“Yerli Mal Yurdun Malı”

Hiç Kimse Onu Kullanmamalı!

 

 

Yine içimi acılara boğarak gelip geçti… Ne zamandır böyle oluyor. Oysa o, çocukluğumun, sonra da öğretmenliğimin ilk birkaç yılının tatlı bir haftasıydı. ‘Yerli Malı Haftası’ derdik… Yaşı altmışa ulaştı… Yıllandıkça değerleneceğine anlamsızlaştı… Onu elbirliğiyle hurdaya çıkardık: artık eli ayağı tutmuyor… Oysa ne umutlarla doğmuştu içimize.

 

Yıl 1929. Dünya ekonomik bir bunalıma doğru yuvarlanmaktadır… Zamanın başbakanı İsmet Paşa, 12 Aralık günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde özünü ‘yerli üretim’in oluşturduğu bir konuşma yapıyor. Nasıl kalkınacağız? Paramız dışa akmasın diye neler yapmalıyız? Tutumluluk? Paşa, bu ana sorular üzerinde duruyor. Ve yerli mal kullanmanın gereğini anlatıyor.

 

Ve bu konuşmanın hemen ardından, 18 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in koruyuculuğunda ‘Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’ adıyla bir dernek kuruluyor. Amaç, yerli malları geliştirme, tutumlu yaşama, yerli malı kullanma vb. konularda kamuoyu oluşturmak.

 

Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin çalışmaya başlamasıyla birlikte, ortaya konan amaçlar doğrultusunda güçlü bir seferberlik başlar. Seferberliğin önderleri Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile Başbakan İsmet Paşa’dır: Gazi, giysilerini yerli kumaştan diktirmeye başlar, konuklarına kahve ikram etmez, … Başbakan’ın bu seferberlikle ilgili basın toplantılarında hep ıhlamurlar içilir…

 

 10-kasm1934-yerli-mallar-sergisi1

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Yerli Mallar Sergisi’ni geziyor. Tarih, 10 Kasım 1934…

Derken, ’29 Aralığı’nın 12 ve 18’inci günlerinin anısını yaşatmak için bu günleri içeren bir haftamız olduydu: Yerli Malı Haftası… Yıl 1946’ydı… 1983’te ‘Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası’ demeye başladık ona. Bu ad değişikliği, 12 Eylül sürecinin meyvesi… Ham bir meyve.

 

*

Yazımı, çocukluğumun Yerli Malı Haftası günlerinde bizim evde -kuşkusuz başka evlerde de- ıhlamur içildiğinden, okulda, sınıfımızda kurduğumuz kuruyemişli, kömeli¹, tarhanalı², pestilli, meyveli, kestaneli, … sofranın evimize, evlerimize dek uzandığından … söz ederek gözyaşlarımla ıslanmış bir özlem yazısına çevirebilirim. Öyle yapmayacağım; Prof. Dr. İbrahim Ortaş’ın* Yerli Malı Haftası ve AB Sürecinde Tarımımızın İçine Düştüğü Çıkmaz başlıklı yazısını aktaracağım**. Böylece, yazım da kuru bir ağlama duvarı olmaktan kurtulacak, bilimselliğin ağırlığını da yansıtıyor olacak.

 

ekmek-2

 

Sayın Ortaş’ın dedikleri, IMF kapısından yardım ummanın yaşam biçimine dönüştüğü, yavan ekmekte bile dışa bağımlılaştırıldığımız bir ortamda daha da önem kazanıyor, daha da derin bir anlam taşıyor:

 

«İlkokulda öğretmen “yerli malı haftası” çerçevesinde okula baklagil, kuru yemiş, varsa meyve getirmemizi isterdi. Her şey yerli, dışarıdan alacak paramız yok, neden öğretmen bizden yerli malı getirmemizi istiyor diye kendi kendime hep sordum. Ancak bu çelişkiyi ve anlayışın perde arkasını çok sonraları kavrayabildim. Bir tarım toplumu olan Osmanlıdan Cumhuriyet yönetimine geçen ülkemizde 80 yıllık sürede hâlen nüfusunun % 35–40 arası tarımda çalışmakta, yarısına yakını da geçimini kısmen de olsa tarımdan sağlamaktadır. Buna rağmen Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlıdan kalma borçlar bir yana hayatın her alanında gelişerek çağdaş bir toplum olma yolunda ilerlenen o dönemin yöneticileri bağımsızlığın önemini iyi kavramış olmalılar ki dışa bağımlılıktan uzak durmayı, bunun için de kendi ayakları üzerinde durmayı birinci hedef edinmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı, sonra da Kurtuluş Savaşı deneyiminden doğan genç cumhuriyetin önderleri, ülkenin bir yandan devasa dış borç içindeki durumunu, diğer yandan bütün kaynaklarının tükendiğini dikkate alarak toplumun tarıma dayalı sosyoekonomik yapılanmasını doğru tahlil ederek kendi yağında kavrulmayı başarıyla sürdürmüşlerdi.

 

O dönemde, devletin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşullara, sanayi kuruluşlarının yokluğuna ve tarıma elverişli alanların çok azının ekilebilir durumda olmasına, ayrıca, tarım tekniklerinin geriliğine rağmen öz kaynaklara dayalı kalkınma hamleleri hedeflenmişti. Savaştan yorgun, ancak gururla çıkan yoksul halk, her şeye rağmen yabancı mallar yerine kendi ürettikleriyle yetinmek durumundaydı. Yerli malı haftası ilk defa Atatürk tarafından 1923 yılında İzmir İktisat Kongresinde, yurdun bağımsızlığının korunması için yerli mallar üretilmesi ve kullanılmasının önemini vurgulanması amacıyla başlatılmıştır. Bunu takiben Başbakan İsmet İnönü, 12 Aralık 1929 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada, ulusal ekonominin, yerli malı kullanımının önemini ve tutumlu olmanın zorunluluğunu belirtir.

 

Cumhuriyet döneminde temelleri atılan "kendi kendine yeter bir toplum olma" iradesi sayesinde tarıma dayalı sanayi alanında büyük gelişmeler gösterildi. Osmanlının borçları ödendi, ülke saygın bir konuma getirildi. Dönemin yöneticileri ve halkı birlik ve beraberlik ruhu içinde bağımsızlık uğruna aç ve yoksul kalmayı da göze alarak İkinci Dünya Savaşı'na girmeme becerisini gösterebilmiş, tabii bu arada, zorluklara katlanılmasını anlayışla karşılamıştır; bir bütün olarak kendi gücüne güvenmeyi, kendi kaynaklarını doğru kullanmayı benimsemiştir. Bunu topluma anlatabilmek için 1946 yılından itibaren okullarda her 12 Aralık’la başlayan haftanın Yerli Malı Haftası olarak kutlanmasına başlandı. 12 Eylül sonrası 1983 yılında bu haftanın adı “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası” oldu. Olmasına oldu, ancak, tam bu sıralarda ülke tarımının canına okunuyordu.

 

Bugün de aynı güzelim gelenek ve aydınlanma anlayışı aynı ruhla devam ediyor mu, bilemiyorum. Ancak, geldiğimiz noktada, insanlarımızın kendi öz ürünlerini tüketmek yerine dışarıda alınan malların benimsediği görülmektedir. Çocukluğumda kuru üzüm, pestil, kaynatılmış nohut, firik tarhana, mercimek çorbası, çökelek, koyun peyniri, tereyağı, kömbe, lahmacun ve ayranla beslenirken şimdi çiziler, kek, bonibom, kindersürpriz, toybox, çiklet, çikolata, kınor hazır çorbalar, hamburger, tost, kola, fanta vs. gibi Batı'da sınanma bedeli ağır olarak ödenen besinlerin tüketildiği görülmektedir. Bu tür yiyecekler, insanlarımızın sağlıksız olmasına yol açacaktır. Kaldı ki, Batı ülkeleri bugünlerde bu tür beslenmenin toplum sağlığını bozduğunu bilimsel olarak ortaya koyarak yeni stratejiler geliştirmektedirler. Söz konusu yiyecek ürünlerinin ülkemizde tüketilme tarihi ile tarımımızın çöküşe geçiş süreci de aynı döneme rastlamaktadır.

 

AB Türk Tarımına Ne Dayatıyor?

 

Bugün girmeye çalıştığımız AB’nin ortak tarım politikası çerçevesinde ülkemizin tarımda daha fazla liberal politikalar izlemesi istenirrken kendileri haksız rekabetle elimizi kolumuzu bağlamaya çalışmaktadırlar. 6 Ekim 2004 tarihinde açıklanan ilerleme raporunda, Türkiye tarımının yapısal sorunları bulunduğu ve üyeliğe kabulünün tarımsal yapılanmada yapılacak iyileşmeye bağlı olduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi Türkiye’deki tarım işletmeleri yapısı ve üretim modeli Avrupa’dan farklı. Türkiye’nin tarım sektörünün büyüklüğü ve işleyişi AB standartlarına ve verimliliğe ilişkin istatistiksel değerlendirmelere uymamaktadır. AB sürecinde, tarımdaki yapısal sorunlar, tarımda çalışan 4,1 milyon tarım ailesi ve geniş tarım alanları nedeniyle tarımın kellesi istenmektedir. Tarımda çalışan nüfusun % 10’un altına çekilmesi istenmektedir. Yani, milyonlarca kişinin işsiz kalması istenmektedir. Sanayi ve hizmet sektörü gelişmemiş bir ülkede bu yük nasıl kaldırılır, çıkacak sosyal bunalımların bedelini kim öder, bunu düşünen yok!

 

AB ilerleme raporunda, “Tarım Türkiye'nin en önemli sosyoekonomik sektörüdür. Ancak, Türkiye’nin başarılı bir katılımı gerçekleştirebilmesi için, kırsal kesimin geliştirilmesi yanında yönetim kapasitesinin kurulmasında da büyük çaba göstermesi gerekir. Bu durumda Türk çiftçisinin gelir kaybını önlemek için bazı tarımsal sektörlerde rekabet yeteneğini arttırmak zorunludur. Rekabet koşullarının sağlanması için uzun bir zamana gereksinme duyulacaktır” deniyor.

 

Dünya Ticaret Örgütü, İMF ve ABD Türk Tarımına Ne Dayatıyor?

 

Dünya Ticaret Örgütü ve IMF’nin baskısı sonucunda bugün AB dahil Türkiye’nin tarım ürünlerine verdiği destekleme alımı politikalarını sıkı bir korumacılık olarak algılanmakta ve desteklemenin kalkması ve tarımında serbest piyasa politikasının uygulaması istemektedirler. Başta ABD olmak üzere, sahip oldukları ileri teknoloji, güçlü ekonomiler sayesinde üretim fazlası tarım ürünleri stokları oluşmaya başlamıştır. Eldeki artı ürüne sağladıkları sübvasyon nedeniyle, mütevazı şekilde gelişen bizim gibi ülkeler ile bütün üçüncü dünya ülkelerinin tarımını çökertmeye çalışmaktadırlar. Dünya Bankası, IMF ve ABD’nin bütün dünyada yaratmaya çalıştığı temel politika, desteklemelerin kaldırılması yönünde.  

 

Yabancı Mallar Daha mı Kaliteli?

 

Üniversiteye ilk geldiğim 1980’li yılların başında dışa açılmayla beraber ülkede liberal ekonominin gereği olarak çok ucuza yağlı peynir, sonra çikita muz, Arjantin eti derken Şili elması, son yılarda Brezilya'dan bakla, fasulye; Meksika’dan, ABD’den buğday; İran’dan ceviz; ABD’den pamuk; Kanada’dan mercimek (ki anavatanı Türkiye'dir!) ve mısır gelmeye başladı. Daha ne olup bittiğini bilmeden, bir zamanlar tarım ürünleri ihracatı yapan ülkemiz birden sattığımızdan daha fazla alır bir ülke durumuna getirildik. Uzmanlar, ülkemizde pamuk ABD’den daha ucuza mal edilmesine ve kaliteli olmasına rağmen, ABD’nin, uyguladığı yüksek sübvasyon nedeniyle bizim maliyetimizin altında pamuk sattığını belirtiyorlar. Böylece, çiftçimizin ürettiği pamuk dışarıdan satın alınan pamuktan daha pahalıya mal olduğu için piyasa koşuları gereği dışarının ürünü tercih edilmektedir. Doğal olarak çiftçimiz pamuk ekemez duruma gelmiştir. Bir zamanların ak altın üreticisi Çukurova pamuk ekiminden neredeyse çekilir duruma gelmiştir. Aynı şekilde, ülkemize getirilen ucuz buğday, mısır ve diğer ürünler tarımımızı çökertmiştir. Hatta kamuoyu da ikna edilmeye çalışılarak destekleme ve sübvasyonun kaldırılması gerektiği söylenmektedir. Yapılan propagandada, “ekmeğin pahalı olmasının nedeni destekleme ve sübvansiyon; eğer serbest piyasa koşuları sağlanırsa buğday daha ucuza alınacak, doğal olarak ekmek daha ucuz olacak” deniyor. Tabii, Türk tarımı çöktükten sonrada ileride ekmeğin bizlere kaça satılacağını bilmiyoruz. Belki de bugün Afrika’nın tarımsal üretim yönünden içine düştüğü duruma geleceğiz. Unutmayalım, yakın geçmişte geçirdiğimiz iki büyük ekonomik kriz güçlü tarımı sayesinde kolay atlatılmıştır. Halkımızın sosyoekonomik sigortası olan tarımımızla iştigal eden geniş kitle kendi öz değerlerine dönmeseydi belki çok daha büyük sosyal bunalımlar yaşayabilirdik. 

 

Türkiye Kime Güvenmeli?

 

Ülkemiz maalesef tarımsal gelişmede dünyaya ayak uydurmada hazırlıksız yakalandı. Bu konuda yapılan bütün eleştirilere kulak kapatıldı. Ülkemizin siyasileri ne yazık ki ulusal bilinçten uzak. İstemeseler de, daha çok Batı'nın istekleri doğrultusunda politikalar uygulamak zorunda kaldılar. Halkta da ulusal bilinç ve yurttaşlık bilinci gelişmediği için hep yabancı mallara karşı bir hayranlık oluşmaya başladı. Batılıların isteğiyle ülke tarımının temel direkleri olan şeker ve tütün yasaları kaş ile göz arasında topluma kabul ettirildi. Çoğumuzda yabancı hayranlığı, "dışarıdan gelen her şey iyi, bizimkisi kötü" anlayışı egemen. Cebinde Marlboro sigarası, üstünde yabancı marka elbise, sofrasında yabancı ürünler… “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna umurunda mı dünya…” Bizler daha kahrolsun X ve Y diyeduralım veya "kimler kimlerle seninle gurur duyuyor" diye slogandan öteye geçmeyen söylemlerle kendimizi avutalım…  

 

Yine maalesef ülkemiz siyasilerinin, gelişen tek kutuplu dünyanın bize dayattığı olguların kısa ve uzun sürede ne getireceğini dünya dengelerini düşünerek hesaplamak yerine güçlüden yana tavır almayı yeğledikleri görülmektedir. Görebildiğim kadarıyla yurttaş bilinci üzerine inşa edilmiş ulusal bilinçten evrensel bilince ulaşma eksikliği görülmektedir. Ülkemiz insanının kendi potansiyelini tanıması ve buradan dünya gerçeğiyle nasıl bütünleşeceğini küresel kalkınma mantığıyla değil, holistik-evresel bakış açısı içinde sağlaması için eğitimini yeniden çağdaş normlara göre şekillendirmesi gerekiyor. Nitelikli eğitilmiş bir toplum yaratmazsak, korkarım, dünya devleri arasında erir gideriz. 

 

Neden Öz Değerlerimize Güvenmiyoruz?

 

Bu tür yabancı hayranlığı anlayışı, daha çok üçüncü ülkelerin, kendisine, öz değerlerine güvenmeyen, kendi emeğine değer vermeyen, psikolojik olarak 'sen' veya 'ben' merkezli sağlıksız birey ve toplumlarında görülen davranışlardır. Halbuki, Cumhuriyet'i kuran kuşak, kendinden emin, öz değerlerine güvenen, onurlu, başı dik, kurtuluş savaşını beyin ve bilek gücüyle kazanmış mutlu insanlardan oluşuyordu. Cumhuriyet'in kuruluşunun arkasındaki Anadolu coğrafyası, birçok endemik bitkinin anavatanıdır. Ancak, hâlen yabancıların yaptığı bilimsel çalışmaların ötesine geçemedik. Nohut ve mercimek bitkilerinin gen kaynağı ülkemizden binlerce kilometre uzaklıktaki Kanada'ya ve Avustralya’ya götürülerek, oraların koşullarına göre ıslah edildi ve şimdi bu ülkelerden baklagil alır duruma geldik.  

 

Ne yapılmalı?

 

Kendi coğrafyamızda daha çok araştırma yaparak biyolojik gen kaynaklarımızı belirleyip gen bankaları kurup onları koruma altına almak ilk hedefimiz olmalıdır.

 

Bütün tohum, damızlık ve gen kaynakları ülkemiz ekolojisine uygun şekilde geliştirilmelidir.

 

Ülkemizin yetiştirdiği ürünlerin kalitesi arttırılmalı, ürüne ve kaliteye göre destekleme sağlanmalıdır.

 

Tarımda ulusal politika benimsenmeli, teknolojinin bütün verileri kullanılarak topraklar etüt edilmeli, arazi kullanım planlaması yapılmalıdır.

 

Kırsal kalkınma, planlı olarak ülke koşullarına göre düzenlenmelidir.

 

Eğitim düzeyi düşük kırsal kesimdeki nüfus, kırsalda bilimsel esaslara dayalı ekolojik tarım yapmak üzere bulundukları ortamda istihdam edilmelidirler.

 

Üreticilerin ürünlerini rahat pazarlamaları için kooperatifleşmeleri ve örgütlenmeleri sağlanmalıdır.

 

Toplumsal bilinç geliştirmeli, tüketici hakları ve diğer önlemler alınmalıdır. 14.12.2008»

 

*

Aklına sağlık hocam!… 

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 20 Aralık 2008

 

 

_____________________

 

* Yazar Hakkında

 

Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi 1985 mezunu olan Prof. Dr. İbrahim Ortaş, Şanlıurfa Köy Hizmetleri Araştırma Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştı, akademik yaşamına 1987’de Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak başladı, doktora öğrenimi İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde yaptı.

 

Halen Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü öğretim üyelerinden olan Prof. Ortaş’ın, bilimsel makale, kitap bölümlerine katkı yazısı ve ders notu türünde çoğu yabancı dilde yüz yirmiye yakın yayını var.

 

_____________________________

** Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=149823

 

¹ köme: Tokat yöresi ile kimi Anadolu illerinde cevizli sucuğa verilen ad.

² tarhana: Yine Tokat yöresinde üzüm şırası, buğday nişastası ve bir tür ince bulgurla yapılan lokum kıvamında kışlık bir yiyecek. Tarhana, bir parmak kalınlığında baklava biçiminde kesilip buğday nişastasına belenerek saklanır, bir tabağa ince ince dilimlenerek cevizle birlikte yenir. Biz çocuklar, tarhanayı dilimlemeden ısıra ısıra yemeyi severdik.

 

© 2008 İK 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.