İki Açıklama

‘10 Nisan Vakası ya da…’ Yazısı Dolayısıyla

10 Nisan Vakası ya da…  başlıklı yazıma, bunun yayımlandığı bir başka genelağın üyelerinden Sayın Halit Şindi‘den yanıt yorum geldi. Sayın Şindi, 31 Mart Vakası’na ilişkin ek bilgiler verdiği 13 Nisan 2008 tarihli yazısının başında, “31 Mart Vakası’nın perde arkasında İttihatçılar’ı aramanızın mantığını pek anlayamadım” diyor. Özetle şu görüş de yer alıyor yazıda: Bugün de Volkan gazetesinin, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın, İttihad-ı Muhammediye Cemiyeti’nin uzantıları var ülkemizde.

Sayın Şindi’nin bu dedikleri üzerine yaptığım açıklamayı aşağıya alıyorum:

«‘Şark Meselesi’nin Yeni Adı

«11 Nisan 2008′de yapıştırdığım ‘10 Nisan Vakası’ başlıklı yazımda, niye “31 Mart Vakası denen önemli bir olayının üzerindeki sis perdesinin kalkmamış olduğunu” da belirtme gereğini duymuştum?

«Şundan dolayı: Bugün de birçok önemli olay, asıl nedenleri ortaya çıkarılmadan unutturulmaya çalışılıyor. İşte, Uğur Mumcu’nun, Hırant Dink’in, Rahip Andrea Santoro’nun öldürülmesi, Madımak Oteli toplu kıyımı, … 6 Nisan’daki Akdeniz Üniversitesi olayı…  Ve, toplumsal bellek sürekli olarak bulanık tutularak, olayların asıl nedenleri, asıl failleri gözlerden kaçırılıyor. Öte yandan, bu oyunun tutmasında, toplumsal belleğimizin zayıf olmasının katkısı da yadsınamaz.

«Ben, bu 31 Mart Vakası’nın düzenleyicileri arasında adı geçenleri sıralarken, işte bu toplumsal bellek karışıklığının sonuçlarını da ortaya koymak istemiştim; kendi yargımı değil… Yazımın bu bölümünün giriş tümcesi olan “İşin ilginç (yoksa düşündürü mü demeliyim) yanı, bu büyük olayın üzerindeki sis perdesi kalkmış değil!” sözleri durumu/amacımı açıklıyor. Yani, ben ‘açıklar’ sanmıştım. Demek, daha açık yazmalıymışım; bunu anlıyorum.

«Bu arada, şu günlerde bir başka ‘taraf’ta konuşlanmış olan bir başka ‘Ali Kemal kopyası’nın yazmış olduğu bir kitap da geliyor aklıma… İnsana, “Bu adam bu kitabı, yalnızca, «Hayır, 31 Mart Vakası’nda ulemanın hiçbir dahli yok, bu ayaklanma alttan alta İttihatçılar’ın işi» demek için yazmış” dedirtecek denli taraflı olan bu ‘tarihi roman’ uyutmacasının/yutturmacasının, toplumumuzun bellek özürlü kesimince nasıl kabul gördüğünü de belirtmeliyim. Bu kabulde, basınımızda köşeleri tutmuş olan Ali Kemal’lerin pompalamaları baş etmendir elbette…

«Öte yandan, benim bildiğim, halkın ağzında dolaşan ‘Sait’ adlı birden çok kişi var. Mustafa Kemal’in, Nutuk’unda İngiliz Muhipleri Cemiyeti dolayısıyla sözünü ettiği ‘Sait’, bunlardan Sait Molla’dır: “Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halîfe-i Rûy-i Zemîn unvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. (…)”

«Ve hemen ekleyeyim, kuşkusuz, ‘Sait’lere ilişkin bu açıklamam, öbür Saitler’in yandaşı/müridi olduğum anlamına gelmiyor.

«Son olarak, Sayın Halit Şindi’nin, “Şimdi ülkede Müslüman egemenliğinden kurtarılacak Hıristiyan kalmadığına göre, bizden istenen nedir” sorusuna yanıtımı, “‘Şark Meselesi’ denen olgunun bugünkü içeriği neyi gerektiriyorsa onu” diye özetleyebilirim… 

«İstanbul’u fethetmemizle başlayan süreçte önce Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde yer aldığı bütün uluslararası sorunlara verilen bir ad olan ‘Şark Meselesi’ sözü, tarihsel-siyasal bir terim olma özelliğini bugün de korumaktadır. Hem de daha da olgunlaşarak… Öncelikle, ülkemizin gelişmesine yardım ediyor gibi görünerek zayıflatılmasıyla ulaşılması planlanan bir paylaşımın adıdır. Bu paylaşımın konusu, ABD-AB itilafı (uzlaşısı) ile Rusya Federasyonu arasına sıkışan bir Türkiye ile geniş çevresidir: BOP, GOP vb… Bu olgunun birden çok yan oyuncuları/etmenleri de var kuşkusuz…»

*

İstanbul’un Ele Geçirilişi Süreci

Öte yandan, 10 Nisan Vakası ya da… başlıklı yazımda İngiliz Muhipleri Cemiyeti‘nden söz ederken, üçüncü bölümcede, “….. 20 Mayıs 1919′da, başkenti, başında İngilizler’in bulunduğu uzlaşık devletlerce ele geçirilmiş Osmanlı ülkesinde, …..” diyorum. Kimi okurlar, uzlaşık devletlerin (itilaf devletlerinin)* İstanbul‘u 15 Mart 1920 tarihinde işgal ettiğini, dolayısıyla, yazımda geçen ‘20 Mayıs 1919′ tarihinde İstanbul’un henüz işgal edilmemiş olduğunu belirterek bu tümceyi yanlış bulabilir. Buluyor da…

Evet, bu tarihte İstanbul resmen işgal edilmemişti, ama uzlaşıkların donanması, 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması‘ndan on dört gün sonra, 13 Kasım 1918′de bu anlaşmaya dayanarak** İstanbul’a gelmiş, Haydarpaşa önlerine demirlemişti; pek doğal, düşman askerleri de karaya çıkmıştı…

İşgal güçleri ne yapıyordu Başkent İstanbul’da? Meclis-i Mebusan‘ın çalışmalarıyla yakından ilgileniyor, İstanbul Hükümeti üzerinde baskı kurarak İstanbul’un Anadolu’da örgütlenmekte olan ulusal güçle olası birleşmesine engel olmaya çalışıyordu…

Bu arada Meclis-i Mebusan, 28 Ocak 1920 günkü gizli oturumunda, Kurtuluş Savaşımız’ın siyasal bidirisi olan Ulusal And‘ı (Ahd-i Milli Beyannamesi‘ni, kısa adıyla Misak-ı Milli‘yi) kabul etmişti. Meclis’in 17 Şubat’ta bu bildiriyi yayımlama ve yabancı ülkelerin meclislerine gönderme kararını alması üzerine, uzlaşıkların güçleri önce 9 Mart 1920 günü yurtseverlerin toplanma yeri olan Türk Ocağı‘nı bastı, ardından, 15 Mart’ta, yüz elli Türk aydınını yakaladı. 18 Mart 1920 günü de İngiliz askerleri Meclis-i Mebusan’ı sardı, kimi milletvekilini tutuklayıp götürdü, Maclis’i kapattı; böylece, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’un 20 Mayıs 1919′daki eylemli ele geçirilişi (işgali) bu olayla resmi nitelik kazanmış, işgal eylemi tamamlanmış oldu.

Görüldüğü gibi, İstanbul’un işgali, öyle bir günlük iş değil… Söz konusu olan, bir işgal sürecidir ve bu süreç, 13 Kasım 1918 tarihinde başlamıştır.

Peki, İstanbul bu işgalden nasıl kurtulduydu? Kısaca özetleyeyim:

Kurtuluş Savaşımız’la düşmanı adım adım geriletip sonunda yenmeyi başarmıştık. Yayılmacı saldırganlardan İngilizler, BMM Hükümeti’yle anlaşma yolları aramaya başlamıştı. Bu süreçte, 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması da imzalanmıştı. Bu antlaşma uyarınca düşman askerlerinin altı hafta içinde İstanbul’dan ayrılması gerekiyordu. Büyük Britanya Başbakanı David Lloyd George ise buna karşı koyma yanlısıydı; ancak, Lloyd George’un bu düşüncesine ülkesinden tepkiler geldi. Ankara da, zaman yitirmeden İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın denetimini istiyordu. Sonunda, işgalciler 2 Ekim 1923 günü İstanbul’u terketti, dört gün sonra da, yani 6 Ekim’de Türk Ordusu İstanbul’a girdi.

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 19 Nisan 2008

__________________________

* I. Dünya Savaşı bağlamında ‘İtilaf Devletleri’ de denen uzlaşık devletler, başta İngiltere ile Fransa olmak üzere, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri ile bunların önderliğindeki öbür devletlerdir (itilaf: Uzlaşık, anlaşık, uyuşmacı).

** İstanbul’un ele geçirilişi (işgali), I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında imzalanan 25 maddelik Mondros Ateşkes Anlaşması’nın öncelikle şu iki maddesine dayanmaktadır:

7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.

© 2008 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.