İzmit’in Kurtuluşu

 eski-izmitten-1.jpg

Bugün Günlerden 28 Haziran…

 

'57 seçimleri geride kalmış… Ülke, ‘Vatan Cephesi' çığırtkanlığı eşliğinde hızla 1960'a koşuyor…

İstanbul'dayız… Babam, çocuk kitapları yayımcılığına soyunmuş… Kâğıt almak için sık sık İzmit'e gidiyor. Öyle her isteyene kâğıt yok; bir sürü işlem gerekiyor… Karaborsacıların cirit attığı bir ortamda ‘kâğıt tahsisi' denen belgeyi çıkarabilmek her babayiğidin harcı değil.

 

 pismaniye.jpg

 

Şimdi anımsamaya çalışıyorum, İzmit'ten pişmaniye de getirir miydi babam? Bunu bilmiyorum… Ama kâğıdımıza kısa sürede kavuşurduk. Hiç eli boş dönmediydi rahmetli… 

‘İzmit' adı evimizde işte bu koşuşturmalar dolayısıyla duyulmaya başlamıştı. Pek merak ediyordum İzmit nasıl bir yer diye… Ve SEKA'yı…

*

İzmitli olarak tanıdığım tek kişi Vefa Lisesi'nden bir arkadaşımdı. Denizciliğimizin en acı olaylarından Üsküdar vapuru faciasını yıllar sonra bir de onun ağzından dinlemiştim. Olay bir kaza değildi; "geliyorum" diyerek göz göre göre olmuştu… Bu niteliğiyle bir ‘trajedi'ydi… Perde, 1 Mart 1958 günü Körfez'in soğuk sularında kapanmıştı…

 uskudar-vapuru-faciasi.jpg

Günlerden cumartesiydi ve yaşamlarını yitirenlerin büyük çoğunluğu, İzmit'teki okullarından evlerine dönen öğrencilerdi.

 18379.jpg

 

Gel zaman git zaman, kader, içinden tren geçen bu memlekete savurdu beni. Yıl 1963. Geliş o geliş… Burada evlendim, burada baba oldum, burada ev edindim.

İzmit, trenini bir yana koyarsak, benim bildiğim üç şeyiyle bilinirdi: birincisi SEKA, ikincisi pişmaniye, üçüncüsü de saat kulesi… Bunlardan tren artık şehrin göbeğinden geçmiyor; SEKA kapandı gitti; pişmaniyesi, biçim değiştirmesi yetmezmiş gibi insanın boğazını yakar oldu, bir de elde ağızda çirkin bir yağ kokusu bırakıyor; saat kulesi derseniz, eh işte idare edip gidiyor.

 saatkulesibsb.jpg

Saat kulesi yıllara göğüs geriyor…  

Söz madem buralara geldi, SEKA'yı iki sözcükle geçiştirmek olmaz. Önce, 27 Ocak 2005 tarihli bir haber:

«Bir tarih kapanıyor: SEKA

KOCAELİ – Cumhuriyet tarihinin sembollerinden biri haline gelen İzmit'teki Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları A.Ş. (SEKA) bugün, saat 18.00'de kapanıyor. Fabrikayla bütünleşmiş, birlikte gelişmiş olan kent, sembollerini kaybetmenin hüznünü yaşıyor.

1936 yılında ürettiği ilk kâğıt, faytonlarla henüz bir kasaba görünümündeki kentin sokaklarında gezdirilmiş, bir bayram havası yaşanmıştı. Fabrika binlerce insana iş kapısı olmasının yanı sıra sosyal yaşamı da geliştirdi. İzmit'te ilk spor kulübü SEKA ile kuruldu.

….. 

 seka_logo.jpg

Cumhuriyet'in gururu

SEKA İzmit Kâğıt Fabrikası'nın temeli 1934'te İsmet İnönü tarafından atıldı. Genç Cumhuriyet, kâğıt üretiminde tamamen yurt dışına bağımlıyken, SEKA 18 Nisan 1936 günü ilk kâğıdını üretti.

İnsanlar, ilk kâğıdı yüzlerine sürüyor, hatıra olarak saklıyordu. Fabrika, 1945'te 20 milyon liralık maddi varlığıyla ülkenin üçüncü büyük sanayi kuruluşu oluyordu. 1950'li yıllarda Türkiye tuvalet kâğıdıyla SEKA sayesinde tanıştı.»

SEKA'nın geçmişine ilişkin bir bilgiyi de ben ekleyeyim, bir zamanlar sıtmadan kırılan İzmit, bu illetten, SEKA'nın yürüttüğü savaşım sonucunda kurtulmuştur. Bu çalışmaları, İzmit'in Maşukiye Köyü'ndeki öğretmenliğim sırasında kiracısı olduğum rahmetli Mukadder Bey Amca anlatmıştı bana. Mukadder Dölen, SEKA'nın sivrisinek savaşımının başında çalışmış muhterem bir kişiydi.

Şimdi de işin görünen son durumuna bir göz atalım:

«SEKA'da 'mutlu' son: İşçi fabrikayı verip iş aldı  

SEKA'daki 51 günlük eylem fabrika ve işçilerin İzmit Büyükşehir Belediyesi'ne devriyle son buldu. SEKA işçisi bugün için mutlu, yarın için ise kaygılı

SEKA İzmit İşletmesi  arazisi, binaları, makineleri ve 706 çalışanıyla İzmit Büyükşehir Belediyesi'ne devredildi. Önceki gece Türk-İş Genel Merkezi'nde varılan mutabakat, İzmit SEKA'da işçilerin oylaması sonrası kabul edildi.

Hükümetin önerisi önce tereddütle karşılandı. Ancak Selüloz İş Başkanı Ergin Alsan ve İzmit Şube Başkanı Adnan Uyar'ın işçilere yaptığı açıklamaların ardından kaygılar giderildi. SEKA işçileri, kurumun İzmit Büyükşehir Belediyesi'ne devredilmesini, 51 günlük mücadelenin zaferi olarak ifade ederken geleceğe ilişkin endişeler de sürüyor.

Hükümetle yapılan pazarlıklar sonucunda SEKA'nın arazisi, tesisleri, makineleri, işletme hakkı ve çalışanlarıyla birlikte İzmit Büyükşehir Belediyesi'ne devredilmesi kararına varıldı. …..

Fabrika arazisi park haline gelecek, işçiler Belediyede çalışacak.»

*

SEKA'nın bu hüzünlü sonu, ‘özelleştirme' denen şeyden de söz etmeyi gerektiriyor. Hemen belirteyim, ‘özelleştirme', kuramlarıyla olsun uygulamalarıyla olsun ekonomi deryasında bir uzmanlık alanı. Dolayısıyla, herkesin bu konuda yeterli bilgiye sahip olması beklenemez. Benim de yok… Siyaset de böyle… Ama ne var, herkes ekonomiden de siyasetten de nasibini alıyor… Yaşantımız bu iki olgudan da soyutlanamaz; bunlardan iyi-kötü etkileniyoruz.

Bu konuda bir şeyler söylemeyi sonraya bırakıp işin uzmanı ne diyor, önce ona bakmak doğru olur. Ben de Nursel Öztürk'ün* Özelleştirme Ders Notları'nı okumaya başlıyorum. Altını çizdiğim ilk satırlar şunlar:

«I- ÖZELLEŞTİRME İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER

…..

B. Özelleştirme

1- Kavram Olarak Özelleştirme :

Özelleştirme (privatization) sözcüğü ilk defa 1983 yılında Webster's New Collegiate Dictionary'nin 9. baskısında yer almış ve 'özel hale getirmek, sınai veya ticari hayattaki denetim ve mülkiyeti, kamu kesiminden özel kesime aktarmak' olarak tanımlanmıştır. Sözcüğün ilk kullanılışı ise, Peter F. Drucker'ın 1969 yılında basılan 'The Age of Discountinuity' isimli eserinde 'reprivatization' şeklinde olmuş, 1976 yılında ise Robert W. Pooe bu terimi, 'privatization' olarak kısaltmış ve 'Reason Foundation' isimli çalışmasında kullanmıştır.

Özelleştirme ilk defa 1979 yılında İngiltere'de Muhafazakâr Partinin seçim manifestosunda yer almış, ilk özelleştirme uygulamaları da (Şili uygulaması hariç tutulacak olursa) yine İngiltere'de Muhafazakâr Parti döneminde gerçekleştirilmiştir. Daha sonra Kasım 1980'de ABD'de başkanlık seçimlerinin Ronald Reagan tarafından kazanılması ile uygulama dünyaya ihraç edilir hale gelmiştir.

Özelleştirmeyle ilgili olarak sayısız kitap, makale vb. yayınlanmış olup, bunların hemen tamamında ortak olan noktalar tanımına ve uygulama yöntemlerine ilişkindir. Özelleştirme dar ve geniş anlamlı olarak tanımlanmaktadır.

Özelleştirme dar anlamıyla, 'mülkiyeti ve yönetimi kamuya ait olan iktisadi üretim birimlerinin özel sektöre devri' olarak tanımlanmaktadır. Bu devir, genel olarak ya iktisadi birime ait hisse senetlerinin halka arzı yoluyla ya da iktisadi birimin bir bütün olarak (blok satış) kişi ya da kurumlara satışıyla gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, tarihin çeşitli dönemlerinde hemen her ülkede, kamu mülkiyetindeki birimlerin, özel sektöre devri söz konusu olduğu halde, bu devirlerden hiç birisi 'özelleştirme' olarak adlandırılmamıştır. Özelleştirme, basit bir mülkiyet veya yönetim transferinin ötesinde, bütün bir iktisadi organizasyonu, serbest piyasa mekanizmasına göre işleyen yapıya kavuşturmak ve bunun için gerekli dönüşümü sağlamaktır. Bütün bu unsurlar ise özelleştirmenin geniş anlamda tanımında yer almaktadır.

 ozellestirme_logo.jpg

Geniş anlamda özelleştirmede, mülkiyet devrinin yanı sıra, bu tür kuruluşların özel kesime kiralanması, kamu kesimi tarafından üretilen mal ve hizmetlerin finansmanının özel kesimce sağlanması, yönetimin özel kesime devri, mal ve hizmet üretimindeki kamusal tekellerin kaldırılması ve kurumsal serbestleşme de özelleştirme kavramı içinde yer almaktadır.

Bu çerçeve içinde özelleştirme bir bütün olarak devletin iktisadi faaliyetlerinin sınırlandırılmasını ve ekonomide piyasa güçlerinin etkili kılınmasını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Türkiye'de çay ve tütün tekellerinin ortadan kaldırılması, bu alana özel sektörün de girmesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması, geniş anlamda bir özelleştirme örneğidir. Yine KİT'lerde belirli işlerin (temizlik, yemek ve hatta üretime yönelik bazı işlerin) ihale yoluyla özel girişime bırakılması da bu anlamda özelleştirme olmaktadır. İmtiyaz devri, yönetim devri, kiralama yöntemi, gelir ortaklığı yöntemi vb. yöntemler geniş anlamda özelleştirme kapsamına girmektedir.

……»

Sayın Öztürk'ün ders notları olabildiğince geniş kapsamlı: özelleştirmenin amaçları, özelleştirme yöntemleri, dünyada özelleştirme uygulamaları; ülkemizin ekonomisine ve KİT'lere ilişkin bilgiler, değerlendirmeler; ülkemizde özelleştirme konusunda yapılan yasa düzenlemeleri, işlerin yürütülmesi için oluşturulan yönetimsel kuruluşlar, uygulamalar; özelleştirme uygulamalarına karşı açılan davalar… Ve geliyorum çalışmanın son bölümüne:

«DEĞERLENDİRME

1980'li yıllardan itibaren, dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde başlatılan özelleştirme uygulamaları, her ülkeye uygulanabilecek tek özelleştirme yöntemi olmadığını, ülkelerin ekonomik, sosyal yapı ve gereksinimlerine göre uygulamanın biçimlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Tekelleşmeyi önleyici ayrıntılı düzenlemeler yapılmadan, fiyat, üretim, yatırım gibi konularda bağımsız düzenleyici kurumlar oluşturulmadan, ülkenin gelişmişlik düzeyi, piyasaların yapısı, gelişmişliği, teknolojinin durumu, gelir dağılımı ve bölgesel gelişmişlik farkları gibi hususlar dikkate alınmadan, kısa dönemde bütçe açıklarını kapatmak için, devlete gelir sağlamayı hedefleyen, öncelikleri doğru belirlenmemiş bir şekilde özelleştirme yapılmasının, ekonomide yarardan çok zarar getireceği, özelleştirmenin finansörlerinden olan Dünya Bankası uzmanlarınca hazırlanan ülke raporlarında da zaman zaman dile getirilen gerçeklerdir.

Kamu ekonomik girişimciliğinin ve kamu müdahaleciliğinin özelleştirme ile son bulması beklenilmemektedir. Bunun en temel nedenlerinden birisi, toplum halinde yaşamaktan kaynaklanan gereksinimler ile özel sektörün kâr saikinin her zaman bire bir çakışmamasıdır.

Bazı sektörlerde optimal yatırım hacminin ve başlangıç masraflarının çok yüksek olması, özel sektörün gerekli sermaye donanımına sahip olmaması veya kâr marjını yeterli görmemesi gibi faktörler, bu alanlara devletin girmesini zorunlu kılabilmektedir.

Özelleştirme uygulamaları üzerine yapılan araştırmalar, yalnızca kamu mülkiyetinin, özel sektöre devrinin, ekonomide etkinlik ve verimliliği sağlamak için yeterli olmadığını göstermektedir.

Özelleştirme, bütün endüstri ilişkileri sistemine, en azından kısa dönemde olumsuz etkileri olan bir iktisadi politika aracıdır. Bu olumsuz etkinin uzun dönemde ortadan kalkması, özelleştirme ile beklenen amaçların gerçekleşmesi ile mümkün olabilecektir.

Türkiye ekonomisinde dönem dönem yapılan araştırmalar, piyasada tekelci eğilimlerin güçlü olduğunu ve genelde rekabetçi değil oligopolistik bir yapı bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, özellikle kamu tekellerinin özel tekellere dönüşümünü engelleyecek önlemlerin özelleştirme ile birlikte uygulamaya konulması gerekmektedir.

KİT'lerin satın alınması için kullanılan kaynakların, özel kesimde rekabete dönüşebilecek kaynaklarla rekabete girmemesi, dışlama etkisi yaratmaması gerekmektedir. Bu nedenle KİT'lerin özelleştirilmesinde, âtıl tasarrufları harekete geçirmeye olanak sağlayacak şekilde, halka arz yöntemine ağırlık verilmesi gerekmektedir.»

Bütün bunlardan sonra, kendi adıma söyleyeceğim şunlar:

 turkiye-ozell-id-bsk.jpg

 

Ülkemizdeki özelleştirmelere bakınca, hele de yukarıdaki ders notlarını okuyunca, bu işin bizde anlaşılabilir bir yol ve yöntemle değil de bir mirasyedi tavrıyla yapıldığı anlaşılıyor. Neyimiz var neyimiz yok, hepsini küresel sermayenin dövizine çevirmekten öteye anlamı olmayan bir şey… Üstelik, bu yola özel kuruluşlarımız da saptı… Sonuç, kendi ülkesinde yabancılaştırılmış bir ortamda nefes alamaz olmak. 

ttlogo.gif     tekelozellestirildiku.jpg

Aha, deniz bitmek üzere: Telekom'du, İsdemir'di, limanlardı, denizcilik işletmeleriydi, Zirai Donatım'dı, Tüpraş'tı, şeker kuruluşlarıydı, madenlerdi, maden işletmeleriydi, Sümerbank'tı, Etibank'tı, Tekel'di, SEKA'lardı, gübre kuruluşlarıydı, et-balık-süt işletmeleriydi, enerji kuruluşlarıydı, Emekli Sandığı'nın varlıklarıydı, … derken elde avuçta ne kaldı?

Yarın öbür gün 1 Temmuz… Yani, Denizcilik ve Kabotaj Bayramı'nın 82'nci yıldönümü… Neyi nasıl kutlayacağız!?…

Muzaffer Hanım Küresel Fırtına yazısını** hangi tümceyle bitirmişti? "Bu masal böyle bitmeyecek…" Doğru söylüyor, evet, bu masal böyle sürmez… Sürmemeli!

*   *   *

İzmit'in SEKAsı, bu küresel fırtınadan pek benzeri olmayan biçimde kurtuldu… Hiç olmazsa ellere gitmedi; şimdilik yeşil alan olma yolunda… Yarın ne olur, bilinmez…  

*

izmitin-tarihinden.jpg

 

Başa döneyim: Bugün 28 Haziran. İzmit'in düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü…

Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7'nci maddesi düşmanlarımıza (Bağlaşık Devletler'e) ülkemizin denizlerine, topraklarına yerleşme hakkı tanıyordu. Başta İngilizler olmak üzere, Fransızlar, İtalyanlar, yanlarına Yunanlılar'ı da alarak bu anlaşmanın imzalanmasından on üç gün sonra, 13 Kasım 1918'de, bu maddeye dayanarak savaş gemilerini İstanbul'a getirmişlerdi. Şimdi sıra, öncelikle Marmara'nın kuzey kıyılarındaydı: Bağlaşıklar, 17 Kasım'da irili ufaklı kırk sekiz parça gemiyi İzmit Körfezi'ne gönderdi.

İngilizler, bir yandan Körfez'in kuzey bölgesini işgal ediyor, öte yandan da burada kalıcı olmak amacıyla bölgenin budunsal yapısını değiştirmek üzere önemli gördükleri yerlere Rum göçmenler yerleştiriyordu.

İşgal hızla yaygınlık kazanıyordu…

Bu acılar yaşanırken Mustafa Kemal'in başkanlığındaki Heyeti Temsiliye'nin yolladığı güçler buraları denetim altına almaya başladı. Ankara'nın 24 /25 Haziran 1920 tarihli genelgesiyle bu bölgeyi de kapsayan Batı Cephesi Komutanlığı kurulmuştu. Mayıs ayına gelindiğinde de, İstanbul Hükümeti'nin buradaki Kuva-i İnzibatiye Birlikleri Kuva-i Milliye'ce etkisiz hâle getirildi.

Bu arada Yunan Kuvvetleri de Eskişehir'e kadar ilerlemişti. 6-11 Ocak 1921 günlerindeki savaşların I. İnönü Zaferi'yle sonuçlanmasının ardından 26 Ocak 1921'de ‘Kocaeli Komutanlığı' adıyla bir birlik kuruldu. II. İnönü Savaşı'na da katılan bu birlik, savaştan hemen sonra Kolordu haline getirildi. İzmit'in düşman işgalinden kurtulmasını sağlayan işte bu birlik oldu. İzmit 28 Haziran 1921 günü üç yüzün üzerinde şehit verilerek kurtarıldı.

izmiin-simgesi.jpg

Ve ne acı, bu mutlu günü kutlamak üzere başladığım yazıya, ulusal değerlerimizin ‘özelleştirme' etiketi altında haraç mezat satılıyor olmasının karanlığı çöktü…

İzmit'in düşman işgalinden kurtuluşunun 87'nci yıldönümü kutlu olsun!

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 28 Haziran 2008

   

_____________________

* Yüksek Denetleme Kurulu'nda başdenetçi olan Nursel Öztürk, alıntı yaptığım Özelleştirme Ders Notları adlı çalışmasını, bu kurula alınan denetçi yardımcılarına verilen eğitimde yararlanılmak üzere 2004 yılında hazırlamıştı. Öztürk, bu görevi kapsamında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın sekiz yıl süreyle denetimini yaptı.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın denetimini yaptığı dönemde özelleştirme konusuyla yoğun biçimde ilgilendiğini belirten Nursel Öztürk, ilk fırsatta, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü'ndeki mastır tezi olan KİT ve özelleştirme konulu çalışmasını güncelleyerek kitaplaştıracağını söylüyor.

Öte yandan, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın denetimi 2006 yılında Kamu Mali Yönetimi Kanunu'yla Sayıştay'ın görev alanına alınmış bulunuyor.

** Muzaffer Bilgili, Eylül 2007, Bu Masal Böyle Bitmeyecek – Küresel Fırtına (İlgilik’te yayımlanışı: 20 Haz. 2008)

>>> http://www.ilgilik.com/2008/06/20/bu-masal-boyle-bitmeyecek.html/ 

 

 

© 2008 İK

{lang: 'tr'}

5 Yorum

  1. salih said,

    Ocak 2, 2009 at 14:29

    bravo bravo bravo bravo bravo bravo bravo(: (: (:

  2. İnal Karagözoğlu said,

    Mart 25, 2009 at 22:39

    Anlaşma mı Antlaşma mı?

    Birkaç yazımda, özgün adı ‘Mondros Mütarekesi’ olan Mondros Anlaşması’ndan söz ettiğim oldu. Bazı tanıdıklar, bu Mütareke için ‘anlaşma’ değil, ‘antlaşma’ sözcüğünü kullanmam gerektiğini söylediler. Yüz yüze, telefonla ya da emektupla… Bu görüşlerini, sözcüğün geçtiği yazıların altındaki yorum yerinde dile getirmeyişleri, sanırım beni utandırmamak için. Oysa, hemen herkes pek çok yanlış yapar; önemli olan, yapılan yanlışı kabul edip özür dileyebilmek, o yanlışı düzeltme yoluna gidebilmek.

    ‘Mondros Mütarekesi’ için ‘anlaşma’ mı yoksa ‘antlaşma’ mı demeli? Hangisi doğru?

    Arapça bir sözcük olan ‘mütareke’, ‘bırakma, bırakıp gitme’ anlamındaki Arapça ‘terk’ sözcüğünden geliyor; Türkçesi ‘bırakışma’. Bu sözcük, ‘ateşkes, silah bırakışması’ anlamında bir askerlik terimi olarak kullanılagelmiştir. İşte, 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile Uzlaşık Devletler (İtilaf Devletleri) arasında imzalanan Mondros Mütarekesi de bir silah bırakışmasıdır. Tarafların, bu bırakışmanın koşulları üzerinde vardığı anlaşmadır. Çünkü, böyle bir bırakışma, ancak koşullar üzerinde bir anlaşmaya varılarak olabilir; anlaşma olmazsa savaşa devam… Onun için de, ‘Mondros Mütarekesi’ne ‘Mondros Silah Bırakışması’, ‘Mondros Ateşkes Anlaşması’ demek gerekir. Kısaca ‘Mondros Bırakışması’ ya da ‘Mondros Anlaşması’.

    Şunu da ekleyeyim, bir mütareke (silah bırakışması), bir barış antlaşmasının ilk adımıdır; örneğin, Mondros’un ardından Sevr gelmiştir. Ama her silah bırakışmasının ardından ille de barışa ulaşılacak da değildir.

    Sonuç olarak, ‘Mondros Antlaşması’ değil, ‘Mondros Anlaşması’ (ya da ‘Mondros Silah Bırakışması’, ‘Mondros Ateşkes Anlaşması’, ‘Mondros Bırakışması’) demek yanlış değildir.

    Bir şey daha ekleyeyim, pek çok kaynakta ‘Mondros Antlaşması’ sözünü görmek olağan işlerdendir. Hatta hatta, bir kaynağın bir yerinde ‘anlaşma’ bir yerinde de ‘antlaşma’ sözcüğü kullanılmış bile olabilir.

  3. belirsiz said,

    Aralık 28, 2009 at 21:29

    bence bu çok güzel bir çalışmadır bravo çok itina ile yapılmış bravo bence bu sitede başka bir şehrin kurtuluşunu da anlatabilir süper bir çalışma:)

  4. furkan said,

    Mayıs 12, 2010 at 08:26

    çok saçma

  5. pakiz bortecen said,

    Haziran 27, 2013 at 21:13

    Her zaman her konuda tarihe damakta tat bırakarak ışık tutuyorsunuz İnal Bey… Elinize gözlerinize belleğinize sağlık…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.