Sinema: Bir Sevdanın Adı

“AH O KOKU!…”

9

Günlerden çarşambaydı. Mutlaka çarşambaydı… Cumartesi olamazdı; hele pazar, hiç… Bunun böyle olduğununa yemin ederdi. Çünkü, değişmez bir kuraldı: cumartesileri halalara, pazar günleri de büyük amcaya gidilirdi. Her cumartesi, paydostan sonra, okul çıkışı babası onu kapıdan alır, bir faytonla Hacıbayram’daki halalara giderlerdi; en çok küçük halaya, arada bir de büyük halaya…

Annesi, görümlerine pek gitmezdi; yok, eğer ‘başı ağrımıyor’sa ve o da gelecekse, yolculuk, öğle yemeğinden hemen sonra iki faytonla evden başlardı: annesi, babası, büyük ablası ve ufaklık -babası altı numaraya ‘ufaklık’ derdi- öndeki arabada; o da, küçük ablası ve iki erkek kardeşiyle  arkadaki arabada… Pazarları ise büyük amcaya gidilirdi.

Pazar günlerini iple çekerdi. Yakup Amca mutlaka otomobilini gönderirdi; annesi, ablaları, oğlanlar ve ufaklık, hep birlikte koca arabaya doluşur, Keçiören’in yolunu tutarlardı. Çiftliğe vardıklarında, sabah kahvaltısı hazır edilmiş olurdu. Büyük hala, büyük enişte, hala çocukları Behçet ve ikizler -iki sarışın kız Gülören ile Yıldız- cumartesiden gelmiş olurlardı. Küçük hala akşama aldırılırdı. Şahin Amca, küçük amca, arada sırada gelirdi: çoğu zaman “Yine Elazığ’a gitmiş” olurdu. Babası, o pazar günlerinin çiftlikteki bu büyük aile buluşmasına her nedense, hep öğleye doğru gelirdi.  Çocuk gönlüne göre en keyifli zamanlar, tabii ki sinemaya gittiği günlerin dışında, -o günlerin apayrı bir tadı vardı- Yakup Amcalar’da geçirdiği zamanlardı.

8

Okullar başlayalı bir hafta olmuştu; bu yıl ikiye gidiyordu. İşte o çarşamba günü, -çarşamba günleri yarım azattı(1)- öğle yemeğini yer yemez soluğu sinemanın önünde almıştı: Hacı’ya gitmişti; ona diyecekleri vardı. Evvelsi gün Hacı, “Sinemayı haftaya kapatıyoruz” demişti; geçen yıllardan biliyordu, Hacı, sinema kapanır kapanmaz “memlekete giderdi”. Oysa, Hacı’ya ne de çok anlatacakları vardı… Gördüklerini bir bir ona anlatmalıydı. Ve bu işi mutlaka o gün yapmalıydı.

Cumartesi günü Hatıç ya da Hatun Hala’ya, -ki bu büyük halaya uğranması bile hiç istemediği bir şeydi- pazar günü de Yakup Amca’ya gidecekleri için o günler Hacı’yı göremezdi, akşamları da Hacı’nın birçok işi olurdu, onu dinlemezdi -üstelik hep kızgın görünürdü- ve pazartesiye de memlekete gitmiş olacaktı. İşte bu yüzden, Hacı’yı ille de o gün, o çarşamba günü bulmalı, anlatacaklarını anlatmalıydı. Küçüktü müçüktü ama cin gibi bir oğlandı, bütün bunları düşünebiliyordu.

7

Hatıç Hala’ya son gidişlerinde, Samanpazarı’na gelince arabadan inmişlerdi. Babası burada bir arkadaşının dükkânına uğramış, oradan da Sulu Han’da tenekeci Ali Usta’ya gitmişlerdi. Evde konuşulmuştu, bir dahaki yaz tatilinde Ali Usta’nın yanına verilecekti. Babası, “Şimdiden konuşmak lazım, sona kalan dona kalır” diyordu.

 Babasının bir sözü vardı: “Okumak şart” derdi, “ancak, hayata hayatı tanıyarak hazırlanmak lazım. Adam tahsil görmüş, amma ve lakin zor bir vaziyete düşünce apışıp kalıyor. Ne kıymeti var o tahsilin? Siz öyle olmayın!” Hiçbir tatili boş geçirmemişlerdi. “Tatil bir hafta”ydı onlar için. Ablaları bile, biçki-dikiş öğrensinler, nakış öğrensinler, halı-kilim dokumayı öğrensinler diye birilerinin yanına verilirdi. Evde öğrenilen, babası için öğrenme sayılmazdı; “Bir işi hakkıyla öğrenmek lazımdır, o da bir ustanın yanında olabilir” derdi.

Ali Usta’yı tanımıyor değildi; bu dükkâna çok gitmişti. Sobaydı, musluklu tenekeydi, huniydi, … böyle şeyleri hep ona yaptırırlardı. Bir keresinde de, iki küçük bal kutusu yaptırmışlardı. Büyük ablasının odunluktaki gazyağı tenekeleri arasından seçtiği pırıl pırıl bir tenekeyi üzerine ispirto dökerek önce bahçede bir güzel yakmışlar, sabunlu sularla yıkadıktan sonra Hatıç Hala’ya giderken Ali Usta’ya bırakmışlardı. Ali Usta, “Aciliyeti varsa ikindiye hazır olur, yoksa akşama” demişti. “Hayır, hiçbir aciliyeti yoktu” ki, kutuları akşam eve dönüşte almışlardı. Annesi, bunları arada bir koklayarak -birkaç kere de kendisine koklatarak- defalarca yıkamış, bir güzel kuruladıktan sonra da içlerini ufak lazadan seçtiği petekli balla doldurmuştu. “Bunlar ‘oğul balı’, tam hocanın ağzına layık” diyordu babası. O kutuları, ‘İstanbul’daki hukuk mektebinde’ hocalık yapan bir askerlik arkadaşına gönderekti.

Ali Usta, öyle “sapına kadar usta bir adam”dı ki, -babası ondan kime söz etse hep böyle derdi- Ankara’ya göçtükleri yıl, soba borularını yeni evlerinin ölçüsüne göre şıp diye uyduruvermişti. İki de dirsek yapmıştı ki, babası, “Dirsek dediğin işte böyle olur” demişti. Bükülen yerleri, babasının ceketinde olduğu gibi kıvrım kıvrımdı.

Elazığ’da öyle miydi ya!.. Çok çirkin dirseklerdi tenekeci Rasim’e yaptırdıkları: geriye doğru şöylemesine bir çıkıntısı olan ekli püklü şeylerdi; üstelik, ek yerlerinden dumanlar çıkardı. Babası bu duruma çok kızar, “Ulan, iyi ki nalbant olmamış kerhaneci; atı öldürürdü be” derdi. Her seferinde de babasını yatıştırmak annesine düşerdi: “Aman Bey, dert ettiğin şeye bak! Dirsek işte… Birkaç gün tüter, sonra kesilir. Hem ben küllü bez yaparım şimdi ona.”

Allah’tan, babası hemen sakinleşirdi. Onu sakinleştirip kuzu gibi yapmada annesinin üstüne yoktu. Bir keresinde, Çingene Süleyman’ı, getirdiği odunlar ıslak diye dövmeye kalkmıştı da, karısının arka bahçedeki bu bağrış çağrışa içeriden koşup “Salim Bey, ne yapıyorsun, elinden bir kaza çıkacak şimdi” demesi onu yatıştırmaya yetmişti. Oysa, araya girmeye çalışan babasını, “Sen karışma” deyip bağırarak bir omuz vuruşuyla öte tarafa itmiş, sonra da eline geçirdiği kürekle Çingene Süleyman’ın üzerine yürümüştü. Bu olayın her hatırlanışında, annesi gülerek,”Yetişmeseydim zavallı adamcağızı öldürecekti alimallah” diyecekti.

Boruları vurmaya kalktığında da öyle olmamış mıydı? O zaman çok küçüktü, ama “gayetle iyi” hatırlıyordu (bu söz, büyük halasından kaptığı tek şeydi): babası, hep sinirlenmesine yol açan soba kurmalarının birinde, bas bas bağırarak attığı tekmelerle boruları darmadağın etmiş, sobayı odanın taa öbür köşesine fırlatmıştı. Ardından da, hızını alamayıp boruların üzerinde kısa bir süre tepindikten sonra yatak odasına koşup elinde tabanca geri gelmişti. “Vuracağım ben bu dinine yandığımın borularını” diyordu. Annesi, çocukları hemen oradan uzaklaştırmıştı. Tabii, o, olay yerinden ayrılmamak için direnmişti ama nafileydi… Annesi, bir yandan babasına, “Ölümü öp Salim Bey, bir delilik yaparsan” diye bağırırken çocuğu kolundan tuttuğu gibi havaya kaldırmış, kapının dışına bırakıvermisti. Sonra da gidip babasının elinden o kara şeyi almıştı. Annesinin ne kadar güçlü olduğunu, ilk kez işte o zaman görmüştü. Annesi, “Hayrola Halisaaanım” diyerek koşup gelen komşulara, “Çılgınlara döndü, neredeyse soba borularını vuracaktı” diye açıklamalarda bulunmuş, “Ama çıldırmakta haklı bacım: tenekeci Rasim de bir türlü boylarını denk düşüremedi ki iki tane borunun… Adamcağız üç defa gitti geldi… Aslında melaike gibidir benim adamım” diyerek kocasının mahalledeki saygınlığına gölge düşmesini önlemek için elinden geleni yapmıştı.

6

Tenekeci Ali Usta’nın elinden çok iş gelirdi; saat bile tamir ederdi. Sonra sonra anlayacaktı, babasının Ali Usta’yı beğenip sevmesi, ustalığından da önce, onun ‘feylesof bir zat-ı muhterem’ olmasındandı. Üstelik tamburiydi. Ney de üflerdi ama, millet asıl onu tamburiliğiyle tanırdı. Kalfası yoktu; yardımcısı, oğlu İhsan’dı. Bir de, meslek edinsinler diye yanına verilen bir-iki geçici çırağı olurdu.

Ali Usta, müşterileri hep kendisi karşılardı; eğer dükkândaysa, gelenleri “bizzat karşılamak istediğini” söylerdi. Bu sözleri ileride kim bilir kaç kereler duyacaktı. Ve yine ileride, Ali Usta’nın niye öyle yaptığını çok iyi anlayacaktı. Ali Usta eğer dışarıdaysa, İhsan, o da yoksa çırak, “Buyrun, oturun; ustam şimdi gelecek” diye hasır iskemleyi gösterir, hemen bir çay söylemeye koşardı.

O gün de, çıngıraklı kapıdan içeriye adım atar atmaz onları karşılayan, her zaman olduğu gibi, arkadaki işlikten, gözlükleri elinde gelip ilk “hoş geldiniz”i gülen gözleriyle diyen Ali Usta olmuştu.

Babasının bir âdeti vardı: birisiyle resmi bir iş görüşecekse, karşısındakilere hep soyadlarını da söyleyerek seslenirdi. O gün de işte öyle konuşmuştu:

“Bak ha, Ali Yaşar Usta, oğlum diye demiyorum, zekâvetli bir çocuktur, eli de işe yatkındır. Seni üzeceğini zannetmem. Buna rağmen, bir ayıbını gördün mü, Allah yarattı demeyeceksin, eti senin kemiği benim… Demedi deme.”

Sedat, babasının bu sözleriyle başlayan görüşmeyi, daha dükkâna girer girmez gözlerini çevirdiği duvarda asılı duran ‘Dünya Güzeli’ resmine bakarak dinlemeye başlamış, ama kulakları ile bir gözü onlarda, hayal âlemine dalmakta da geçikmemişti. Ne güzel bir resimdi… “Dünya Güzeli” ile tanıdığı ablalar, teyzeler arasında karşılaştırmalar yapıyor, nice bağlar kuruyor, onların resimlerini yapacağı günleri düşlüyordu. Bu düşü ilk kez görmüyordu; üç yıl önce, daha dört yaşındayken buraya babasıyla ilk geldiği gün başlayan ve her seferinde daha da zenginleşen, gördüğü ilk renkli filmden beri de gittikçe renklileşen bir oyundu bu. Çok kısa sürelere sığdırmaya çalıştığı bir oyun…

Bugünkü düşü, olabildiğince ciddi geçen görüşme boyunca uzunca sürmüştü. Babasının, Usta’nın “sadece gelecek yaza mahsus olmak üzere kendisini geçici çıraklığa kabul ettiğini” bildirmesinin hemen ardından “Hadi bakalım, öp Ustan’ın elini” demesiyle, o renkli dünyasından hemencecik sıyrılmış, işte, bu yeni ve sevgili çalışma mekânına dönüvermişti.

5

Artık küçük halaya gidebilirlerdi. Tenekeci çıraklığına kabul edilmiş olmanın sevinciyle babasının peşi sıra Samanpazarı’ndan Anafartalar Caddesi’ne doğru inerken tam caminin yanından geçiyorlardı ki, Sedat’ın birden hatırına geldi: Hatıç Hala’ya geçen gidişlerinde, tam karşıdaki koca apartmanın yan duvarına büyük bir resim yerleştirildiğini görmüştü. O bir sinema afişiydi; bunu anlamayacak değildi ya… Ama neydi, nasıl bir şeydi?! Arabayla hızla geçip gittikleri için iyice seçememişti. Oysa o, ne zaman Hacı’nın sinemasında yeni bir afiş asılsa, dibine gidip başını kaldırır, onu uzun uzun incelerdi. Her dafasında da Hacı, “Ne buluyorsun da o kadar çok bakıyorsun be çocuk?!.. Hem, biraz geride dursana… Civciv gibi dikiyorsun kafanı… Ensen ağrımaz mı hiç senin?” diye çıkışırdı. Ama o, yine de afişlere yakından bakmak isterdi, uzaktan iyi olmuyordu. Zaten sinemayı da hep önlerden seyretmez miydi?

Mahalledeki tek sinema, bu sinemaydı. Adını, mahalleye taşındıkları yaz, daha ilk gidişinde öğrenmişti: Sakarya. Elazığ’da da gitikleri bir yazlık sinema vardı, ama öyle pek sık gitmezlerdi. Başka bir mahalledeydi, evlerine çok uzaktı. Burada öyle mi ya, sık sık gidebiliyorlardı. Ev sahibinin büyük oğlu, ablaları, kardeşleri, bazen de annesi, komşu ablalar, teyzeler…

İki günde bir film değişirdi. Babası, öyle her filme gitmezdi, ama “komşu abi ya da ablalarıyla beraber olmak şartıyla”, onun her filme gitmesine izin veriyordu. İzinleri annesi alırdı; usul buydu. Gördüğü bir filme ertesi akşam bir kez daha gitmek istediği de olmaz değildi; böyle durumlarda da babasından izin koparabiliyordu. Ama birkaç keresinde, ya ablaları ya da ev sahibinin oğlu, birinde de hepsi birden, “Biz bir filmi iki defa seyretmek istemiyoruz, sıkılıyoruz” demişlerdi de izin suya düşmüştü. Bir keresinde de, -gerçi babasından izin çıkmıştı- annesi, “Artık sen fazlaya kaçtın… Her zaman her zaman babana söyleyemiyorum, kızıyor” demişti.

Çok ama çok sonraları farkına varacaktı, öyle her aklına geleni yapmasına asıl ‘mâni olan’ annesiydi; oğlunun başına kötü bir şey gelecek diye ödü kopar, onu hep bir şeylere karşı korumak isterdi.

Ya babası? O, oğlunu düşünmeyen bir baba mıydı? Annesine bakarsanız öyleydi. Niye öyleydi? İçinde anlayamadığı bir çırpıntı, bunu hep düşünür dururdu. Bir gün, onlar mutfakta konuşurlarken kulak misafiri olmuştu: annesi, “Bak Salim Bey, bu çocuğun başına buyruk yetişmesinin sebebi sensin; her dediğine ‘peki’ diyorsun. Göreceksin, Necmiye’yle de evlenmeyecek bu; ‘ben istediğim kızı alırım’ diyecek. Ne yaparız o zaman ha?! Söylesene… Ele güne rezil oluruz, rezil… Sonra, ben oğlumu, elâlemin ne idiği belli olmayan kızları için mi doğurdum?” deyip hüngür hüngür ağlamaya başlamış, babası da, “Merak etme hanım, ‘olgaç oğlak kıhından belli olur’ demişler, beyhude laf değil bu: bir defa bile ishal oldu mu, bir defa bile peklik çekti mi? Kızlar az mı eziyetli büyüdü? Hele ufaklık?! Öbürleri de öyle… Kime çekmişlerse… Ya su gibi veyahut da taş gibi; arası yok!.. Hanım, bir kere bu oğlan Hatıç Kadın’ın elinde höllükle büyüdü… Allah razı olsun ondan. Aklı da bizden ziyade maşallah… Necmiye meselesine gelince… Darılma ama güzelim, kabahat sende: ablamın aklına uydun… Neymiş? Soyu sopu belli bir aileymiş… Bir beşik kertmesidir tutturdunuz… Hadi, ablam diye ona pek ses edemedim, ama sen?.. Sözüme kulak asmadın, tuttun, hiç hazzetmediğin karının lafına gittin güzelim; bu mevzuda onun kıçıyla oturdun kalktın. Bende hiç mi kabahat yok? Tabii ki var; hastasın diye üzmek istemedim seni. Nasıl olsa bu iş yürümez, diye pek ses etmedim. İşte, gine de söylüyorum, Allah’ın izniyle hele o günlere bir ulaşsın da, gönlü kimi severse onu alsın. ‘Ne yapalım, devir değişti; zorla koynuna sokacak değildik ya’ deriz, olur biter. Ele güne rezil olurmuşuz… Niye olacakmışız? Hele bu evlilik olsun, rezaleti sen asıl o zaman gör: ‘Ankara gibi bir yerde, mürekkep yalamış adamın şu yaptığına bak’ diyecek millet. ‘Bir de Hukuk Mektebi’nin idare müdürü olacak!..’ Bilmezler ki işin esasını… Tabiatiyle eş-dost seni de ayıplayacak güzelim. Ben sana bir şey söyleyeyim mi Halisem, iyisi mi, vakit erkenken sen git ablama, açık açık anlat: ‘Bu iş olmayacak; zaten oğlan da Necmiye lafını duydu mu deliye dönüyor’ de, bitsin gitsin. Yalan da değil… Baksana, hiç yanlarına gitmek istiyor mu? Bayramlarda bile zorla götürüyoruz. Kıymet Hanımlar bizi defterden silsinler, olsun bitsin” demiş, kestirip atmıştı. Bunları duyduktan sonra içindeki o çırpıntı yok olmuştu.

Bu arada dikkat etmişti, nasıl ki babası, ciddi bir konu görüşürken karşısındakine soyadıyla birlikte sesleniyor, annesi de, önemli bir şey söylerken babasına her zamankinden farklı sesleniyordu: ‘bey’ sözünün önüne bir de adını ekliyordu; sesi de biraz sert mi çıkıyordu ne? Hele de bir şeye kızmışsa… Oysa babası, böyle durumlarda annesine hep ‘Halisem’ derdi.

4

O gün onları böyle konuşurken duyunca, çocuk aklıyla ikisine de hak vermişti. Annesini çok seviyordu; evet, bunun hep farkındaydı; işte o gün, babasını da çok sevdiğinin fakına varmıştı. Ama onu, sanki daha bir başka mı seviyordu ne?

Sakarya Sineması’nın adını öğrendiği akşam, -daha okula başlamamıştı- hemen küçük ablasına koşmuş, bir kâğıda sinemanın adını yazdırmıştı. Ablası da, yazmakla kalmamış, yazdığı şeylerin altlarını çizip “Sa – kar – ya Si – ne – ma – sı” diye uzata uzata okumuş, ona da birkaç kez tekrarlatmıştı: “Sa – kar – ya” …

Elindeki kâğıda bir süre baktıktan sonra, babasının adını ve soyadını “Sa – lim Sa – raç” diye ablasının yaptığı gibi kendi kendine hecelemeye başlamış, ardından da ablasından bu dediklerini yazmasını istemişti. Çok geçmeden bu üç şeyin de “Sa” diye başladığını fark edip bu kez de, ablasının karşısına “Bu niye böyle” diye dikilmişti. Kızcağız da, “Ne bileyim ben? İşte öyle… Deli mi ne?” diyerek omzunu silkip kendi işine dönmüştü.

Bu duruma çok sevinmiş, elinde sinemanın adı yazılı kâğıt, odanın içerisinde fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. Ama iki-üç dönmeden sonra, ‘Sakarya Sineması’ yazısındaki yılan gibi şeylerden kendi adının başında da -adını yazmayı epeydir biliyordu- yalnız adının mı, soyadının başında da olduğunun birden ayırdına varmıştı. Bu kez de dönmeyi bırakıp odanın ortasında zıp zıp zıplayacak olmuştu da, büyük ablası, “Ne oluyor burada” diyerek ta aşağı kattan koşup gelmişti. Büyük abla durumu anladığında ‘iyi haber’ hane içerisinde hemen yayılmış, akraba ve taallukata kadar ulaşmış, günlerce halkın dilinden düşmemişti. Tabii bu arada, mahallede de bu işi duymayan kalmamıştı; artık herkesler çocuklarına, örnek olarak onu gösterir olmuştu.

İşte, o günlerde, onun hayal dünyasını sinemanın sınırları belirliyor, belirlemekle kalmıyor, sinema deyince Sakarya Sineması’nı biliyor ve ‘Sakarya’ sözü ile kendisi, babası, soyadları ve sinema arasında ortak bir ‘şey’ olduğunu sezer gibi oluyordu. Büyükler ise, -bunlar, annesi, ablaları, başta büyük hala olmak üzere halaları ve amcalarıydı ve burada belirtmekte yarar var, bu düşünce Hatun Hanım’ın eseriydi- onun bu sinema sevdasını, ‘bu isimler arasında esrarengiz bir rabıta olduğu’ biçiminde açıklıyorlardı ve büyük halaya göre, bu çocuğun başına ne gelecekse işte bu sinema denen gâvur icadı yüzünden gelecekti. Öbürleri tam bu yargıda değillerse de, evet, bu oğlan ile sinema arasında gizli ve de güçlü bir bağ vardı.

3

Afişe en yakın olacak şekilde kaldırımda durmuş, gözlerini iyicene kısmış olarak o koca binaya asılmış olan resme bakıyordu. Evet, bu bir sinema afişiydi, başka bir şey olamazdı. Ama afişin bu kadar büyüğünü de hiç görmemişti. Kocaman şeyi nasıl yapmışlardı ki?

Asıl merakını çeken, afişte gördükleriydi: başlarına hiç görmediği yassı yassı şapkalar giymiş üç adam vardı; adamların elbiseleri de şapkaları da aynıydı; göğüslerine büyük büyük taşlar bağlanmıştı; geride de, diklemesine yapılmış, sadece yarısı görünen bir gemi resmi vardı. Batıyor olmalıydı.

Geminin ne olduğunu biliyordu. Hiç deniz görmemişti, ama öğretmenleri uzun uzun anlatmıştı; sonra, bazen sinemada da deniz olurdu.

Duvarın tepesinde harekete geçecekmişçesine asılı duran ve sadece kendisinin baktığını sandığı afişten tam olarak bir şey anlamıyordu, ama bu elle çizilmiş resimde kötü şeyler vardı. İçi sıkılmıştı; o koca koca taşların ağırlığını duyumsuyordu. Elleri göğsünde, donmuşçasına kaldırımın ortasında öyle durmuş kalmıştı. Çok geçmeden de, o iç sıkıntısı yetmezmiş gibi, beynine, sinemayla ilişkisi konusundaki kendi sezgileri ile büyük halasının kehanetlerine dayanan söylentilerden kulağına çalınanlar üşüşmüştü. Tam onları çocuk kafasında harmanlamaya başlamıştı ki, imdadına, babasının, “Yürüsene! Yine ne oldu” sözleri, yetişmişti. Hemen kendisine gelmiş, yürümeye başlamıştı.

2

Hacı’yı, her zaman olduğu gibi sinemanın bahçesinde sandalyeleri düzeltirken buldu. Gazoz  Yaşar’ın yaptığı işlerde eksik gördüğü şeyleri kendisi tamamlardı. İşte, yine gazoz şişelerinden toplanmayanlar vardı; Hacı onları büfenin önüne yığmıştı. Akşam müşterilerin unuttuğu giysiydi, minderdi, daha bunlara benzer benzemez bir yığın eşya, hâlâ arka duvarın dibinde, atıldıkları yerde duruyordu. Hacı, onları da gişeye götürecek, kilit altına alacaktı. “Bu sıpa” işini doğru düzgün yapmıyordu. “Sütkardeşimin emanetidir” demeyip bir gün haddini bildirecekti.

“Vay yeğenim, gel bakalım!”

 Bahçenin girişinde gişenin duvarına asılmış olan Şeyh Ahmet(2) afişine dalmak üzereydi ki, -her gelişinde ona uzun uzun bakmadan edemezdi- Hacı’nın seslenişiyle başını çevirip ona doğru yürümeye başladı.

“Bugün mektep yok mu? Yoksa iğne mi oldunuz?”

“Bugün çarşamba Hacı Amca…” 

Hacı, “Haa, anlaşıldı” deyip, bir sandalyeye dayamış olduğu uzun saplı faraşa yöneldi. Faraş, bir gazyağı tenekesinden yanlamasına kesilerek yapılmıştı. Teneke eğri büğrü kesilmişti. Babası görse, kim bilir nasıl söylenirdi.

Evden çıktığından beri çocuk aklıyla, Hacı’ya anlatacaklarına nereden başlayacağını, dahası, Hacı’nın, onun diyecekleriyle ne kadar ilgileneceğini düşünüyordu ki, gözü faraşa takıldı. Hacı, sapının orta yerinden tuttuğu faraşı, ağzı yukarıya gelecek şekilde pat pat yere vuruyor, içerisindeki çöpleri geriye oturtmaya çalışıyordu. Bir-iki yutkunuştan sonra atıldı:

“Hacı Amca, bu faraş var ya, …”

Sözünü tamamlayamadı; Hacı, onun böyle ‘hiç de üzerine lazım olmayan’ şeyler hakkında konuşmasının altından ‘ne acayip şeyler’ çıktığını ve bunların kendisini ne zor durumlara soktuğunu bildiği için, önlemini almada gecikmedi:

“Bırak sen faraşı maraşı da, git şu gazoz şişelerini kasalara diz. Madem geldin, bir işe yara. Faraşmış… Altı üstü teneke işte…”

“Tenekeci Ali …” diyerek sözünü sürdürmek istediyse de, Hacı, “Kes be çocuk!” diye gürledi; “Şişeleri yerleştir, demedik mi sana!? Veyahut ki yallah evine! Ama bilesin, o vakit bir daha ayağımın altında dolaşmak yok. Makine dairesi de yasak!”

Hacı, onun daha ağzını açar açmaz ‘faraş’ demesinin, o da yetmezmiş gibi ‘tenekeci’ falan diye devam etmek istemesinin altında “bir bokluk yattığına” kalıbını basardı. Adı gibi biliyordu, “Bu faraşın ağzı eğri kesilmiş, niye Tenekeci Ali Usta’ya yaptırmıyorsun” diyecekti. Bal kutusunu az mı dinlemişti?! Elinden bu kadar geliyordu işte; daha ne yapsındı? Şu yaştan sonra tenekeci olacak hali yoktu ya… Hayır, giderayak bacak kadar bir çocuğa hatalarını söylesin diye fırsat vermeyecekti.

Hacı’nın kendisini ne kadar çok sevdiğini bilirdi. Onun bazen kızmış gibi oyun yaptığının da farkındaydı. Yine de sesini kesip büfeye doğru yürümeye başladı. Hacı’yı çok seviyordu; onun verdiği işleri yapmaktan hoşlanıyordu.

Büfeye doğru giderken, Hacı da onun arkasından bakmaya başlamıştı; bir yandan da kıs kıs gülüyordu. Nasıl da kesmişti veledin sesini… Sonra gitti, müşterilerin eşyalarını toparlayıp gişeye yöneldi. Birkaç adım atmıştı ki birden içine bir sancı saplandı: “Acaba incitmiş miydi sabiyi?” Ne kadar sert görünse de, yüreği yufka bir adamdı; hemen dönüp gönlünü almalıydı.

Şişeleri dizmiş tam kasayı kaldırmaya davranmıştı ki, Hacı’nın sesiyle irkildi:

“Hop hop! Sakın kaldırmayasın, göbeğin düşer…”

Başını kaldırır kaldırmaz göz göze geldiler. Bir süre birbirlerine baktılar. Sonra Hacı, eliyle ‘gel’ işareti yaparak döndü, gidip en yakın sandalyeye oturdu; uzanıp bir sandalye de çocuğa çekti.

“Hadi de bakalım ne diyeceksen!”

Çocuk gözlerinde bir sevinç ışığı parlamıştı. Önce, bir dahaki yaz tatilinde Ali Yaşar Usta’nın çırağı olacağını haber verdi. Hacı’yı, makinist Galip’i, sinemayı nasıl çok seviyorsa, o dükkânı da yeni ustasını da öyle seviyordu… Sonra da, koynundan, sarı defterinin ortasından kopardığı bir tabaka kâğıt çıkardı, pantolon cebinden de kamışa takılı küçük kalemini, -ki o kalemi hep yanında taşırdı- bir resim çizmeye başladı. Olabildiğince coşkuluydu. Bir yandan resmi çiziyor, bir yandan da anlatıyordu:

“Hacı Amca, bu ‘Dünya Güzeli’. Ali Usta’nın orada duvarda asılı. Ama renkli… Büyüyünce ben de ablalarımın böyle resmini yapacağım.”

Hacı, bu kez çocuğu, hiç sesini çıkarmadan ve yaptığı resme görmeyen gözlerle bakarak dinliyordu. Ne bir şey söyleyebilecek ne de bir şey görebilecek haldeydi; çocuğun o masum çırpınışı içine dokunmuştu: belli ki, kendisine bir şeyler anlatmak için koşup gelmişti ve gelir gelmez de ondan azar işitmişti. Ve şimdi de her şeyi unutmuştu. İçinden kendisine lanet okudu; şaka yapayım derken yine işin bokunu çıkarmıştı.

Bütün bunları düşünüyorken bir de gördü ki, çocuk, Arap Hüseyin’in kıraathanesini süsleyen ‘Dünya Güzeli’nin neredeyse ‘aynısının tıpkısını’ çizmekteydi. Evet, onun pek güzel resimler yaptığını biliyordu, ama bu kadarı da olmazdı. Ne zaman ki Sedat, sinema yeniden açılınca faraşları kendisinin yapmak istediğini söyledi, Hacı artık kendisini tutamadı:

“Yaparsın koçum, yaparsın… Ama neyine lazım faraş yapmak senin? En iyisi ressam ol. Seni Kâzım Usta’nın yanına veririz.”

“Ressam ne Hacı amca?!”

Hacı, şimdi de kendi ağzıyla ökseye basmak üzere olduğunun ayırdına vardı; biliyordu, çocuğun sorgu suallerinin ardı arkası gelmeyecekti. Ama beklediği gibi olmadı. Allah’tan ki, “Afiş yapana ressam denir” dedi de vartayı kolay atlattı: bu sözleri planlı olarak söylememişti, ama işte, çocuğun ilgisini, pek meraklı olduğu bir yana çekivermişti. Oysa o, sadece, “Ben de afiş yapacağım” dedi, hiçbir soru sormadı, sustu. Hacı, şaşkınlıklar içindeydi.

Bir süre sessiz kaldılar. Çocuk, ellerini göğsüne bastırmış olduğu halde hiç kıpırdamadan duruyor, geçen cumartesi günü kocaman afişte gördüklerinin sıkıntısını yaşıyordu; Hacı ise, şaşkınlıktan sıyrılmaya çabalamaktaydı. Nasıl olmuştu da bu çocuk susuvermişti!? Hacı’yı şaşkınlığa boğan soru buydu.

1

Göğüslerine koca koca taşlar bağlanmış adamları Hacı’ya anlatmaları sona erdiğinde, o resmi gördüğü anda içine oturmuş olan sıkıntı hafiflemiş gibiydi.

Hacı bu filme gitmişti, afişi de filmi de biliyordu; ama o günkü ‘hadise’den sonra ne anlatırsa anlatsın, artık bu veledin sözünü kesmemeye yemin etmiş olduğu için, konuşmasını sonuna kadar dinlemişti. Şimdi sıra kendisindeydi. O filmin Ulus Sineması’nda oynadığından başlayarak filmde gördüğü şeyleri baştan sona anlattı. O bahriyelilere neler olduğunu da…

Kronştad Bahriyelileri(3) filminde olanlara çok üzülmüştü. Neredeyse ağlayacaktı. Hacı için yapacak bir şey yoktu, film böyleydi. Ama bir şeyler söylemesi gerektiğini de anlıyordu. Biraz düşündükten sonra ne diyeceğini buldu:

“Sen erkek adamsın yeğenim; karılar gibi ne üzülüyorsun? Sonra bunda üzülecek bir şey yok ki? O kadar makine dairesine çıkmışlığın var, hiç Galip anlatmadı mı sana: bu işlerin hepsi filim… Adamların bir teki bile ölmedi ki… Ölmüş gibi yaptılar. Filim dediğin kâğıt gibi bir şey. Hani Galip geçen gün cigarayı değdiriyordu da puf diye yanıp gidiyordu ya… Hiç, ‘Amanın yandııım’ diye bir ses duydun mu filimden? Hayır, duymadın. Yani, filimin canı yok!.. Sen akıllı bir çocuksun, anladın, değil mi?”

Hiçbir yanıt vermedi. Ne zaman makine dairesine çıksa, çıkmasına bile gerek yok, yakınına gitse hoş duygulara kapılırdı. Hacı’nın ‘makine dairesi’ sözleri, onu almış, Galip Usta’nın yanına çıkarıvermişti. O kokuyu duyuyordu. Yüzünü bir rahatlık kapladı.

Gülümsemeye başlamıştı. Hacı, sözlerinin onu rahatlattığını görerek sevindi; sanki üzerinden ağır bir yük kalkmıştı. Artık ikisi için de söz bitmiş, kendi dünyalarına çekilmişlerdi.

Bir süre sonra Hacı çocukluk günlerinden sıyrılıp sinema bahçesine döndü. Bu işi iyice tatlıya bağlamalıydı; sessizliği bozan o oldu:

“Hadi yeğenim, şuradan birer gazoz aç da ateşimizi söndürelim.”

Hâlâ tepesinde duyumsadığı teşrin güneşi Hacı’nın içine işlemişti, gazozun tam zamanıydı.

* * *

Sedat Bey, yıllar yıllar sonra bütün bunlar da dahil, anılarını anlatırken, yaşamının akışını belirleyen şeyin bir koku olduğunu hep söyleyecekti.

“Ah o koku… Beni ‘sinemacı’ olmaya iten o koku olmuştur.”

Fikret, artık Sedat Saraç’ı bütün yanlarıyla tanıyordu. Bu otuz küsur yıllık dostunun, 1933 yılında o dört yaşındayken Elazığ’dan Ankara’ya göç edişlerinden bu yana yaşadıklarını büyük bir heyecanla dinlemişti. Sedat Bey’in anılar denizinde konu konuyu açıyordu. O denizde, zengin, renkli ve her şeyden önce ilginç bir yaşam vardı.

Hani Sedat Bey, yaşamına yön veren şeyin bir koku olduğunu söylerdi ya, bu, bildiğimiz aseton kokusuydu. Basit bir koku… Böyle bir şey olabilir miydi? Olmuştu. Bu olgunun Sedat Bey için anlamı neydi? O da bilmiyordu. Aseton kokusu küçük Sedat’ın ilgisini çekmiş, sinema bağlamında onu makine dairesine tutsak etmişti, o kadar. Bunun belli bir açıklaması yoktu.

“Meğerse gözlerim miyopmuş; o zamanlar bilmiyorduk ki gözlüğüm olsun. Bu yüzden hep sinemanın ön kısımlarına otururdum. Ama, film başlamazdan önce de beş dakika istirahatte de hep makine dairesinin oralarda olurdum. Oraya yaklaştım mı, o gün için ne olduğunu bilmediğim bir koku âdeta beni makine dairesine çekerdi. Aseton… Film yapıştırmada kullanılırdı. Derken, film nasıl oynuyor, ses nasıl çıkıyor, çizgi filmler nasıl yapılıyor, afişleri kim yapar, nasıl yapar, oyuncular, … daha bir sürü şey… İlk merak ettiklerim bunlardı. Bunları öğrenmek istiyordum. Ve bütün isteğim bir sinemada çalışabilmekti. Bunun için de ne yapmak lazımsa hepsini yapıyordum.”

Sedat Bey hiç dile getirmemiş oysa da, kendisi, babası, sinema olgusu ve de Sakarya Sineması arasında ortak bir ‘şey’ olduğunu daha beş yaşındayken sezmişti: bir ‘s’ harfi… Onu ‘kendisine özgü sinemacılığı’na doğru adım adım yaklaştıran bu sezdiği şey miydi yoksa? Belki…

Ya büyük halasından kaynaklanan ve babası dışında bütün aile büyüklerince paylaşılan düşünce? Onlar, bu ‘s’ harfinden söz etmeseler de, Sedat’ın bu sinema tutkusunu, birkaç ad arasında gizlerle örtülü güçlü bir bağ olduğu biçiminde açıklamıyorlar mıydı?      

*

Sedat, muradına ermek için ilk adımı Sakarya Sineması’nda attı: sekiz yaşında ya var ya yoktu, sabahları tenekeci dükkânına gitmezden önce kardeşiyle geliyor, sandalye düzeltiyorlardı. Küçüktüler müçüktüler ama işi iyi yapıyorlardı. Hacı da onları akşam sinemaya alıyordu. Bu iş elbette babasının rızasıyla yapılıyordu. İzni yine annesi almıştı. Ertesi yıl babası arkadaşlarına, “Bizim oğlan makine dairesine terfi etti” demişti: o artık, makinist çırağı olmuştu. 1937 Haziranı’nda. “Sinemacılık hayatım Makinist Galip’in beni yanına almasıyla başladı” derdi.

Sedat, bu genç makinist ile kendisi arasındaki benzer noktayı kısa zamanda görmüştü: Galip Usta, o sıralar, hiç istemediği bir kızla evlendirilmek üzereydi. Ailesi öyle istiyordu: bir beşik kertmesi vardı. Sedat da aynı cendere içinde değil miydi? Başına gelecekleri çocuk aklıyla anlayabiliyordu. Ve bu işi istemediğini bildiği babasını, belki bu yüzden daha başka duygularla da seviyordu. O gök gözlü kızı ortaya çıkaran büyük halasıydı. 

*

Yıllar büyük bir hızla akıp gidiyordu. Sessiz filmlerin yerini iyiden iyiye sesliler almıştı. Gün gelmiş, renklileri yazlıklarda bile görmeye başlamıştı millet. Derken, ortalığı Türkçe filmlerin ardından yerli filmler sarmıştı: anlı şanlı sinemalar, Türkçe filmlerden sonra bunlara da  kapılarını açmıştı.

*

Belli olmuştu: Sedat’ın mesleği artık sinemacılıktı. Piyasada sadece makinistlikteki titizliği ve ustalığıyla değil, afişçiliğiyle de tanınıyordu. Sevilen sayılan bir ustaydı. Daha yirmi yaşındayken, yeni açacağı sinemasına onu alabilmek için araya tanıdıkları koymuştu koca patron… Azim Sineması ve aynı çatı altındaki Azmi Bey Pastanesi, anılarının içinde çok ama çok özel bir yere sahip olacaklardı: Sedat, on beş gün süren ilk evliliğini bu sinemada çalışırken o gök gözlü kızla yapmış, ilk kez burada âşık olmuş, bu ilk ve son aşkı Salise’yle buradayken evlenmiş, aşkının meyvesini de yine burada çalıştığı sırada almıştı.  

*

Bir rastlantı mıydı ya da hayatın bir cilvesi mi, yoksa, Hatun Hala’nın ortaya attığı ‘birkaç ad arasında gizlerle örtülü güçlü bağ’ düşüncesi varsayımdan öte bir gerçeğin dile getirilişi miydi, bilinmez, Sedat Ocak Sineması’nda çalışmaya başladığı zaman sansür işi o sinemada yapılıyordu, Azim’e yeni geçmişti ki, sansür heyeti de işini artık burada yapmaya başlamıştı. Ve genç Sedat, taa altmışların sonlarına dek, dışarıdan gelen ve bizde yapılan bütün filmleri görmüş oldu. Bu sansür işi, onun sinema sanatıyla da ilgilenmesini sağlamıştı; sonunda, bu konuda engin bilgi ve görgü sahibi oldu.

* * *

Fikret, kendi çapında bir gazeteciydi. Bir gün, aklına Sedat Bey’den dinlediklerini yazmak geldi. Ve hemen işe başladı.

Fikret’in yazdıkları, âdeta modüler bir yapıda gelişiyordu. Sedat Bey’in yaşamı gibi, günden güne büyüyen, zenginleşen ve renklenen bir öyküydü bu. Yıllar geçiyor, ama o bitmiyordu. ‘Sedat Abi’ -Fikret ona böyle seslenirdi- artık makinislik yapmıyordu ama, sinemayla ilişkisini kesmemişti. Üçüncü binyıla gelinmiş, epey de yol alınmıştı; onca teknolojik gelişmeye karşın o, hâlâ seyyar sinemacılık günlerinden kalma ihtiyar Rosner’iyle(4) evinde film seyrederdi. Hem de, her türlü yeniliği yaşamına dahil etmiş birisi olarak…

0

O yıl kış pek şiddetli geçiyordu. Fikret yine bir şeyler yazmak için masasının başındaydı. Telefon çaldı. Telefona bakan olmamıştı ki, hâlâ çalıyordu. Birden ayırdına vardı, evde yalnızdı.

Gitti, telefonu açtı; “Evet, benim” dedikten sonra karşısındakini pek bir şey söylemeden dinledi. Soğukkanlı olmaya çalıştığı anlaşılıyordu. Ağzından tek bir sözcük çıktı: “Geliyorum.”

Sonra da aceleyle bilgisayarının başına geçti, aleti açıp ‘Ah O Koku!…’ belgesini çağırdı, ardından Vaughan Williams’ın bir CD’sini takıp dinlemeye başladı. Serenade to Music’le başlayan CD’de sıra “Fantasia on ‘Greensleeves’”e geldiğinde de belgenin sonuna inip son bölümlerini okumaya başladı. Ne zamandır dokunmamıştı. Okudukça anımsıyordu:

“….. Çocuk hiçbir yanıt vermedi. Ne zaman makine dairesine çıksa, çıkmasına bile gerek yok, yakınına gitse hoş duygulara kapılırdı. Hacı’nın ‘makine dairesi’ sözleri, onu almış, Galip Usta’nın yanına çıkarıvermişti. O kokuyu duyuyordu. Yüzünü bir rahatlık kapladı.

“Çocuk gülümsemeye başlamıştı. Hacı, sözlerinin Sedat’ı rahatlattığını görerek sevindi. Sanki üzerinden bir yük kalkmıştı. Artık ikisi için de söz bitmişti, kendi dünyalarına çekilmişlerdi.

“Bir süre sonra Hacı çocukluk günlerinden sıyrılıp sinema bahçesine döndü. Bu işi iyice tatlıya bağlamalıydı; sessizliği bozan o oldu:

‘Hadi yeğenim, şuradan birer gazoz aç da ateşimizi söndürelim.’

“Hâlâ tepesinde duyumsadığı teşrin güneşi Hacı’nın içine işlemişti, gazozun tam zamanıydı. …..”

Sedat Abi en çok Fransız filmlerini severdi, ama müzik deyince Almanlar’ın üzerine yoktu onun için. Bir de, Lehistanlı ama babası bir Fransız göçmeni olan Chopin’in… Bu İngiliz bestecinin ise ayrı bir yeri vardı onun gönlünde. Hele de bu parçasının… O, aseton kokusunu da, sinemayı da, çizgi romanları da, 16′lık  Rosneri’ni de çok severdi. İşlerine bakan Gül telefonda ne demişti?

“Eve girince kulağıma bir ses çalındı, gittim baktım, o ufak makine… Meğerse, üzerindeki film çat çat masaya vuruyormuş. Sedat Bey, masanın yanındaki koltuğunda uyuyup kalmıştı. Yani, ben öyle zannettim. O küçük şişe elindeydi.”

*

“Ah o koku!.. Beni sinemaya bağlayan o olmuştur diyebilirim.”

* * *

Kıştı. Her taraf bembeyazdı. Ve kar yağıyordu.

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 19 Mayıs 2004

______________________

(1) Yarım günlük tatil. (1960 yılından önce, ilkokullarda çarşamba günleri öğleden sonraları ders yapılmazdı, bu saatler türlü eğitsel çalışmalara ayrılmıştı; ancak, bu çalışmalar çoğunlukla yapılmaz, okul fiilen tatil edilmiş olurdu. Öte yandan, resmi kuruluşlarda hafta tatili eskiden cumartesi günleri öğleden sonra başlardı.)

(2) Rudolph Valentino’nun oynadığı 1926 yapımı Şeyh Ahmet ([Şeyh] The Sheik) filmi.

(3) Konusunu, Birinci Dünya Savaşı’ndaki  Alman – Rus çarpışmalarından almış olan bir film. Afiş, Rus denizcilerinin, Alman denizcileri tarafından göğüslerine büyük taşlar bağlanarak denize atıldıkları sahneyi göstermektedir. Fonda, batmakta olan bir Rus savaş gemisi vardır.

(4) 16 mm’lik Avusturya malı sinema makinesi. Bu tür Rosnerler, 1950-60 yıllarında gezici simemacıların gözdesiydi.

© 2004 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.