Bugün Dünya Tiyatro Günü

Her Ulus Kendi Dramı Oynuyor…

 

 

Bugün 27 Mart. Bugün, Dünya Tiyatro Günü. Kırk yedi yıldır pek çok ülkede kutlanıyor; bizde de…

 

Bu uluslararası günün fikir babası, Fin tiyatro insanı ve yazar Arvi Kivimaa. Kivimaa, bu düşüncesini, Uluslararası Tiyatrolar Birliği’nin (International Theatre Institute, ITI) başkanlığını yaptığı sırada, Birlik’in 1961’de Viyana’da toplanan 9’uncu konferasında ortaya koydu. Ve ilk Dünya Tiyatro Günü, İskandinav ülkelerinin desteğiyle konferansın ardından o yıl kutlandı. Ertesi yıl da, kutlama günü olarak, o yıl Paris’te açılan Uluslar Tiyatrosu’nun (Theatre of Nations) açılış günü olan ‘27 Mart’ belirlendi.

 

Dünya Tiyatro Günü dolayısıyla bir de gelenek oluştu: bu günü kutlayan ülkeler, her yıl güne ilişkin bir ulusal bildiri yayımlıyor. Bildirileri her yıl bir başka tiyatro insanı ya da tiyatroyla ilgisi olan tanınmış bir kişi hazırlıyor ve sunuyor.

 

Bizim ilk Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirimiz’i, otuz yıl önce, 1978’de, tiyatro ustalarımızdan Muhsin Ertuğrul okumuştu:

 

“(… … …) Bugün Dünya Tiyatro Günü'dür; şu dakikada yüzlerce sahnede her ulusun kendi dramı oynanıyor. İzninizle biz de yurdumuzda oynanan oyuna bir göz atalım. Ben perdeyi açıyorum. Sahne, Türkiye haritası yüzeyine yayılmış yaslı ana babalar, bir ağızdan, yitirdikleri gencecik yavrularının tabut kervanına ağıt yakmaktadır. Perdeyi hemen bu acıklı görünüme kapatıyor ve sizlere soruyorum:
 
Gençler gençleri neden öldürüyor? Kardeş kardeşi neden öldürüyor? Gençler kendilerini neden öldürtüyorlar? İşte size şimdiye dek sahneye getirilmiş en acı konu. Ulus olarak bugün bizim en önemli sorunumuz bu. Bunun çözümünü düşünmek siz sayın seyircilerimize düşüyor.

 

(… … …) Büyük kurtarıcı Atatürk, yurtta, dünyada barış, diye temel bir ilke atmıştır. Nerde yurttaki barış? Bu temeli yıkanların art niyetlerini düşünüp bulmak siz sayın seyircilere düşüyor. Çünkü Tiyatro, sahnede sorunları yalnız sergilemekle yetiniyor. Bu sorunları düşünerek çözmek seyircinin sağduyusuna bırakılmıştır. Sahnenin başlıca çabası seyircileri sağlam düşünmeye zorlamaktır.

 

…..”

 

*

‘1 Mayıs Bahar Bayramı’ diye bir bayramımız olduğunu bilenler tükeniyor; çoğunluk bilmeyenlere geçti. Ben, artık olmayan bu bayramı dolu dolu yaşayanlardanım; hele de İstanbul’a göçtükten sonra…

 

Mayısın biri geldi mi, günlerimin akşamdan başlayıp geceye sarkan saatleri Gülhane Parkı’nda geçerdi. Günlerce, haftalarca… Yaz sonuna dek uzayan renkli bir şenlik… Yazlık sinemalarımın yerini Gülhane Parkı almıştı. Orada neler yoktu ki… Yıl, ’54-’60… Açıkhava sahneleri, uçan sandalyeler, yeni tanıştığım sosisli sandviç, … ve çadır tiyatroları…

Çadır tiyatrolarının beni çeken yanı, en başta, sergilenen müzikti; neredeyse hepsi Çingene asıllı olan çalgıcıların akıl almaz beceriklilikleri… Kerizde üstlerine yoktu. Benim gibi ‘keman çalan (!) birisi’ için, erişilemeyecek ustalıklardı o nağmeler. Bu tiyatrolarda sergilenen ortaoyunundan vodvile, kantolardan düetlere, gözbağcıların gösterilerinden rakkaselerin pırıltılarına türlü seyirlikler, hepsi de ilgimi çeken hoşluklardı. İzlencede İsmail Dümbüllü ve arkadaşlarının da olduğu ender günlerde yerimi erkenden almaya bakardım.

Dümbüllü’ye olan tutkunluğum, Sirkeci’deki Anadolu Saz Salonu’nda başlamıştı. Rahmetli, filmlerindekinden bir başka devleşirdi sahnede. Buraya giriş, askere yirmi beş, başıbozuğa elli kuruştu. Pazar günleri matinelerde… (Bir karşılaştırma yapmak için söyleyeyim, o yıllarda, işkembe çorbası otuz, Beyazıt’tan Taksim’e dolmuş otuz beş kuruştu; öğrencilere tramvay üç kuruş, İETT otobüsleri on beş kuruştu; üniversite öğrencisiyseniz, ‘şebeke’ denen kimliğinizle en güzel sinemaya altmış kuruşa girerdiniz; kemiksiz kıvırcık koyun eti de dört lira…)

Anam babam öğretmen; beş kardeşiz; bir zaman geldi, daha büyük bir eve çıkma gereği duyuldu; kent merkezine uzak diye kiralar görece ucuz olan Yeşilyurt’a taşındık. Üniversitedeyim… Banliyö treniyle gidip geliyorum… Yeşilköy’den, Küçükçekmece’den, Soğuksu’dan -adını bir tarihte ‘Menekşe’ye çevirdilerdi sanıyorum-, Bakırköy’den, Yenimahalle’den arkadaşlarım oldu kısa zamanda. Ve, çok geçmeden onlar sayesinde Rıfat Telgezer Cambazhanesi’ni keşfediyorum… Yaz gecelerimin çoğunu artık o aydınlatacaktı… Rıfat Telgezer, cambazhanesini Heybeliada’da, Büyükada'da ve Bakırköy’de kuruyordu; Yenimahalle’ye yakın bir meydanda…

Telgezer’in ekmek teknesi herhangi bir cambaznane değildi: seyrek de olsa ünlü adların da uğradığı bir okuldu. Telgezer, benim yetiştiğim dönemde ip cambazlığından yer cambazlığına dönmüştü. Sıra şarkıcıları, yeniyetme göbek atıcılar burada çok şeyler öğrenirdi.

Ya ben?

 

Aklıma koymuştum: burada ben de çalacaktım. Rıfat Usta geri çevirmedi. Ama ne yaptı? İlk günümde, göbek taksimini bana yaptırttı. Sahnedeki kız pabuçları fırlatıp da çıplak ayakla kıvırmaya başlar başlamaz, saz heyetini çekip çeviren kemancı dirseğiyle bana işaret verdi: hadi bakalım, gir!… Aklımda kalan, omuzları güneş yanıklı kızın oksijenli saçlarını elleriyle ensesinden öne savurup yüzüne döküşüdür. Gözüm ayva tüylü ensesindeydi. Başka bir yerine bakamıyordum.

*
Tiyatro Günü dendi mi, ben önce işte bunları anımsarım. Çadır tiyatrolarını, Anadolu Saz Salonu’nu, Rıfat Telgezer Cambazhanesi’ni… Sonra da, asıl tiyatronun oynandığı sahne arkalarını… Orada, daha çok yaşamın acıları oynanır: sahnede gülen yüzler, orada ağlar…

Çok mukbili gördüm ki güler, içi kan ağlar;
Handan görünen herkesi hurrem mi sanırsın?…

 

-Ziya Paşa



*

“Her ulusun kendi dramı”?

 

Ne zamandır izleyedurduğumuz dramımız…

 

İzleyicilerin bu perdeyi kapatma zamanı geçmek üzere…

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 27 Mart 2007-2008

 


_______________________

mukbil: Kutlu, mutlu.
handan: Gülen, gülücü, güleç, sevinçli.
hurrem (hürrem): Sevinçli, şen, güler yüzlü, gönül açan.

Küçük bir not:
Rıfat (rifat), 'yükseklik, yücelik, büyüklük' demek. Bir cambaz için bundan daha denk düşen ad olur mu?

 

 

© 2008 İK

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Aziz Kiraz said,

    Ekim 7, 2008 at 18:01

    arkadaşlar bana dünyada açılan ilk tiyatro sahnesi adı lazım bulabilenler msn adresimden ulaşabilirmi?

  2. İnal Karagözoğlu said,

    Ekim 19, 2008 at 15:06

    Dünyada ilk tiyatronun ne zaman ve nerede yapıldığı, nasıl başladığı kesin olarak bilinmi­yor. Kimi araştırmacılar, tiyatronun ilkel insanların av dönüşünde, avın çevresinde sevinç ve heyecan sesleri çıkararak dans etmelerinden doğduğu görüşünde. Daha sonraları, topluluk halinde yaşamaya başlayan insanların yılın belirli günlerinde, belirli bir yerde toplanmaya başladıkları biliniyor. Bu toplantılarda, tek bir kişi yüksekçe bir yere çıkarak güldürücü öyküler anlatır, taklitler yapar, şarkılar söylermiş. Bu tür oyunlar zamanla şenliklere ve giderek de tiyatroya dönüşmüş. Ve zamanla tiyatroda kişiler ikiye, üçe, … çıkmış.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.