10 Nisan Vakası ya da …

31 Mart Yaklaşırken…

 

Bugün ülkemizin basın-yayınında yer alan önemli bir olaya ilişkin başlıkları şöyle özetleyebilirim:

Avrupa heyecanı… / Barroso ve Rehn Ankara’da / ‘Devlet başkanı’ gibi… / Ziyaretin zamanlaması önemli / Barroso TBMM Genel Kurulu’nda konuşacak / TBMM’de Barosso krizi / Muhalefet tepkili

Önce bunalımı geldi, sonra da kendisi: ben bu satırları yazdığım sırada AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, yanında Komisyon’un genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, artık ülkemizdeydi.

Bu muhteremlerin Ankara’ya sebeb-i gelişlerini anlatacak değilim; başlıkların altına da bakmayacağım. Sanıyorum, AB’ye girdiğimiz gün cebindeki paranın en azından yirmi bin dolara çıkacağı hayalini kuranından benim gibi cebindekiyle yetinmeyi yeğleyenine, milletimizin her ferdi, bu gelişe ilişkin şöyle ya da böyle bir bilgi sahibidir.

İyi de, ne diye bu ‘geliş’le girdim yazıya? Hiiiç… Öylesine… Süs olsun diye.

*

Ben kendi altbaşlığıma uyarak hemen 31 Mart’a bakayım:

Bu söz, tarih bilgisi olanların aklına, tarihimizde 31 Mart Vakası ya da 31 Mart İsyanı (Ayaklanması) denen bir olayı getirir. Eski takvimlerden rumi takvimle 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909), İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra yönetime karşı girişilen büyük bir ayaklanmadır bu… Şimdiki takvimle 13 Nisan’a denk geliyor.

İttihat ve Terakki Fırkası’nın önderliğindeki Meşrutiyetçiler’in iktidara tam olarak egemen olamayışı, siyasal kararsızlığa ve toplumda yaygın çalkantılara yol açmıştı. Bunun sonucu olarak da İttihat ve Terakki karşıtları bir birleşim içine girmişti. Derken, türlü acıların ve kışkırtmaların da karıştığı karşılıklı çekişmeler ülkeyi bir ayaklanmayla karşı karşıya getirdi: 12-13 Nisan 1909 gecesi, Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburu’na bağlı askerler, subaylarına karşı ayaklanıp başka kışlalardan da yandaşlar sağlayarak din adamlarının önderliğinde Sultanahmet’e yürüdüler. Burada Meclis-i Mebusan’ın (Milletvekilleri Meclisi) önünde toplanan başkaldırıcıların isteği, başta ülkenin şeriatla yönetilmesi olmak üzere sadrazamın değiştirilmesiydi. 

Sonuç?

Hükümet ayaklanmacılarla uzlaşmaya gitti, hükümet üyeleri görevlerinden çekildi. Ama bu arada, “din elden gidiyor” diye, halktan kişiler ile kendilerine katılmış olan ayaklanmacılar, Adliye Nazırı Nâzım Paşa’yı İttihatçı Ahmet Rıza Bey sanıp, Mebus Emir Şekib Arslan Bey’i de gazeteci Hüseyin Cahit sanıp linç ettiler. Ayaklanmacıların bir hedefi de İttihatçı subay ve mebuslardı; bulduklarını öldürüyorlardı. Ayaklanmadan etkilenen İttihat ve Terakki Fırkası’ndan kimi Heyet-i Mebusan üyeleri, can güvenlikleri olmadığından Meclis’e gitmedi, kimisi İstanbul’dan uzaklaştı, kimisi de bir yerlerde gizlendi.   

Öte yandan, ayaklanmayı başlatanların herhangi bir programı yoktu; dolayısıyla bu hareketin belli bir önderi de yoktu. Bu ortamda, Hükümet’in ve Meclis’in de etkisiz kalmasıyla, II. Abdülhamit zaman yitirmeden duruma egemen oldu.

Ayaklanma, ancak on gün sonra, İttihatçılar’ın güç merkezi olan Selanik’te ‘Hareket Ordusu’ adıyla oluşturulan bir birliğin 23-24 Nisan gecesi İstanbul’a gelmesiyle bastırıldı. Bir gece önce Yeşilköy’de toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan, Hareket Ordusu’nun bu girişiminin meşru olduğunu onaylamıştı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra sıkıyönetim ilan edildi, ayaklanmacıların başını çektikleri saptananlar Divan-ı Harp’te yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. 

Doğal olarak muhalefet hareketi önemli kayıplara uğramıştı. Ama 31 Mart’ın en önemli sonucu, Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan’ın II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine karar vermesi oldu.

İşin ilginç (yoksa düşündürü mü demeliyim) yanı, bu büyük olayın üzerindeki sis perdesi kalkmış değil! 

Bu ayaklanmayı düzenleyenler, 

- İttihatçılar olabilir;

- İttihatçılar’a karşı olan İngiliz yanlısı Prens Sebahattin’in, İttihatçılar’la yıldızı barışık olmayan İngilizler’in desteğiyle kotardığı bir düzenleme olabilir;

- İttihatçılar’a düşman oldukları bilinen medreseliler olabilir;

- Yine İttihatçılar’a düşman oldukları bilinen kadro dışı bırakılmış alaylı subaylar olabilir…

Ve bu işte,

- Alaylı subaylar üzerinde etkisi bulunan dönemin gazetelerinden Volkan’ın sahibi olan ve İngilizler’in hesabına çalıştığı bilinen Nakşibendi tarikatından Derviş Vahdeti’nin parmağı olabilir;

- İttihatçılar’ın Türkleştirme politikasına karşı çıkan Arnavut ulusalcıların desteği olabilir…  

*

‘İngilizler’ deyince orada durmak gerekiyor; yani ben dururum. Durur ve düşünürüm. Neler neler gelir aklıma… 

Örneğin Şark Meselesi… Neden büyük harflerle başlıyor sözcükleri? Özel, hem de çok özel bir terim de ondan. Doğu Sorunu… Neye göre doğu? Sömürgen Batı’ya göre.

Ortaya ilk çıkışı, Rus Çarı Aleksandr’ın ağzından… 1815’te toplanan Viyana Kongresi’nde delegelerin dikkatini Osmanlı uyruğu Rumlar’a çekmek için… Kongre, Rusya’nın genişlemesinden korku duyan İngiltere’nin karşı çıkarak delegeleri etkilemesi üzerine bu konunun görüşülmesini reddetmişti. 

Ama…

Ama kısa bir süre sonra Avrupa’nın büyüklerince bu terime yeni bir anlam yüklendi. Ve Türk-Avrupa ilişkileri bu terimin içerdiği anlamla açıklanır, değerlendirilir oldu. Artık Şark Meselesi, Türklerin İstanbul’u fethiyle başlayan süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde yer aldığı bütün uluslararası sorunlara verilen bir ad olmuştur. Dolayısıyla, Şark Meselesi artık, tarihsel-siyasal bir terimdir. Osmanlı Devleti’nin zayıflaması üzerine, İngiltere’nin başını çektiği Avrupa devletleri, Osmanlı’yı türlü çıkar düşünceleriyle korumalarına alıyor gibi görünmektedirler ve bunun ardında yatan neden de, başta İstanbul olmak üzere zengin Osmanlı topraklarının hangi Avrupa devletlerinin arasında nasıl paylaşılacağıdır. Evet, bir paylaşımın adıdır artık ‘Şark Meselesi’!

*

Ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti… Muhip? Seven, sevgi besleyen, dost demek. Cemiyet de dernek…

Kimler kurmuş? Nerede kurulmuş? Ve ne zaman?

Sondan başlarsam gerisi kolay gelir: 20 Mayıs 1919’da, başkenti, başında İngilizler’in bulunduğu uzlaşık devletlerce ele geçirilmiş Osmanlı ülkesinde, başını devletin başının çektiği bir bölük insan tarafından…

Mustafa Kemal, memleketi, böğrüne çökmüş yıkımdan nasıl kurtarırız diye Samsun’a çıkışının ertesi günü ortaya çıkan bu oluşum için Büyük Nutuk’unda şunları söyleyecekti:

“Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halîfe-i Rûy-i Zemîn unvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernek’te Rahip Frew gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi. 

Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, Dernek’in bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. Sait Molla’nın, Dernek’in açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.”

*   *   *

Yazımı yazarken bir an geldi, nefes alamaz oldum. Çıktım, biraz yürüdüm. Birden eve dönmem gerektiği geldi aklıma. Saat ilerlemişti, TRT’nin TBMM-TV’sinde ‘Bay Barroso’nun Gösterisi’ izlencesi vardı. Kaçırmamalıydım.

Evdeyim… TV’yi açmış bekliyorum… Derken Bay Barroso nasihatına başlıyor: örneğin, 301. madde ve Kürt sorunu gibi konularda AB standartlarına uymamız gerektiğini söylüyor; “Türkiye’yi izlemek bizim görevimiz” diyor… Bu arada, ülkemizin iç işlerine, egemenlik haklarımıza karışamayacaklarını belirterek arkadan dolanıp benden ‘bir puan’ kazanıyor!

Aldığım gazla yazıma dönerek onu tamamlamaya çalışıyorum. Tamamlayabildim mi? Hayır!…

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 10 Nisan 2008

 

 

 

© 2008 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.