 

© 2009 İK

 

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. İnal Karagözoğlu said,

    Haziran 1, 2014 at 07:13

    Bu öykünün yazılmasına (21 Haziran 2004) ve iki kere yayımlanmasına (İlgilik, 26 Ocak 2009 ve İlgilik, 18 Şubat 2013) kapı aralayan olayları hatırlamak okura kalıyor.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.