Yeni Örnekleri?

 

Mektup

 

“Selam verdim, rüşvet değildir deyu (diye) almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır deyu iltifat etmediler. Eğerçi (her ne kadar) görünürde itaat eder gibi davrandılar amma (ama) bütün sorduklarıma hâl diliyle (davranışlarıyla) karşılık verdiler.”

 

‘Mektup’ bölümümüzde ilk sayfayı açış sözleri bu üç tümceden başkası olamazdı. Ölümlü dünyadan XVI. Yüzyıl’ın ortalarında ayrılan Fuzuli, derdini yüce bir makama bu sözlerle başlayan yakınma mektubuyla aktarmış. Şair’in geleceğe de gönderme yaparcasına kaleme aldığı Şikâyetname’si, bugünlere ‘mektup’ türünde bir düzyazı örneği olarak da gelmiş… Hiç ama hiç eskimeden…

 

Fuzuli anlatıyor:

 

“Dedim: Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

Dediler: Bizim âdetimiz böyledir.

Dedim:  Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

Dediler: Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.

Dedim: Beratımın gereği niçin yerine gelmez?

Dediler: Zevaittir, husulü mümkün olmaz (Gereksiz şeylerdendir; gerçekleşmesi olanaksızdır).

Dedim: Böyle evkaf zevaidsiz olur mu? (Böylesi bağışlanmış bir şey gereksiz olur mu?)

Dediler: Asitane’nin (Devlet merkezinin [Başkent’in/İstanbul’un]) masraflarından artarsa bizden kalır mı?

Dedim: Vakıf malın (malını) dilediği gibi kullanmak vebaldir (günaahtır).

Dediler: Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.

Dedim: Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur (İş hesap sormaya varırsa, tuttuğunuz bu yolun kötülüğü ortaya çıkacaktır).

Dediler: Bu hesap, kıyamette sorulur.

Dedim: Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.

Dediler: Ondan dahi korkumuz yoktur, kâtipleri razı etmişiz.”

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın bağladığı günlüğü dokuz akçe olan aylığının verilmemesi üzerine Nişancı¹ Celâlzade Mustafa Çelebi’ye yazdığı mektubunu Fuzuli, şu satılarla noktalamış:

 

“Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey’us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim (Bana sorularımı yanıtlamaktan başka hiçbir şey vermeyeceklerini ve bu belgenin gereğini yerine getirmeyeceklerini anladım; umarsız kalıp çabalamayı bıraktım ve üzgün ve yoksun bir durumda ıssız köşeme çekildim).”

 

*

‘Mektup’ defterimizin bu ilk yaprağını bir notla süsleyeyim: görmüş olup da anımsayanlar çıkar mı bilmem, bugünkü abecemize geçişimizin hemen ertesi yılı, Yeni Yazı İle Mektup Nümûneleri adında on altı sayfalık bir kitapçık yayımlanmış. Kapağında, Naşiri Meserret Kütüphanesi sahibi İbrahim, Ankara Caddesi No. 143-145 İstanbul yazıyor. Başında beresi, mektup okumakta olan bir hanım resmi süslüyor bu kapağı…

 

Bu yazımı onurlandıracak olan ise Selim İleri olsun istiyorum. Yitik Masumiyetin Ardında başlıklı yazısıyla…²

 

*   *   *

 

«Yitik Masumiyetin Ardında

 

 

Tefeyyüz Kitabevi 1929′da yeni harflerle bir kitap yayınlar. Bu, Mithat Sadullah’ın (Sander) kaleme getirdiği Yeni Mektup Nümuneleri’dir. Dilerseniz, kitabın alt başlığına bir göz atalım:

"Yeni yazılarımızla, pek sade ve doğru bir üslup ile yazılmış Resmi, Samimi, Ticari ve Ailevi en yeni mektup nümunelerini havidir."

Mithat Sadullah adını ben bir de Reşat Nuri Güntekin’in kitaplarından hatırlarım. Ünlü romancının ölümünden sonra eserleri yeniden basılırken, eşi Hadiye Güntekin, Reşat Nuri imzalı kitapların "gelişigüzel" basılmasından yakınmış; bu kez "külliyatın tabı işlerinin tanzimini -Reşat Nuri’nin yazı arkadaşı, çok eski ve samimi aile dostumuz- tanınmış muharrirlerimizden Mithat Sadullah Sander deruhte etmiştir" demiş.

Bu sözler, 1959 basımı Akşam Güneşi’nden.

Şimdi yine ilk kitabımıza dönelim. Mithat Sadullah mektupları üçe ayırıyor: 1) Arkadaş mektupları; 2) Aile mektupları; 3) İş mektupları. Mektup yazma sanatının en önemli özelliğini ise, "samimiyet ve sadelik"te buluyor.

Gerçi kitaptaki mektupların içtenliği, yalınlığı tartışılabilir ama, Yeni Mektup Nümuneleri’nin başlı başına bir roman, hem de toplumbilimsel bir roman kitabı olduğu öyle kolay kolay tartışılamaz. Mektuplar okunduğunda, bir ‘dönem’ yaşamaya koyuluyor.

Daha, "Nihadın ilk mektubu" mektup sanatıyla okulda karşılaşan Cumhuriyet çocuğunun coşkusunu dile getirir. Nihat, mektup yazmanın inceliklerini öğretmeninden öğrenir öğrenmez, "Sevgili kardeşim"e yazmaktadır. Bu onun belki de ilk mektubu! Üstelik, mektubu güzel yazarsa, annesi Nihat’a bir yazı takımı alacak.

Evet, yazı takımı. Artık pek az annenin çocuğuna almayı düşündüğü bir armağan. Hoş, birbirlerine mektup yazan ilkokul çocukları da herhalde gün geçtikçe azalıyor; belki çoktan tükendi. Çocuklar şimdi birbirlerine cep telefonlarından mesaj gönderiyorlar.

Nihat, "Sevgili kardeşim"e yazarken, birtakım kitaplardan, yazılardan bir şeyler "kopye" etmenin ne kadar yersiz olduğunu belirtir. Düşüncelerimizi, görüşlerimizi, kendi kalemimizle, kişisel yorumlarımızla, kendi bildiğimiz gibi yazmanın anlamlı olabileceğini açıklar. Kısacası, Nihat, kendi olmaya çalışmakta; ya da, Mithat Sadullah, Cumhuriyet çocuğunun öyle olmasını temenni etmektedir. Belki bir ‘ferdiyet’ arayışı…

Giderek, "Sevgili kardeşim"in aslında ağabey olduğunu öğreniriz. Sevgili ağabey başka bir kentte -ola ki yeni başkent Ankara’da-, galiba yatılı okumaktadır. Ama "birkaç ay sonra imtihanlarını bitirip" dönecektir. Bu arada küçük kardeşini elbette yanıtlayacaktır. Sonra, anneleri, Nihat için, ağabeyi için ve "hepimiz için" dua eder…

Sıradaki mektuplar, kutlama mektupları. (…) Lisesi müdürlüğüne atanan bir beye, yeni evli bir çifte, diplomasını büyük başarıyla almış akraba çocuğuna, uzaktaki babaya bayram tebriki için yazılmış mektuplar. Bu örnek mektupların hepsinden, bugün, sönmüş hayaller ve yoğun hüzünler okunabiliyor ancak.

Herhangi bir Nemide’ye yazılan mektupta, mektubu imzalamış Ş. M. balkondadır. Ve tabii bol yıldızlı bir gecedir. Üstelik, "karşımızdaki evden latif bir keman sesi" gelmektedir.

C. N. ise, sıcak bir yaz gecesi, "Çok sevgili, biricik Rakımcığım"a yazmakta, maziyi, güzel günlerini, eşsiz zamanları hatırlamaktadır. Kulaklarında "bir çığlık gibi yükselen vapur sesleri" yankır. Bunlar hepsi, gecenin derin siyahlığında eriyecektir.

Sonra sıra, tüccarların, alacaklıların, borçluların birbirlerine yazdıkları, sizli bizli, efendimli, hürmet takdim eden mektuplara geliyor. Akıllara durgunluk verici bir nezaket. Herkes birbirine saygılıdır; o kadar ki, zararı görülmüş üçüncü kişilerden bile ölçülü dille söz açılır:

"Birçok senelerden beri ticarethanemizde katiplik yapmış ve namımıza imza atmaya mezun olan Hüsnü Bey bizden ayrılmıştır…"

Mithat Sadullah’ın mektup ütopyasındaki Türkiye, dikkat edilirse, Yeni Mektup Nümuneleri’ne özgü üslubu, Hadiye Güntekin’den alıntıladığım satırlarda da korumuş, koruyabilmiş. Demek ki 1959 ve sonrası, daha birkaç yıl, tümü son yıllar, sona eren bir incelik, saygı, nezaket dönemiymiş.

Hepsinin ortak özelliği masumiyettir. Sözlük ‘masumiyet’ için, günahsız ve suçsuz olma hali diyor. Masum için, günahsız, suçsuz dediği gibi, bir de "yazıksız" diyor.

Yazıksız çok hoşuma gitti. Fakat günümüzün geldiği noktada hangimiz yazıksız olabiliriz?!

Şimdi dönüp baktığımızda, laf kalabalığı, edebiyat salatası diye çoğu kez alay ettiğimiz, küçümsediğimiz o yıldızlı geceler, balkonlarda dinlenilmiş keman konsercikleri nasıl yazıksız anılabilir…

Yıllar var ki, "çok eski ve samimi aile dostumuz" deyişini kimselerden işitmiyorum.

Tam tersine, sözcükler, sözler vurdulu kırdılı. Hayatın kılgısındaki konuşma ve yazışma üslubu, birbirimizin yakasına yapışacak kertede çirkin, kabagüce açık.

Yeni Mektup Nümuneleri’ndeki ülkü nerede, neden sönüp gitti?..»

*

Bir yazın türü de olan ‘mektup’, -kimi yazanlarının amacı, ortaya yazınsal bir yapıt koyma olmasa da- pek çok yazarın kalem yürüttüğü bir alan… 

 

Bir zamanlar ‘özel’inden ‘açık’ına günlük yaşamımızda önemli yeri olan mektup artık unutulmaya yüz tuttu. Umalım, hiç olmazsa yazınsal alanda yaşar…

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 9 Mart 2008

 

 

_______________

 

¹ Osmanlı devlet örgütünde padişahın imzası demek olan ‘tuğra’yı çekmekle görevli olan bir üstgörevli. Nişancı, Osmanlı’da bugünkü bakanlar kuruluna karşı gelen divan-ı hümayunun önemli bir üyesiydi.

 

² Zaman gzt., 3 Haz. 2007   

 

© 2008 İK

 

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. besa said,

    Şubat 27, 2009 at 14:07

    hiç hoş bir site değil

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.