Barack Obama’nın Gelişi

 

 

Ve Beynime Üşüşen Gerçeklerim

 

 

‘Barack Obama’ adı, dünya kamuoyunu çok zaman önce meşgul etmeye başlamıştı… Bu ada duyulan ilgi, geçen yılın dört kasımında önüne ‘seçilmiş başkan’ sıfatının eklenmesiyle günden güne yoğunlaştı, iki gün önce de doruk noktasına ulaştı: adın sahibi, Amerika Birleşik Devletleri’nin 44’üncü başkanı oluyordu artık; günün tarihi, 20 Ocak 2009’du.

 

Devletin başı konumuna gelenler, görevin adı ne olursa olsun, o göreve, hemen her ülkede ant içerek başlarlar. Barack Obama da ant içti; hatta, törende yaşanan küçük iki aksaklık nedeniyle ertesi gün andını yineledi.

 

Antların, bütün toplumlarda önemli yeri var. Bu yineleme de, başkanlık andının Amerikalılar’ın yaşamında ne denli önemli olduğunun bir göstergesi. Bunu,  kırk dört kez yinelenmiş olan andın içerdiği sözlerden anlamak zor değil:

 

“Birleşik Devletler başkanlığı görevini sadakatle icra edeceğime ve elimden geldiğince iyi şekilde Birleşik Devletler Anayasası’nı koruyacağıma, kollayacağıma ve savunacağıma yemin ederim.”

 

Bizim cumhurbaşkanlığı andını kaç kere değiştirdik bilenimiz var mı? Bu antta neler deniyor, bunu özetle söyleyebileceklerimizin oranı?

 

İşte tam zamanıdır, bir bakmakta, anımsamakta yarar var. En eskisinden başlayayım:

 

1924 Anayasası’ndan önce:

 

“Reisicumhur sıfatı ile Cumhuriyet’in kanunlarına ve hakimiyet-i milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk Milleti’nin saadetine sadıkane ve bütün kuvvetimle sarf-ı mesai, Türk Devleti’ne teveccüh edecek her tehlikeyi kemal-i şiddetle men, Türkiye’nin şan ve şerefini vikaye ve ilaya ve deruhde ettiğim vazifenin icabatına hasr-ı nefs etmekten ayrılmayacağıma Vallahi”. (hakimiyet-i milliye: ulusal egemenlik; esas: temel; riayet: uyma; müdafaa: savunma; sadıkane: içtenlikle bağlı olarak; sarf-ı mesai etmek: çalışmak; teveccüh etmek: yönelmek; kemal-i şiddetle: bütün güçle; vikaye: koruma; ila: yüceltme; deruhde etmek: üstlenmek; hasr-ı nefs etmek: öz varlığını vermek)

 

1924 Anayasası’nda:

 

“Namusum üzerine söz veririm ki:
Cumhurbaşkanı olarak, Cumhuriyet kanunlarını, milletin egemenlik esaslarını sayacağım;
Ve bunları müdafaa edeceğim;
Türk Milleti’nin mutluluğuna bütün bağlılığımla, bütün kuvvetimle çalışacağım;
Türk Devleti’ne yönelecek her tehlikeyi en son şiddetle önleyeceğim;
Türkiye’nin şanını, şerefini koruyup yükseltmek, üstüme aldığım görevin isterlerini yerine getirmek için olanca varlığımla çalışmaktan asla ayrılmıyacağım.”

 

1961 Anayasası’nda:

 

“Cumhurbaşkanı sıfatiyle, Türk Devletinin bağımsızlığına, Vatanın ve Milletin bütünlüğüne yönelecek her tehlikeye karşı koyacağıma; Milletin kayıtsız şartsız egemenliğini ve Anayasayı sayacağıma ve savunacağıma; insan haklarına dayanan demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinden ve tarafsızlıktan ayrılmıyacağıma; Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini koruyup yüceltmek ve üzerime aldığım görevi yerine getirmek için bütün gücümle ve varlığımla çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.”

 

1982 Anayasası’nda:

 

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasa’ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyeti’nin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

 

Şimdi de beklemeye duralım, yeni bir anayasa yapılınca bu ant da değişecek mi, diye…

 

*

 

Obama, başkanlık andını içmesinin ardından yaklaşık yirmi dakikalık bir konuşma yaptı. Dünyaca beklenen bir konuşmaydı bu. Ne de çok beklenti vardı!… Benim beklentim mi? Hiçbir şeydi… Ama yine de, yaşadığımız şu adı konmamış savaş döneminde koca bir devletin başına geçmiş olan birisinin sözleri olduğundan, bu konuşmadan işime gelen birkaç alıntı yapmak istiyorum:

 

“… Amerika Birleşik Devletleri, … atalarımızın ideallerine ve fikirlerine, aynı zamanda bizim kurucu metinlere olan inancımızdan güç alarak, ilerlemeye devam ediyor. Bu her zaman böyle oldu; aynı idealler peşinde yürümeye kararlı olmalıyız. … Topraklarımıza olan inancımız güçlenerek devam etmeli. … Toprağımızı ekmeli, fabrikalarımızın çarklarını çalıştırmalı, okullarımıza öğrencilerimizi göndermeli ve yeni çağın beklentilerini karşılayabilecek ulusumuzun en önemli mensupları olan gençlerimizi eğitmeye devam etmeliyiz. … gücün temelinde güvenlik, inanç, davalarımızın haklılığı, hukukun üstünlüğü ve insan hakları vardır. Gücümüz buradan gelir. … Amerika’nın doğum yılında, aylardan en soğuk ayda küçük bir grup vatansever, yavaş yavaş sönmeye başlamış bir kamp ateşinin etrafında mücadeleyi ilerletmeye çalışıyorlardı. Düşmana karşı korku içindeydiler, kar yağıyordu, nehirler donmuştu. Bu mücadele, kurucu babalarımıza, atalarımıza ilham kaynağı oldu ve gelecek nesillere şu mesajı iletmek istediler: ‘Gelecekte sadece erdem ve umut varlığını sürdürecektir. Belirli bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığın zaman umuda ve inanca sarıl.’ Her şekilden, her nesilden, her dilden vatandaşlarımız var. … Ve birleştiğimiz zaman bir araya geldiğimiz zaman nefreti bertaraf ediyoruz. Artık ırkların farklılığının, dillerin farklılığının tamamen ortadan kalkacağı ve birleşeceğimiz günlere geçtik. … 

 

‘Kurucu atalar’ ha? Bizde ‘tu kaka’ edilmeye çalışılan değer yani… Ne tezat!

 

Ve, yanmış yıkılmış yurdu kurtaranlarımızla hesaplaşmaya oturanları da anımsıyorum birden… Sonra, “Ne mutlu Türküm diyene”sözünün lanetliler listesine alınmış olduğunu; ardından, farklı farklı kökenlerden gelmişlerimizin ülke yönetiminde, sanat, iş, siyaset, ticaret vb. alanlarda üst noktalara çıkmış olduklarını; daha sonra, ulusalcılık/milliyetçilik ayrışmaları yaratılarak bu kavramların damgalandığını…

 

Bir zencinin başkan olması Amerikalılar için olamaz bir şeydi, oldu. Bu bizi neden bu denli heyecanlandırıyor, anlamam olanaksız… Beynime üşüşen gerçekler bitip tükenmek bilmiyor.

 

*

 

Konudışı bir ekleme:

 

Dünya jandarmalığını elinden bırakmayacağa benzeyen ABD’nin yeni başkanıyla ilgili haberleri izleyip okurken baktım, bir ‘siyahi’ lafıdır almış başını gidiyor.

 

Bu nedir? Bir nezaket göstergesi mi? Nedir siyahi? Bildiğimiz zenci değil mi? Farsça bir sıfatı almışız, Arapçanın yöntemiyle, hem ad hem de sıfat olan bir laf üretmişiz zamanın birinde. Bunu kullanmak niye? Oysa, ‘karaderili’ diye bir sözcüğümüz var, benim bildiğim… Hadi onu beğenmedin, ‘zenci’ deyiver… Bu sözü edince kıyamet mi kopuyor!?…

 

‘Çingene’ sözünün başına da böyle bir şey getirdik: ‘Roman’ aşağı ‘Roman’ yukarı!…

 

Bak şu işe,  nerelere geldim: dokuz sekizlik gidiyorum… Bu usul de yalnızca Çingeneler’e özgü sanılmasın ha; o, hepimizin vazgeçilmez oynak aksak rengi!…

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 22 Ocak 2009

 

 

© 2009 İK

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.