Sulhi Dölek’ten Bir Öykü

Yaşam Uzlaşmadır Hulki Bey
ya da Bir Zamanlar Yeşilçam

Sulhi Dölek*

Bugüne kadar bir tanecik film senaryosu yazdım. Aslında Yeşilçam’la tek ilişkim bile olmadı. Sonradan romanlarımdan birini sinemaya uyarladılar ama, senaryo çalışmalarına katılmadığım için onu saymıyorum. Sonuçta ortaya çıkan tuhaflığın sorumlusu da ben değilim.

Şimdi size, yazdığım ilk ve tek senaryo yüzünden ölüp ölüp dirilişimi anlatacağım.

Ünlü bir yazarımızla ünlü bir sinema eleştirmenimizin Fellini’nin Amarcord’u konusunda kapıştıkları günlerdeydi. Bu yırtıcı tartışmalara pek akıl erdiremiyordum. Uysal bir izleyiciydim. Bir filmi izlerken sıkılmadıysam, iyi bir film olduğuna hükmederdim. Beni sıkan filmlerden sonra bile, üç beş güzel sahnesinin zamanıma değdiğini düşünüp avunurdum.

Amarcord filmi için koparılan fırtınaya anlam veremiyordum. Ne kimilerinin dediği gibi eşsiz bir başyapıt, ne de başkalarının dediği gibi ucuz bir paçavraydı. Kendine özgü bir atmosferi olan, eli yüzü düzgün bir filmdi işte. Daha iyilerini görmüştüm.

İnanın ki yazarınızın bunları düşünmekten başka suçu yok!

Böyle orta yolcu yaklaşımları ve özellikle Fellini’ye toz kondurulmasını bağışlamayan Sinema Tanrıçası, çok geçmeden kafama birkaç koca makara fırlatarak cezalandıracaktı beni. Nerden bilebilirdim?

Yapımcı, bir tanıdığın tanıdığıydı. Sıradan bir yapımcı olmadığı söyleniyordu. Zaten, sıradan bir yapımcı nasıl olur, onu da bilmiyordum.

“Piyasa filmi yapmak istemiyorum,” dedi tanıştığımız gün. “İsteseydim, sizin gibi saygınlıktan pek de uzak olmayan bir yazarla işbirliği yapmazdım.”

Bunun bir yüceltme mi, yoksa aşağılama mı olduğunu kestirmeye çalıştığım sırada, tasarladığı filmi biraz anlattı.

“Şöyle Latin yazarlarının havasında bir film olacak. Julio Iglesias’ı falan okumuşsunuzdur.”

“Kimi dediniz, anlayamadım?..”

“Neyse, isimler üzerinde durmayalım. Bakışlarınızdan, ne demek istediğimi anladığınızı seziyorum.”

Tek anladığım, bakışlarımı yanlış yorumladığıydı.

“Derinliği olan bir öykü çıkarmalısınız ortaya,” dedi.

“Elimden geleni yaparım,” dedim.

“Kişileriniz gerçekçi, inanılır, hayatın içinden olmalı. Olaylar yakıştırma izlenimi vermemeli. Sinematografik bir gerilimi baştan sona sürdürmelisiniz. Politik mesaj istemiyorum. Toplumumuzun gerçeklerine sırt çevirmemekle birlikte, sansür gerçeklerine de sırt çevirmemelisiniz. Bir genç yazar olarak, sinemamıza taze bir soluk getirme fırsatı var önünüzde. Bunu iyi kullanın. Sözgelimi zengin bir kızla yoksul bir delikanlının birbirlerine olan tutkularını çarpıcı biçimde işleyebilirsiniz.”

O anki duygularımı çarpıcı biçimde dile getirmek isterdim ama, ne yazık ki yoksul bir yazardım. Bu senaryodan gelecek paraya gereksinimim vardı. İstediğim gibi bir senaryoyu daha sonra yazardım. Şimdilik söylenenlere kulak vermek daha akıllıcaydı.

Masasından kalkıp yanıma geldi. Elini omzuma koydu.

“Size güveniyorum. Festivallerde ödül alacak bir film yapacağız, göreceksiniz! Ama aynı zamanda, sinema izleyicisinin de gişelerde ödüllendirileceği bir film!”

“Bir taslak yazıp on gün içinde size getiririm,” diye mırıldandım.

“İstiyorsanız taslak da yazabilirsiniz tabii. Ama ben on gün içinde senaryonun kendisini istiyorum.”

Derin acılara gömüldüm. Bir durumun aşırı trajik olduğunda gülünçleşmeye başladığını söyleyen Charlie Chaplin’di sanırım. Sırıtmaya başladım.

Aklımdan geçenleri okumuşçasına “Sakın güldürü türünde olmasın!” diye uyardı yapımcı dostum. Artık dostum sayılırdı. Böyle diyordu.

“Güldürüleri küçümsüyor musunuz?” diye sordum. Elime sinema bilgimi göstermek için fırsat geçtiğine seviniyordum. “Komedi, ciddi dramadan çok daha zor bir sanattır. Çünkü insanlar hep aynı biçimde ağlarlarsa da, çok değişik biçimde gülerler. Böyle demez miydi Groucho Marx?”

“Aman, Marx’ı falan karıştırmayın!” diye fısıldadı kapıya doğru bakarak. “Neyse… Siz ciddi bir şey yazın da, tanımlandığında komedi mi olur, müzikal mi; hep birlikte görürüz. Yeşilçam sürprizler dünyasıdır.”

Kafam büsbütün karışmadan çalışmaya başlamak istiyordum. “Öyküyü toparlar toparlamaz size getireceğim,” dedim. “Değişiklik olacaksa, sinopsis üzerinde olsun. Sonradan senaryoyu değiştirmek daha zor.”

Gücenmiş ve sıkıntılı göründü bir an. “Size sınırlamalar getirdiğimi sanıyorsunuz, değil mi? Beni yanlış anlamışsınız. Bakın, hiç çekinmeden tüm yaratıcı gücünüzü gösterin. İstediğinizi yazın. Sadece söylediklerimi unutmayın, yeter.”

O sırada kapı açıldı, tuhaf giyimli bir adam girdi içeri. Giyecek reyonlarının arasında koşarken üstüne rasgele bir şeyler takılmış gibiydi. Sadece bir düğmesi ilikli olan gömleğinin arasından kıllı göbeği görünüyordu. Tuğla iriliğinde bir altın madalyon zarafetini bütünlüyordu.

“Bakın bu çok iyi oldu!” dedi yapımcı. “Filmin yönetmeniyle tanıştırayım sizi.” Beni göstererek, “Değerli yazarımız Suphi Bey,” dedi. P’yi iyice vurgulayarak “Suphi Dönek!” diye ekledi.

Adımı ne doğru, ne de yanlış biçimiyle işitmişliği vardı yönetmenin. Bense onun adını işitmiş, ama filmlerini görmemiştim. Çalışmalarını beğendiğim genç yönetmenlerden biri değildi. Sırf incelik olsun diye, bütün filmlerini ilgiyle izlediğimi söyledim. O ise, incelik olsun diye bile, kitaplarımı okuduğunu söylemedi. Yorucu bir çekim gününün sonunda cin–toniğine düşen sineğe bakar gibi bakmakla yetindi bana.

“İkinizle de tanıştığıma çok sevindim,” dedim. Bu sevinç beni çıldırtmadan odadan çıkmalıydım.

“Hemen gitmeyin Sıtkı Bey,” dedi yönetmen. “Biraz konuşalım, Ben açıksözlülüğü severim. Senaryoda kırk tane at gerektiren sahneler olmasın. Yüz kilometreyle giden trenlerde geçen kavga sekanslarına da heveslenmeyin. Daha otobüs sahnesi bile çekemiyoruz. Kırk tane atı nereden bulalım?”

İyice bunalmaya başlıyordum. “Ne atı?” dedim.

“Binek atı, yarış atı, hepsi bir… Hiç atımız yok. Ayrıca teknik olanaksızlıklarımızı da göz önünde bulundurun. Geçen yıl bir senarist kardeşimiz açık kalp ameliyatı sahnesi yazmıştı. Dispanserde bir pansumanla geçiştirmek zorunda kaldık. Ben sizin yerinizde olsam, öyküyü bahçe içinde iki katlı bir evde geçecek şekilde yazarım.”

“Çok ilginç, neden peki?”

“Günübirliğine kiralayabileceğimiz böyle bir yer var.”

“Siz yine de kendinizi sınırlamayın Sururi Bey,” dedi yapımcı dostum. Elimi tulumba kolu gibi sallayıp duruyordu. “Çekebildiklerimizi çeker, çekemediklerimizi atarız. Aklınıza ne gelirse yazın.”

Aklıma geleni yazdım. Bir gecede başka türlüsü de yazılamazdı zaten. Öyküyü çok beğendiler.

“Sadece birkaç küçük değişiklik yapsak yeter,” dediler.

İlk sinema deneyimim olduğu için pek alınmadım. Küçük değişikliklerden sonra elde pek bir şey kalmamıştı.

“Sansürden geçmez,” diyerek onun da yarısını karaladılar.

Sonuçta üç beş satırdan yola çıkarak yazmak zorunda kaldım senaryoyu. “Böylesi daha iyi Şinasi Bey,” diyordu yapımcı dostum. “İlk biçimiyle çok tıkız olurdu. Şimdi rahat akacak.”

Günlerce uyku uyumadan çalıştım. Bir yandan söylenip duruyordum. Sonra gerçeği gördüm: Yeşilçam’ı birileri kurtaracaksa, bu kurtarıcı herhalde ben olmayacaktım. “Rahvan gitsin!” diyerek gagaladım tuşları. Senaryoyu söz verdiğim günde teslim ettim.

Birkaç ay arayıp sormadılar beni. Sonra stüdyoya çağrıldım. Düşünün… İlk senaryom film olmuştu! Özel gösterimde onurlandırılan beş altı kişi arasında ben de vardım!

İki koltuk ötemde yönetmen oturuyordu. Bana sineğe bakar gibi bakmaktan vazgeçmemişti. Filmin baş oyuncusu olan kadın şarkıcıyla el ele tutuşmuş, sinema tarihine geçeceğini sandığı büyük bir romans yaşıyordu.

Birden ayıldım. Benim senaryomda bu kadın şarkıcıya göre bir rol yoktu ki! Işıklar söndü film başladı. Durum iyice aydınlandı: Zaten filmin benim senaryomla bir bağlantısı kalmamıştı. Benim ya da başka bir deneyimsiz senaristin tek başına yazamayacağı kadar kötü bir şeydi.

Üstelik hep yanlış söyleyip durdukları ismimi, beni utançtan öldürmeye kastetmişçesine, jenerikte doğru yazmışlardı.

Gösterimden sonra yapımcı dostum koluma girdi. “Yaşam bir uzlaşmadır Hulki Bey,” dedi. Bir yanda koşullar, bir yanda yapmak istediklerimiz!”

İmzasını taşıyan çeki cebime koyduğumda, coşkuyla onayladım söylediklerini. ●

__________________

* Yazar Hakkında

Sulhi Dölek, Mizah Kültür dergisi Güldiken’in yaz 2001 sayısında yayımlanan Kendileri dizisi için yazdığı yaşam öyküsünde şu satırlara da yer vermişti:

“Yazar olacağımı daha çocukken biliyordum. Babam, badana boya işlerini yaptığı bir muhase bürosundan eski yıllara ait birkaç ‘defteri kebir’ alıp, ders çalışırken karalama defteri olarak kullanmam için getirmişti. Rakamlarla ‘kirletilmiş’ formaları söküp atınca, bana yüzlerce boş sayfa kalıyordu. Bu sayfalara başı sonu belli olmayan öyküler yazdım, konusunu bile anımsayamadığım resimli romanlar çizdim. Sözünü ettiğim defterler, çocukluğumun kışlarından birinde, soba tutuşturmak için kullanıldı.”

Dölek, 1948’de İstanbul’da doğdu. Daha çok senaryolarıyla tanınan yazarımız,
Deniz Harp Okulu’nu bitirdi, yüksek lisans öğremini ABD’de Michigan Üniversitesi’inde yaptı. Dölek, türlü görevlerde bulunduğu Deniz Kuvvetleri’nden 1989’da emekli olduktan sonra yaşamını yalnızca yazar olarak sürdürmeye başladı, pek çok gülmeceli ve gülmecedışı yapıtlar verdi: öyküler, romanlar, oyunlar, senaryolar…

Sulhi Dölek, ilk öykülerinden Unutulan’ın 1969’da Varlık Yıllığı’nda yayımlanmasının ardından aynı yıl Dünya Dönmüyor Artık adlı tek perdelik bir oyunla Yusuf Ziya Ortaç Armağanı’nı kazanarak Akbaba’nın yazarları arasına katıldı. Çocuk kitapları ile çevirileri de olan Dölek, 1979’da Kültür Bakanlığı’nın Çocuk Romanları Yarışması’nda Yeşil Bayır adlı romanıyla birinciliği aldı.

Sulhi Dölek, yüksek tansiyon nedeniyle geçirdiği beyin kanaması sonucunda 7 Kasım 2005 günü yaşamdan ayrıldı. Yaşama hep zor bir pencereden bakmayı başarmış olan usta kalem, yazdıklarıyla hep aramızda olmayı da başarıyor.

*
Okur, bugüne kadar Dölek’ten bir şeyler okumamışsa, hiç olmazsa Kiracı’sıyla karşılaşmamışsa, senaryosunu onun yazdığı Süper Baba, İkinci Bahar, Yabancı Damat, ….. adlı televizyon dizilerini izlemiş olmalı…

Unutmadan: Dölek’in İçimizdeki Yasakçı adıyla yayımladığı bir de incelemesi var; günümüze pek uygun düşüyor… Bence, okumuş olanlar bir kez daha açmalı bu kitabın kapağını, okumayanlarsa hemen bu kitabı edinmeli… Dölek’i tanımayanlara da, onu keşfetmeye İçimizdeki Yasakçı’yla başlamalarını salık veririm.

İnal Karagözoğlu
İLGİLİK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.